Brian De Palma ve Renk

posted in: Film Yönetimi | 0

Brian De Palma

Brian Russell De Palma 11 Eylül 1940 da doğdu.

Gerilim, Psikolojik Gerilim ve Polisiye türü filmler üreten ünlü Amerikalı Yönetmen ve Senaryo Yazarı.

Brian De Palma’nın renklerin görsel hikâye anlatımının önemli bir aracı olması yolunda günümüz yönetmenlerinin ilham kaynağı olduğu tartışılmaz bir gerçektir

Brian De  Palma, altmışlı yılların çok önemli ve kendinden sonra gelen kuşakları etkilemeyi  başaran bir yönetmenidir.

Değişik kategorilerde 14 sinema ödülüne sahiptir.

28 adet adaylığı vardır.

Bir kült klasiği olan Hi, Mom!  ve Stephen King’in Carrie‘sinin aynı ismi taşıyan ikonik film uyarlamasının yanısıra 40 dan fazla film yönetmiştir.

Bunların arasında Snake Eyes – Yılan gözler, Carlito’s Way – Carlitonun Yolu, Body DoubleSahte Vücutlar, Scarface –Yaralı Yüz, The Untouchables – Dokunumazlar, Mission: Impossible- Görevimiz Tehlike gibi filmleri sayabiliriz.  

De Palma’nın kendisi de son derece stilize edilmiş ve görsele dayanan bir anlatımı olan Alfred Hitchcock’tan derinden etkilenmiştir.

De Palma film karakterlerini izleyicilere tanımlamak için güçlü bir renk duygusu kullanır. 

Renkleri bir ruh halini veya metamorfozu vurgulamak için de kullanır.

Yani renkler bir “eşik” tanımlamanın da aracıdır.

“Bir renk sadece bir zaman veya yer  değil, bir ruh hali, bir metamorfoz, bir eşik anlamına da gelebilir.”

Carrie’de, maviler ve kırmızılar dönüşümlü kullanılırken, Sissy Spacek’in karakterinin anlık zafer hali (cool blues) ile işkencecilerinin çekimlerinde kullanılan kırmızı arasında güçlü bir kontrast oluşturulur.

Brian-De-Palma

Carrie – GÜnah Tohumu. Sisy Spacek

Brian-De-Palma
Carrie – Günah Tohumu. SISSY SPACEK ve PIPER LAURIE

O acımasız şaka uygulanırken Carrie’nin serin mavi dünyası kırmızı ışık ve fantastik  parıltılar tarafından istila edilir ve izleyici filmin kaotik doruk noktasına görsel olarak yönlendirilir.

Başlıca tematik kaygılarından biri olan, “şiddetin karakterleri üzerindeki dönüştürücü etkisini” iletir.

De Palma uzun süre şiddete maruz kalan iyiliğin nasıl kötülüğe dönüştüğünü renklerle anlatır.

Soğuk-cool renklerden sıcak renklere geçiş gibi; sahne veya karakteri kaplayan mavi veya yeşilin rahatlatıcı dünyasının, kırmızı veya kahverengiye dönüşümü gibi.

Brian-De-Palma-3

Yaralı Yüz

Brian-De-Palma
Al Pacino ve Penelope Ann Miller. Carlito’s Way

Doğaüstü ile ilgisi olmayan filmlerde bile De Palma’nın renk kullanımı hipnotik, canlı ve halüsinasyoneldir.

De Palma’nın Estetik saplantılarından biri, filmin hayata benzeyen ama olmayan bir araç olarak yapaylığı; “filmselliği”dir.

Hitchcock gibi De Palma da sinemanın algı ve bilinç üzerinde oynadığı hilelerden etkilenmiştir.

Her iki öğe de yanlışlıkla bir cinayet kaydeden Hollywood ses kayıt teknisyeni hakkındaki ihmal edilmiş bir film olan Blow Out’ta (1981) açıkça görülür.

Filmin sinematografisi Vilmos Zsigmond’a yapım tasarımı da Paul Sylbert’e aittir.

Ve bu iki teknik sanatçı filmde bizimkine benzeyen ama yine de tamamen yabancı, ürkütücü bir psikolojik alanı başarıyla yaratırlar.  

Brian-De-Palma
Blow Out. John Travolta

De Palma, rengi hem bir anlatı aracı olarak hem de sinema ve gerçekliğin doğasını, ikisinin birleştiği ve nerede ayrıldıklarını keşfetmenin bir yolu olarak izleyiciye sunar.

De Palma’nın sinematik hayallerini tasarlamak için renk psikolojisini nasıl kullandığını keşfetmek her film yapmak isteyen kişinin peşinde koştuğu bir hayaldir.

Flmografi:

  1. Carlito’nun Yolu – Carlito’s Way (1993)2. Patlama– Blow Out(1981)
  2. Dokunulmazlar– The Ontouchables(1987)
  3. Görevimiz tehlike – Mission İmpossible (1996)
  4. Günah tohumu – Carrie (1976)
  5. Yaralı Yüz – Scarface (1983)
  6. Gizli kuvvet – The Furry (1978)
  7. Savaş Günahları – Casualities of War(1989)
  8. Cennetteki Hayalet – Phantom of The Paradise(1974)
  9. Cani – Dressed to Kill (1980)

Kaynakça: IMDB.

 

 

Öncü Kadınlar – devam.

posted in: Film Yönetimi | 0

Öncü Kadınlar 

2020 yılı genellikle tüm dünyanın yanıra sinemacılar için de olumsuz bir yıl oldu.

Fakat kadın film yapımcıları için bir kilometre taşı olduğunu söyleyebiliriz.

San Diego Eyalet Üniversitesi Televizyon ve Sinemada Kadın Araştırmaları Merkezi’nin yaptığı bir araştırmaya göre Pandemi Yılında de en yüksek hasılat yapan 100 filmden 16 sı kadın yönetmenlerin imzasını taşıyor. 

Bu sayı yetersiz görünse de yıllardır Hollywood’u saran cinsiyet dengesizliğinin aşılmaya başlandığının ilk göstergesi.

Hollywood’un Öncü Kadınlar ‘ı arasında sayabileceğimiz ve birinci bölümde bahsettiğimiz isimlerin yanında yer alan diğer beş isim ise şöyle;

Robin Wright

Biz Robin Wrihgt’ı uzun süre Sean Penn ile olan evliliğinden dolayı Robin Wright Penn olarak tanıdık.

Böylesine ünlü ve karizması yüksek bir aktör – yapımcı ile evli olmak onu bir süre geri plana atmış olsa gerek.

Hollywood’un Öncü Kadınlar ‘ı içinde haklı bir yere sahip olan Robin Wright “The Princess Bride – Prenses Gelin” deki performansı sayesinde 21 yaşında Hollywood da haklı bir üne kavuşmuştu.

Boşandıktan sonra çok daha aktif ve hırslı bir şekilde sinemaya döndü ABD’li aktris Robin Wright.

Önce bir kısa film yönetti.

Ardından aynı zamanda  rol aldığı “House of Cards” gibi ünlü bir dizinin 10 bölümünü de yönetti.

Yine rol aldığı son filmi “Land”, ölüme yaklaşan bir kadının vahşi doğadaki yaşam deneyiminin hikayesini anlatıyor

Film açılışını Sundance Film Festivali’nde yaptı.

Oncu-Kadinla
Robin Right

Kay Canon

ABD’li senarist Kay Cannon’u duymamış olabilirsiniz, ancak çalışmalarını bileceksiniz. 

Canon TV dizisi “30 Rock”  ve  “New Girl” ün yazarı olarak dikkatleri üzerine topladıktan sonra  “Pitch Perfect” üçlemesiyle yönetmenliğe adım attı

Ardından John  Cena ve Leslie Mann’ın oynadığı  2018 yılı hit komedisi Blockers” ı yönetti.

Hollywood’un Öncü Kadınları’ ından Kay Canon’un yazıp yönettiği son filmi “Cinderella – Külkedisi” romantik bir müzikal komedi. 

Filmde olağan üstü bir Cast’ı da bir araya getirmiş.

Camila Cabello, Billy Porter, Idina Menzel, James Corden, John Mulaney, Minnie Driver ve Pierce Brosnan.

                                                                                     Kay Cannon

Melanie Laurent

Inglourious Basterds”, “Beginners”  ve “6 Underground” filmlerinin yıldızı olarak tanınan  Fransız aktris Melanie Laurent, son 12 yılını film yönetmenmeye adadı.

Bunlar arasında kısa filmler, belgeseller ve ödüllü filmler vardı.

İkinci Dünya Savaşı draması “The Nightingale-Bülbül” ün  uyarlamasında, Dakota ve Elle Fanning’i kız kardeşler rol alıyor. 

Laurent’in son çalışması ise , yazdığı ve aynı zamanda rol aldığı gerilim filmi “The Mad Woman’s Ball”.

Oncu-Kadinlar
Melanie Laurent

Nia DaCosta

Candyman – Şeker Adam” fragmanı geçen yıl şubat ayında yayınlandığında büyük ilgi toplamıştı.

Ve Da Costa’nın korku türüne neler getireceği konusunda herkesi heyecanlandırmıştı. 

DaCosta’nın 2018’deki ilk uzun metraj filmi “Little Woods” (Tessa Thompson ve Lily James’in oynadığı bir suç gerilim filmi.

İzleyenler ise Candyman’i sabırsızlıkla beklemeye başlamışlar dı bile.

DaCosta’nın yeni misyonu ise “Captain Marvel 2”.

Nia DaCosta

Cate Shortland: ‘Kara Dul’

Avustralyalı yazar ve yönetmen Cate Shortland, 25 yılını kısa filmlerden televizyon dizilerine kadar her konuda başarılı eserler çıkararak geçirdi. 

Shortland, Cannes, Stockholm ve Sundance gibi festevallerde çok tanınan bir isim.

Somersault”, “Lore” ve “Berlin Sendromu” adlı uzun metraj filmleri de Avrupalı izleyici tarafından çok iyi biliniyor.

Böylece Cate Shortland  Scarlett Johansson gibi karizmatik bir starın  Marvel Sinematik Evreni’ne vedası için seçilmiş en iyi isim olsa gerek diyebiliriz.

Oncu-Kadinlar
Kate Shortland

Hollywood’un Öncü Kadınları olarak tanımladığımız bu kadın sinemacıların özellikle Marvel Yapımları gibi astronomik bütçelerle çalışılan filmleri yönetmeleri çok önemli bir nokta olsa gerek.

Hollywood’un öncü kadınları – Kadın Yönetmenler

posted in: Film Yönetimi | 0

Hollywood’un öncü kadınları

Chole Zhao: ‘Eternals’

Chloe Zhao’nun, Marvel filmi “The Eternals”ı yöneteceği açıklandığında çok fazla eleştiri toplamıştı.

Marvel Prodüksiyonları çok pahalı yapımlar.

Zao’nun son filmi 2020 yapımı “Nomadland – Göçebe Diyarı” her ne kadar 3 dalda Oscar heykelciğine hak kazandıysa da henüz Zao Hollywood tarafından pek benimsenmemişti.

Bir devam filmi olan olan “The Eternals” 2021 senaryosunda da Zao’nun imzasını taşıyor.

Hollywood’un öncü kadınları içinde yer alan Zao tüm endişeleri yalanlayarak Marvel Sinematik Evreni’ne global bazda 400 milyon dolar hasılat getirdi.

“Nomadland” den çok farklı bir tür olan bu süper hero filmi Çinli yönetmenin çok yönlülüğünü de başarıyla ortaya koydu.  

Aksiyon alanın da da ne kadar başarılı olabileceğini gösterdi.

Hollywoodun-oncu-kadinlari

Chole Zao

Jane Campion: ‘Power of The Dog – Köpeğin Gücü’

Hollywood’un öncü kadınları arasında yer alan diğer bir isim de Jane Campion.

Campion aslında adı bilinen bir yönetmen.

Ama Yeni Zelandalı yönetmen “En İyi Yönetmen Dalında” Oscar Ödülü’ne aday gösterilen beş kadından biri olduğu günden beri, esas ilgi ve övgüyü toplamaya başladı.

“The Power of the Dog” müthiş bir oyuncu kadrosunu bir araya getiriyor.

“The Piano”, “Bright Star” ve “In the Cut” filmlerinin yönetmeni her zaman oyuncularından inanılmaz performanslar çıkarması ile tanınan bir isim.

Campion’ın filmi Benedict Cumberbatch, Kirsten Dunst, Jesse Plemons ve Kodi Smit-McPhee gibi bir oyuncu kadrosuna sahip.

78. Venedik Film Festivalinin açılış filmi olduğu gibi Gümüş Ayı Ödülünü de kazandı.

Bunun yanısıra 94.Oscar ödüllerinde 12 dalda aday gösterildi.

35 milyon dolarlık bir bütçe ile global bazda 400 milyon dolar hasılat elde etti.

Hollywoodun-oncu-kadinlari-5

Jane Campion

Jasmila Zbaniç: “Quo Vadis, Aida?”

“Grbavica – Sarajevo” filmi ie 2006 Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünün yanı sıra Ekümenik Jüri ve Barış Filmi ödüllerini kazan Zbaniç uzun süre Avrupa sineması tarafından bilinen bir isim olmuştu.

Zbaniç’in sonraki filmleri olan “On the Path” ve “ For Those Who Can Tell No Tales”, son derece duygusal ve  etkileyici yapımlar olarak izleyici ilgisini çekmişti.

Hollywood un öncü kadınların ‘dan Jasmila Zbaniç’in son filmi “Quo Vadis, Aida?” Bosnalı yönetmenin altı yıl sonra çektiği bir film.

Srebrenitsa katliamı sırasında ailesini kurtarmaya çalışan bir BM çevirmeninin hikayesini anlatıyor.  

TRT’nin de dahil olduğu 12 ülkenin yapımcılığını üstlendiği film 3 milyon dolar bütçeyle çekildi.

Çekim yapılan ülkeler;

  • Bosnia and Herzegovina
  • Austria
  • Germany
  • France
  • Netherlands
  • Norway
  • Poland
  • Romania
  • Turkey
  • Montenegro
  1. Venedik film Festivalinin açılış filmi oldu.
  2. Oscar Ödüllerinde En İyi Uluslararası Film adayı seçildi.
  3. Avrupa Film Ödüllerinde En İyi Film Ödülünü kazandı.

Hollywoodun-oncu-kadinlari-6

Jasmina Zbanic

Haifaa Al Mansour: ‘The Selection – Seçim’

Suudi Arabistanlı yönetmen Haifaa Al Mansour’un 2012 yapımı ilk uzun metrajlı filmi” Wadjda”, onu dünya sinemasının en heyecan verici ve orijinal seslerinden biri haline getirmişti.

Hem iyi hem kötü övgüler toplayan film Suudi Arabistan’da  çekilen ilk uzun metraj film olma özelliğini de taşıyor

2014 Bafta ödüllerinde En İyi Yabancı Film Ödülü adayı oldu.

Bu filmden sonra Al Mansour uzun bir süre sessizliğini korudu.

Beş sene sonra Netflix imdada yetişti. “Mary Shelley”,2017, “Nappily Ever After”, 2018 ve 2019 yapımı “ The Perfect Candidate”.

Hollywood’un öncü kadınları ‘ndan Al Mansour, Kiera Cass’ın bilim kurgu romantizm romanının bir uyarlaması olan “The Selection” ile gerçek bir drama örneği vermeyi başardı.

Hollywoodun-oncu-kadinlari-1

Haifaa Al Mansour

Naomi Kawase: ‘True Mothers – Gerçek Anneler’

Cannes Film Festivali’nde yapılan ilk gösteriminden sonra “Gerçek Anneler” sinema sektöründen çok olumlu tepkiler topladı.

Film, evlat edindikleri 5 yaşındaki çocuğun gerçek annesinin çocuğunu geri istediğinden endişe eden iki yeni ebeveynin etrafında dönüyor. 

Genellikle belgeselleri ile tanınan Japon yönetmen Kawase’nin bir anlatı yönetmeni olarak da kendini kabul ettiren duygusal ve etkileyici bir film “True Mothers- Gerçek Anneler”.

Hollywoodun-oncu-kadinlari-7

Naomi Kawase

Devam edecek…

 

“Görünüm Oranı – Aspect Ratio” ve Sinemasal anlatım.

posted in: Film Yönetimi | 0

“ Görünüm Oranı – Aspect Ratio”

Sinema görüntüleri bir dil oluşturacak şekilde anlamlı bir biçimde birbirine ekleyerek izleyiciye bir şey anlatmaya, bir kavramı açıklamaya, bir düşünce veya iletiyi ulaştırmayı amaçlar.

Filmdeki her görüntü tek başına bir anlam taşıyabileceği gibi kendinden önce veya sonra gelen görüntülerle birlikte çok değişik anlamlara kavuşabilir.

Yani sinemanın dili görüntüdür.

Sinemada bir hikaye anlatıcısı olmak sadece bir senaryo üzerinde çalışmak anlamına gelmez. Bir hikaye anlatıcısı olmak, hikayenin en iyi versiyonunu yaratmak için her türlü görsel tekniği kullanmak demektir..

Ancak bu sadece kamera hareketleri demek değildir.

Görüntünün salt kendisidir.

“Görünüm Oranı – Aspect Ratio”, görüntünün ekranda  nasıl  göründüğünü saptayan önemli bir parametredir.

Bir görüntünün görünüm oranı da görüntü karesinin en boy oranı yani genişliği ve yüksekliği arasındaki oran olarak tanımlanır.  Genellikle iki nokta üst üste işaretiyle ayrılmış iki sayı olarak  yazılır. Sayılar  arasında bir “x”  ile de yazılabilir. 16:9, 3×4 gibi.

Bir TV monitorü de söz konusu olduğunda en boy oranı, ekranın genişliği ve yüksekliği arasındaki orandır. Yükseklikteki her H pikseli için genişlikte W pikselleri  olarak yorumlanan W: H biçiminde not  edilir.

Yeni bir PC monitörü veya belki de bir TV ekranı satın alırken, “En Boy Oranı” adı verilen spesifikasyona rastlarsınız.

İlk sayı son sayıya kıyasla ne kadar yüksek olursa, ekran yükseklikle karşılaştırıldığında o kadar geniş olur.

Günümüzde çoğu monitör ve TV, 16: 9 (Geniş Ekran) en boy oranına sahiptir.

UltraGeniş olarak da adlandırılan 21: 9 en boy oranına sahip daha fazla oyun moniörü görüyoruz. Ayrıca 32:9 en boy oranına veya ‘Süper Ultra Geniş’e sahip monitörler de vardır.

Daha az popüler olan ve eskiye ait en boy oranları 4: 3 ve 16: 10’dur, ancak bu en boy oranlarına sahip yeni monitörler bulmak günümüzde zordur.

En boy oranlarının ve ilişkili ekran çözünürlüklerinin bir listesi aşağıda verilmiştir:

32:9 en boy oranı: 3840×1080, 5120×1440

21:9 en boy oranı: 2560×1080, 3440×1440, 5120×2160

16:9 en boy oranı: 1280×720, 1366×768, 1600×900, 1920×1080, 2560×1440, 3840×2160, 5120×2880, 7680×4320

16:10 en boy oranı: 1280×800, 1920×1200, 2560×1600

4:3 en boy oranı: 1400×1050, 1440×1080, 1600×1200, 1920×1440, 2048×1536

Seçilecek en boy oranı kişisel tercihinizin yanı sıra ne tür bir içerik izlediğinize de bağlıdır.

16: 9, 1920×1080 ve 4K dahil olmak üzere en yaygın monitör  ve  TV çözünürlükleri için kullanıldığından en yaygın en boy oranıdır. Dahası, 16: 9 en boy oranı, hem 4: 3 hem de 21: 9 içeriği düzgün bir şekilde görüntüleyebildiği için çok yönlüdür.

Oyun söz konusu olduğunda, ultra geniş monitörler daha geniş görüş alanı nedeniyle büyük avantajlar sunabilir. 

Sonunda, uygun gördüğünüz en boy oranını kullanmalısınız. Örneğin, bazıları film izlerken daha geniş bir görüntüye sahip olmayı tercih eder.

Gorunum-Orani-–-Aspect-Ratio
TV Monitörü

“Görünüm Oranı – Aspect Ratio” nın sinemasal önemini anlatabilmek için bu parametreyi aynı bir filmde değişik değelerde kullanmayı çok seven Yönetmen Spike Lee ve “Da 5 Bloods – 5 Kan kardeş” filmini görüntü yönetmeni Newton Thomas Sigel ile Slate dergisinde yapılan bir söyleşiden alıntılar yapmak yararlı olacaktır. 

Filmin konusu, ölen takım liderlerinin kalıntılarını ve orada görev yaparken gömdükleri hazineyi aramak için ülkeye dönen dört yaşlı Vietnam Savaşı gazisinden oluşan bir grubun hikayesini anlatıyor.

 Film bir dijital platform olan Netflix de 12 haziran, 2020 de gösterilmiş.

Filmde farklı zaman periyotlarını ve mekanları vurgulmak için dört farklı “Görünüm Oranı – Aspect Ratio” kullanılmış.

  1. Ultra geniş 2.39: 1 “Görünüm Oranı – Aspect Ratio”

 Ultra geniş çekim dünyasında en iyi sonuçları veren bir format. Görsel olarak, bir filmin en etkileyici kısmı kapsamıdır. Büyük TV ekranında veya bir sinema salonunda izlediğinizde geniş kapsama alanı sürükleyicidir. Genellikle şehir çekimlerinde kullanılan bu format şehirdeki normal yaşamı tüm yönleriyle gösterir.  Ho Chi Minh CityBangkok ve Chiang Mai. gibi şehir çekimlerinde bu format kullanılmış. Kan kardeşler hakkında olan bu filmde çok önemli olan grup çekimleri için de ideal format.

Gorunum-Orani-–-Aspect-Rati

  1. 1.33: 1 “Görünüm Oranı – Aspect Ratio”

Spike Lee 1960 yılların Vietnam Savaşı dönemine yapılan geri dönüşlerde ise biraz da nostaljik olmak gerektiğini düşünmüş.

Bu amaçla Netflix’in tüm itirazlarına rağmen Dijital yerine o dönemde 16mm film stoğu kullanıldığı için bu eski tip formatla çekim yapılmış. Sonra film görüntüsündeki gren (tanecıkli) yapı dijital olarak temizlenmiş.

Gorunum-Orani-–-Aspect-Ratio-2

  1. 16: 9 “Görünüm Oranı – Aspect Ratio”

Çete ormana doğru yola çıktığında, hayat farklılaşıyor. Anılar gerçeklikle harmanlanıyor.  Bunu ekranda gösterebilmek için 16: 9  gibi bir  en boy oranı kullanılmış ama dijital çekim yapılmış.

Sigel, bir Netflix şovu olduğu için, şovun zarfı veya şovun ambalajı  dediğimiz şeyin temelde 16: 9 formatı  olduğunu düşünüyormuş. Böylece çerçeve,  Ho Chi Minh  Şehri’ndeyken 2.39: 1ve ormanda 16:9 olarak devasa gölgelik oluşturup grubu sarmalamış. 

Gorunum-Orani-–-Aspect-Ratio-3   

  1. 2.39: 1 “Görünüm Oranı – Aspect Ratio”

Grup yüzen bir pazarı tekneyle gezerken o dönemin popüler sistemi olan Super 8 kamera ile çekim yapıyorlar. Bu kısa sahne de aynı o dönemde olduğu gibi super8 kamera ile çekilip 2.39: 1’e dijital olarak dönüştürülmüş. Ayrıca tam oranı tutturmak için siyah kuşaklar kullanılmış.

Bu bir dönem müzik videolarında bir eğilim olan, ancak uzun metrajlı filmlerde nadiren kullanılan bir estetik.

Gorunum-Orani-–-Aspect-Ratio-4.

 

 

 

 

Tom McCarthy ve “Spotlight” filmi.

posted in: Film Yönetimi | 0

Tom McCarthy

Thomas Joseph McCarthy 7 Haziran, 1966) da New Providence, New Jersey, de dünyaya geldi.

İrlanda asıllı bir ailenin oğlu.

Yönetmen, Senaryo Yazarı ve de oyuncu. 

Tom McCarthy genellikle Bağımsız Filmler üreten bir sinemacı.

The Station Agent (2003), The Visitor (2007), Win Win (2011), Spotlight (2015), Stillwater (2021)

gibi.

Yönetmen: Tom McCarthy

Yazarlar: Josh Singer, Tom McCarthy

Cast: Mark Ruffalo, Michael Keaton,Rachel McAdams, John Slattery, Stanley Tucci.

“Spotlight” En İyi Film, En İyi Senaryo dallarında 2015 yılında Oscar ve En İyi Senaryo dalında BAFTA ödülü kazanmış bir film.

En İyi Yönetmen dalında da Tom McCarthy Oscar ve BAFTA’ya aday gösterilmiş.

Epey zaman geçmesine rağmen güncelliğini günümüzde de koruyan bir hikayeye sahip.

Ve bu gidişle gelecekte de bu güncelliği koruyacak gibi ne yazık ki….

Spotlight, 2002 yılında Boston Globe gazetesinde yayımlanmaya başlayan uzun soluklu bir haber dizisininden yola çıkıyor.

 Sonunda Boston’u ardından tüm Amerika’yı ve Katolik dünyasını sarsan bir skandalın açığa çıkarılma öyküsüne dönüşüyor.

Gerçek bir olaydan yola çıkan film. 1976 yılında bir rahibin çocuk tacizi suçuyla karakola götürülmesi ardından serbest bırakılmasıyla başlıyor.

Bu olay başta büyük yayın organları olmak üzere Medyanın ilgisini çekmiyor.

 Sinemasal mekanın akışı içinde hikaye 2001 yılının Boston Globe gazetesinde tekrar hatırlanıyor.

Bu arada gazetenin başına- dışarıdan biri – olduğu için de hoş karşılanmayan yeni biri getirilmiştir. Marty Baron’un ilk işlerinden biri, gazetenin uzun soluklu ve derinlemesine araştırmalar yapan ‘Spotlight’ ekibine start vermek oluyor.

70’lerden beri kim bilir kaç kez meydana gelmiş olmasına rağmen, görmezden gelinen, ya da örtbas edilen onlarca vaka böylelikle yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlıyor.

‘Spotlight’ ekibinin uzun soluklu çalışması (2003 yılında Globe’un Pulitzer ödülü kazanmasını da sağlayan haber dizisi) hâkim çevreleri huzursuz ediyor.

Katolik Kilisesi’nin veya Kiliseyle iş birliği içindeki pek çok kişi ve kurumun, çocuk taciz ve tecavüzlerine nasıl göz yumdukları ve olayları profesyonelce nasıl örtbas edildiği gözler önüne seriliyor.

Sırf Boston’da yüze yakın rahibin taciz veya tecavüz ettiği neredeyse bine yakın çocuk olduğu gerçeği açığa çıkıyor.

Gazeteye basılan ilk haberle birlikte ise, yıllardır susan ya da susturulan ve ciddi travmalar yaşayan insanlar konuşmaya başlıyor. Katolik Kilisesi’nde taciz ve tecavüzün ne derece yaygın ve sıradan olduğu da böylece ispat edilmiş oluyor

Tom McCarthy, bu gazetecilik başarı hikâyesini dramatik sansasyonel tarza yönelmeden belgesel tadında izleyicilere aktarıyor.

Spotlight’ın ele aldığı meseleyi sunma konusunda da etik açıdan temkinli davrandığı söyleyebiliriz.

Film bize büyük ölçüde Alan J. Pakula’nın Robert Redford ve Dustin Hoffman’ın baş rolleri paylaştıkları 1976 yapımı ünlü filmi “Başkanın Bütün Adamları” nı anımsatıyor. Watergate skandalının ortaya çıkmasını sağlayan The Washington Post gazetesi muhabirleri Carl Bernstein ve Bob Woodward’ın yazdıkları kitaptan uyarlanan bir film “Başkanın Bütün Adamları”.

Her iki film de gazetecilerin, tanık bulma, delil toplama gibi süreçlere sadık kaldığı bir araştırmacı gazetecilik filmi

Tom McCarthy geçmişte kalan üstü örtülü gelmiş bir gazetecilik olayını gerçekliğe sadık kalarak perdeye aktarmayı tercih etmiş. Filmin karakterlerin tek özellikleri, araştırma yapıyor olmaları ve gerçeği kovalamaları. Günümüz filmlerinin aksine kişisel hayatlarına dair az sayıdaki sahne de yine tamamen konuya hizmet etmek üzere var.

Stüdyo Sömürü Filmleri

posted in: Film Yönetimi | 0

Stüdyo Sömürü Filmleri

Amerika’da MPPA sisteminin yürürlüğe girmesinden sonra Hollywood’da kan, şiddet, erotizm ve küfür dolu filmler yapılmaya başlandı. Bu serbestlik ortamında John Schlesinger “Midnight Cowboy” u (1969), Stanley Kubrick “A Clockwork Orange” ı (1971), Sam Peckinpah “Straw Dogs” ’u (1971), Adrian Lyne “9 1/2 Hafta” yı (1986) çektiler.

Hollywood filmleri sömürü sinemasının konularını daha kabul edilebilir yumuşak bir biçimde işledi.

Büyük bütçelerle ve sanatsal özellikleri de göz ardı etmeyerek Stüdyo Sömürü Filmlerini çekmeye başladı.

Örneğin Darren Aronofsky “Requiem for a Dream”, (2000) filminde 1930’larda popüler olan uyuşturucu filmlerinin özelliklerini kullandı.

“The Blair Witch Project” (1999), “The Silence Of The Lambs” (1991) yamyam filmlerinden etkilenerek yapıldı.

Studyo-Somuru-Sinemas
Kuzuların Sessizliği

Bazı sömürü filmlerinin yeni versiyonları da yapılarak Stüdyo Sömürü Filmlerinin yelpazesine eklendi.

 “The Texas Chainsaw Massacre” (2003), “Assault on Precinct 13” (2005), “The Hitcher” (2007).

Stüdyo Sömürü Filmleri, giderek daha karmaşık olay örgüleri kullandılar. Modern ve estetik bir sinematografi aracıyla kanlı şiddeti kitlelere kabul ettirdiklerini görüyoruz.

Bu tarz Stüdyo Sömürü filmleri’ ne örnek vermek gerekirse;  “Se7en” (1995), “Crash” (1996), “Fight Club – Dövüş Kulubü” (1999), “Irreversable” (2002), “The Dreamers” (2003), “Saw” (2004).

Quentin Tarantino sömürü sinemasından yararlanarak sinemaya yeni bir bakış açısı ve sanatsal boyut getirmiştir.

“Reservoir Dogs – Rezevuar Köpekleri “, “Pulp Fiction – Ucuz Roman” ve “Jackie Brown”, “Kill Bill” filmlerinin yaratıcısı Tarantino bu türü çok seven bir sinemacıdır. Kendisini bir sanatçı olarak gören Tarantino şiddeti filmsel bir motif olarak kullanır.

 

Şiddet ögesini kendi tarzında başarı ile kullanan yönetmenlerden biri de David Lynch’dir.  

“Blue Velvet – Mavi Kadife” (1986), “Wild at Heart – Vahşi Doğanlar” (1990), “Twin Peaks: Fire Walk with Me”  (1992), “Lost High Way – Kayıp Otoban” (1997) filmleri.

Sömürü sinemasının Mainstream-Ana Akıma karışmasıyla sinema adeta yüz değiştirmiştir.

Önceleri, sömürü filmlerinin Mainstream’e karşı bir duruşu vardı.

Mainstream sinema, toplumun ahlak kurallarını ve tutucu yaşam biçimini sağlamlaştırmak için çalışıyordu.

Sömürü sineması ise buna ters olarak gelenekleri yıkıp, seyirciye kuralların çiğnenmesinden kaynaklanan gizli bir zevk veriyordu.

Sömürü Sineması yaptığı sömürüyü, Mainstream sinemasına göre daha açık ve dürüst bir şekilde ortaya koyabilmiştir.

Böylece film dünyasına karşı eleştirel bir bakış açısı da getirebiliyordu.

Günümüz Televizyon endüstrisi de bu konuya el atmakta gecikmedi.

Bunun en popüler örneği “The Walking Dead” TV serileridir..

 “The Walking Dead”olası bir global savaş, doğal felaket veya kıyamet sonrası dönemi anlatan (post-apolakiptik) Amerikan yapımı bir TV serisidir.

Robert KirkmanTony Moore ve Charlie Adlard tarafından yaratılan çizgi roman serisinin TV uyarlaması.

Çok geniş bir oyuncu kadrosuna sahip olan dizi modern medeniyetin çöküşünün ardında yaşananları anlatır.

Bu çöküşten kurtulan insanlar gruplar halinde yaşıyorlar.

Kendi kural ve kanunları var.

Aralarında çatışmalar da hiç eksik olmuyor.

Ama asıl amaç kendilerini avlamaya çalışan Zombiler’ den kaçabilmek ve hayatta kalarak varlıklarını devam ettirebilmek.

.

 

Sömürü Sineması

posted in: Film Yönetimi | 0

Sömürü Sineması

(Exploitation Cinema)

Sömürü Sineması, sanatsal değerleri arka plana atıp, seyircinin korku, heyecan, merak duygularına hitap eden ve çabuk para kazanma amacıyla yapılan filmlere verilen bir addır. Sinemanın başlangıcından beri var olan Sömürü Sineması, “Mainstream-Ana Akım” sinemaya alternatif ve karşı bir söylem getirmiştir.

Bu tarz filmlere Sömürü Sineması denmesinin sebebi seyirciyi etkilemek için kurallara ve sansürlere meydan okuyan konulardan faydalanmasıdır.

Standard dışı zevkler, ölçüsüz seks, uyuşturucu partileri, şok etmeye yönelik bol şiddetli ve kanlı manzaralar sömürü sinemasının bilinen motifleridir. Bu filmlerin diğer ayırıcı özellikleri; star olmayan oyuncularla, düşük bütçelerle ve bağımsız olarak çekilmeleri, bilerek veya bilmeyerek yapılan devamlılık hatalarıyla dolu olmalarıdır.

Filmler hakkında kötü bir ün yaratılarak reklamları yapılır.

Sömürü Sineması, 1930’larda Hollywood’un büyük film şirketleri tarafından getirilen prodüksiyon kodunun (production code) yasakladığı her konuya el atmıştır: Salgın hastalıklar, uyuşturucu, kölelik, cinsellik ve çocuk sömürüsü vs. gibi.

O yıllarda Amerika’daki uyuşturucu yasağı sebebiyle masum insanların uyuşturucuyla kirlenmesi ve deliliğe doğru gitmelerini konu alan filmler yapıldı. Bu filmlerin en ünlüsü 1936’da çekilen “Reefer Madness” dır.

1970’lere gelindiğinde, sömürü filmlerinin popülerliği Amerika’nın yanı sıra Avrupa’da ve Uzak Doğu’da da arttı. Bu filmler her türlü sapık, psikopat, canavar, fışkıran kanlar, araba kazaları, erotik danslar ve bolca küfürün kullanıldığı sahnelerle doludur. Sömürü Sineması filmleri, ahlaki meseleleri kurcalamasıyla seyircide hem merak hem de tiksinti uyandırarak kendi cazibesini doğurmuştur.

Sömürü sineması birçok alt türe ayrılır:

Seks sömürü filmleri (Sex exploitation): Bu filmler çıplak veya yarı çıplak kadınların olduğu erotik sahnelerle doludur.

O dönemin örnek filmleri: The Immoral Mr. Teas (1971), Kiss Me Quick (1964), Scum of the Earth (1963), Lorna (1964)

Siyah sömürü filmleri (Black exploitation): Afrika kökenli Amerika’lılara yönelik, siyahların oynadığı, kenar mahallelerdeki hayat tarzı, uyuşturucu ve fahişelik gibi konuların işlendiği filmler.

O dönemin örnek filmleri: Sweet Sweetback’s Baadasssss Song (1971)

Zombi Filmleri: Normal zombi filmlerini sömürü sineması düzeyine çeken, bol kan ve çıplaklık kullanan filmlerdir. Birçok zombi filmi İtalyan yönetmenler tarafından yapılmıştır.

O dönemin örnek filmleri: Dawn of the Dead (1978), Zombi 2 (1979), Zombi Holocaust (1980)

Şok Filmleri (Shock exploitation): Seyirciyi şoke etmek amacıyla vahşi ve gerçekçi şiddet görüntüleri içerir. Cinayet, intihar, tecavüz ve ensest işlenen konulardan bazılarıdır.

O dönemin örnek filmleri: The Virgin Spring (1959), Last House on the Left (1972), The Texas Chainsaw Massacre (1974), The Hills Have Eyes (1977)

Motosiklet Filmleri (Biker Films): Birçok seks ve şiddet sahnesinin olduğu motosiklet çeteleriyle ilgili filmler. 1960’ların sonlarına doğru yayılmaya başlamış bir türdür.

O dönemin örnek filmleri: The Wild One (1953), Hell’s Angels on Wheels (1967), Satan’s Sadists (1969) 

Yamyam Filmleri (Cannibal Films): 1970’lerde başlayan bu tür sömürü filmleri bol kanlı ve şiddetli sahneler içerir. Eski çağlara ait kabilelerin vahşi hayatları ve egzotik mekanları kullanır.

O dönemin örnek filmleri: Cannibal Holocaust (1980), Cannibal Holocaust II (1988)

Jidaigeki Filmleri: Uzak doğuda 1970’lerde ortaya çıkan, gelenek dışı samuray filmleridir. İntikam isteyen anti-kahramanlar, kanlı kılıç oyunları, anlamsız çıplaklık ve seks sahneleri bu filmlerin özellikleridir.

O dönemin örnek filmleri: Hanzo the Razor (1972), Shogun Assassin (1980)

Mondo Filmleri: Sansasyonel temaları işleyen şok edici belgesel ya da sözde belgesellerdir. Egzotik toplumların seks gelenekleri, şiddete yönelik davranışlar, korkunç ölüm ya da cinayetler gösterilir.

Bu filmler eğiticilikten ziyade seyirciyi şok etmeye yöneliktir ve çoğu sahneler önceden hazırlanmıştır.

Sömürü sineması zamanla kendi estetiğini oluşturmuştur:

Yakın çekimler, atlayan geçişler (jump-cuts), karakterin bakış açısını gösteren görüntüler, siyah-beyaz, renk baskınlığı olan-genellikle kırmızı- çekimler veya yavaşlatılmış çekimler vs.

Bu filmlerinin seyirci kapasitesini gören Hollywood sonunda sömürü Sineması’na da el attı.

Amerika’da, 1968’de prodüksiyon kodu yeniden gözden geçirildi. 

Filmler büyük ve genç seyircilere uygunluğu açısından 5 sınıfa ayrıldı. Yeni MPPA değerlendirme sistemine göre, bir zamanlar sadece sömürü sinemasına ve B filmlerine ait olan tabu konular ve şiddetli sahneler, 17 yaşın altındakilerin izlemesinin yasak olduğu X değerlendirmesiyle Hollywood filmlerine sızdı.

Sömürü filmleri prodüksiyon koduna uymadıkları için büyük stüdyoların dağıtım olanaklarından faydalanamıyorlardı. Bu yüzden sömürü sinemacıları kendi dağıtım sistemlerini buldular. Eski tiyatro binalarını sinemaya çevirerek sadece sömürü filmleri gösteren sinemalar oluşturdular.

Bu yerlere “Grindhouse” denildi. 1980’lerde Hollywood’da büyük bütçeli filmlerin yapılması ve video gösteriminin gelişmesiyle grindhouse’lar kapandı.

Fakat sömürü türü, ev sineması ve televizyon programları ile varlığını sürdürmeye devam etti.

Sömürü sineması, 1990’lardan bu yana akademik çevreler tarafından da ilgi görmüş ve “paracinema” olarak adlandırılmıştır.

 

 

Chloé Zhao – Küçük Çinli Kızın Büyük Başarısı.

posted in: Film Yönetimi | 0

Chloé Zhao

Chloé Zhao , Zhao Ting 31 Mart 1982 de Çin, Pekinde dünyaya geldi.

Babası Zhao Yuji, Çin’in en büyük çelik üreticisi Shougang Group’un CEO’su ve emlak kralıydı. Annesi ise sağlık görevlisiydi. Aklının dikine giden ve başını sık sık derde sokarak ailesine zor anlar yaşatan asi bir çocukluk yaşadı. Okulda da çok tembeldi.

Chloé Zhao sinemayı çok seviyordu favori filmi ise Wong Kar-wai’ inin “Happy Together” filmiydi. 15 yaşındayken tek kelime İngilizce bilmemesine rağmen babası onu İngilteredeki Brighton College’e eğitim görmesi için gönderdi.

Chloé Zhao anne ve babasının boşanmasından sonra hayran olduğu Batı Pop kültürünü daha iyi tanımak için Los Angeles e taşındı.

Massachusetts’deki ‘Mount Holyoke College’ de Poitik Bilimler okuduktan sonra New York Universitesi ‘Tisch’ Güzel Sanatlar Okulunda Film Yapımcılığı eğitimi aldı. 

2015 yılında Chloé Zhao ilk uzun metraj filmini yönetti  “Songs My Brothers Taught Me”.

Bir Lakota Sioux kızılderisi ile kız kardeşi arasındaki ilişkiyi anlatan öyküyü Güney Dakota’ daki Pine Ridge Kızılderili Rezervuarında çekti. Film Sundance Film Festivali ve  Cannes Film Festivali’nde beğeni ile izlendi.

2017 de Chloé Zhao çağdaş bir Western draması olan  “The Rider” filmini yönetti. Film profesyonel binicilik kariyeri ölümcül bir kaza ile sonlanan Brady Blackburn’ün hikayesini anlatıyordu. Ve bu karakteri canlandıran Brady Jandreau’un da gerçek yaşam öyküsüydü.

Filmin yapımcılığını ilk filminde olduğu gibi babası Yuji Zhao üstlenmişti.

2018 yılında Chloé Zhao üçüncü filmi olan “Nomadland”i yönetti. Baş rolde Frances McDormand’un yer aldığı fim bir RV ile Amerika’nın Batısında dört ay süren bir seyahat sürecinde isimsiz oyuncularla çekilmiş. Prömiyerini Vanedik Film Festivalinde yapan “Nomadland” Altın Aslan Ödülüne layık görüldü. 

Ardından 2020 Toronto Uluslararası Film Festivali’nde İzleyici Ödülünü aldıktan sonra Şubat 2021 de Searchlight Pictures firması tarafından dağıtılarak gösterime girdi.

‘Golden Globe-Altın Küre’ ödüllerinde En iyi Yönetmen ödülünü kazanarak 1984 yılında Barbra Streisand’ tan sonra bu ödülü alan ikinci kadın yönetmen oldu.

  1. Oscar Ödüllerinde ise aynı başarıyı tekrarlayarak Kathryn Bigelow’dan sonra En İyi Yönetmen Ödülünü alan ikinci kadın yönetmen oldu.

“Nomadland” En İyi Film Ödülünü almasının yanısıra başrol oyuncusu Frances McDormand’ a En İyi Kadın Oyuncu Ödülünü kazandırarak üçüncü Oscar’ını getirdi.

Son projesi ise “Dracula”.

Universal yapımcılığında  kendi tarzından sapmayarak bilimkurgu western türündeki “Dracula” filmini yazıp yönetecek.

Chloé Zhao’nun aynı zamanda yapımcılığını da üstleneceği bu ünlü vampirin modern  uyarlaması, fütüristik bir evrende geçecek ve bilimkurgu ile western türlerini harmanlayacak. Filmin konusuyla ilgili detaylar şu an için gizli tutuluyor.

Fakat ne yazık ki Zhao’ya kendi ülkesi Çin’den sansür geldi.

Pekin doğumlu Zhao’un başarısı, uluslararası basında geniş yankı uyandırırken, Çin devletinin resmi yayın organları CCTV ve Xinhua bu başarıyı görmezden geldi.

Ülkenin sosyal medya platformlarından Veybo’da, 14 milyondan fazla takipçisi olan film dergisi Watch Movies tarafından Zhao’nun yönetmenlik başarısını duyuran bir bildirim, paylaşılmasından birkaç saat sonra silindi. Ayrıca “Chloé Zhao, en iyi yönetmeni kazandı” etiket çalışması da sansüre maruz kaldı.

 

 

 

Kara Film Geleneğinin muhteşem bir örneği -“Seven – Yedi” ve David Fincher.

posted in: Film Yönetimi | 0

Seven – Yedi, 1995.

Yönetmen: David Fincher. 

Görüntü Yönetmeni: Darius Khondji

Oyuncular: Brad Pitt, Morgan Freeman, Gwyneth Paltrow, Kevin Spacey.

Süre: 127 dak.

Bütçe: $ 33 milyon.

Hasılat: $ 327 milyon. 

“Seven – Yedi”, Film Noire – Kara Film türünün en iyi 20. Yüzyıl örneklerinden biridir.

Sürekli yağmur yağan bir şehir, baskın gri-mavi tonlar, karanlık mekanlar, gölge ve ışığın kesiştiği cinayet mahallerinde işkence görmüş iğrenç bedenler… 

David Fincher filmlerine aşina olanlar yönetmenin seri katillere, soygunculara ve canilere meraklı olduğunu bilirler.

Iyi bildikleri diğer bir hususta Fincher’in sinematografik anlatımda uygulanan özel teknik yöntemlere takıntılı bir biçimde bağlı olduğudur. Bu teknik takıntının ürettiği karanlık görüntüler ve sahnelerdeki görsel mükemmeliyet yönetmenin yer yer şok edici hikaye anlatımında kullandığı silahları olarak algılanır ama yönetmenin asıl gizli silahı oyuncularla kurduğu insansı ve sıcak bağın ürettiği yönetim kabiliyetidir. Bu bağ sayesinde Fincher, teknik takıntılı bir robot benzeri  kişiliğinin yanısıra, oyuncularının canlandırdığı karakterlerin orijinine ve en derin katmanlarına ulaşmasını sağlamayı başarır.  David Fincher’in dehası bu iki zıt özelliğin bir arada bulunabilmesinden kaynaklanır.

Fincher’in kullandığı sinematografik tekniklerin başında geniş açı çekimler gelir; böylece izleyici karakterin çevresi ve yaşadığı o anki durum hakkında fikir sahibi olacaktır. Geniş Açı çekimler genellikle konuyu uzaktan gösteren nötr cekimlerdir. Fakat David Fincher filmlerinde tam zıt etki yaratır; izleyiciyi yüreğinden yakalar ve karakterin tam o andaki durumunu etkileyici bir şekilde sunarak bir sonraki aksiyonu hakkında tahminde bulunmasını sağlar.

Bir karakterin diğer karakterler üzerinde kurduğu baskıyı vurgulamanın en etkin yollarından biri o karakteri alt açıdan çekmektir. Fincher bu tekniği çok iyi kullanır. “Seven” filminde    Kevin Spacey’nin canlandırdığı kimliği belirsiz seri katilin ( John Doe) sahnelerinde bu durumu çok iyi gözlemleriz; Spacey çekim karesinin tam ortasında yer alır, arkadan aydınlatılır, böylece bedeninin, özellikle başının etrafında bir “Halo-Hale” oluşur ve etrafındaki herkesi ezecek şekilde alt açı çekim yapılır.

Fincher’in çok cimrice kullandığı çekim tekniklerinden biri de close-up ( yakın plan ) çekimlerdir. Yakın plan çekimleri ancak büyük bır değişimi,  dramı veya duygusal çöküşü vurgulamak ve izleyicinin ilgisini önemli bir noktaya çekmek istediğinde kullanır. Aynen yine “Seven – Yedi” filminde Dedektif Mills’in ( Brad Pitt ) seri katilin son kurbanı karısının ( Gwenyht Paltrow ) hamile olduğunu öğrendiği sahnedeki suratına yapılan yakın plançekimde olduğu gibi; sonsuz acıyı,  birbiri ile çelişen duyguları ve çöküşü gözlemleriz. Bu sahneden sonra diğer üç karakterin çekimleri de yakın plandır.

Karakterlerin farklı yapılarını vurgulamakta kullandığı diğer bir sinematografik enstrüman ise ışık – aydınlatmadır.

Bu bağlamda Fincher Kara Filmlere gücünü veren ışık ile karanlık arasındaki bağlantıyı ustaca kuran ve uygulayan yönetmenlerin başında gelir. Filmde, Dedektif Mills ( Brad Pitt) ve Dedektif Somerset ( Morgan Freeman) üstündeki aydınlatma % 100 mantıksal ve sabittir. Güneş Mills üzerine daima arkadan ve soldan gelir. Somerset ise önden ve sağdan aydınlatılır. Böylece ışık karakterlerin bir parçası olur ve onlarla birleşerek izleyicinin o karakteri tanımasına yardımcı bir alt-metin işlevi görür.   Mills ve Somerset fazla değişken olmayan karakterlere sahiptirler. Seri katil ise çok değişkendir ve kimliğinin katmanları vardır. Dolayısıyla onu aydınlatan ışık da değişmelidir.  Çekilen her sahnede değişir de… Bazı yakın plan çekimlerde arkadan aydınlatılır. Bazılarında ise hem sağdan, hem soldan. Hatta bazı sahnelerde güneş yüzüne vurur. Işığın sadece açısı değil yapısı da değişir; bazen keskin-parlak, bazen dağınık – diffüz.  Bazı sahnelerde ise karaktere bir aziz görünümü vermek istercesine bedeni etrafında bir hale oluşturacak şekilde arkadan verilir.

Filmde Fincher’in çok seçici olarak kullandığı diğer bir teknik de kamera hareketleridir. David Fincher karakter zorlamadıkça kamerayı hareket ettirmez. Kamera görüntü karesindeki karakterin hareket ve davranışlarına göre hareket eder; yani aksiyona kilitlenmiştir. Bazen karakter ve kamera beraberce büyük hareketler yaparlar, bazen de bir göz kırpmasını takip edecek küçük ’tilt’ler. Hatta bazen de karakterin hareketini değil düşüncesini takip eden çekimler.

David Fincher “Mank” filmi ile de 2021 Oscar Ödüllerinde 10 dalda aday gösterilerek bir rekor kırdı.

Mank, 1941 yapımı “Citizen Kane” filminin senaristlerinden olan Herman Mankiewicz’ in hayat hikayesini konu ediyor. David Fincher’ in yönetmen koltuğunda oturduğu filmde Herman Mankiewicz’ i Gary Oldman canlandırıyor. Bu biyografik yapımın hikayesi de David Fincher’in babasının ölmeden önce yazdığı senaryoya dayanıyor.

[metaslider id=”4290″]

Tim Burton – Günümüz Andy Warhol’ü

posted in: Film Yönetimi | 0

Tim Burton

Yönetmen, yapımcı, senarist ve bazen de oyuncu şapkalarını takabilen Timoyhy W. Burton 25 Ağustos 1958 de Burbank. California’ da dünyaya geldi. “California Institute of Art, Animation Department” dan 1980 de mezun oldu.

2001 yılında çevrilen “Planet of Apes = Maymunlar Cehennemi” filminde tanıştığı Helena Bonham Carter’dan 2003 yılında oğlu Billy Raymond Burton dünyaya gelir. Fakat bu sırada “Ed Wood” filminde vampira (dişi vampir) rolünü oynayan Lisa Marie ile 1992 da başlayan ilişkisi de devam etmektedir.  

Okulu bitirdikten sonra Disney Stüdyolarında çalışmaya başlayan Burton bu dönemde, 1920’lerin Alman ekspresyonizminden etkilenir. 

Bunun yanısıra 1930’ların Gotik korku filmlerinden aldığı esini ünlü yapımcı Roger Corman’ın sinemaya aktardığı Edgar Allen Poe hikayeleriyle de birleştirir. Bu filmlerin değişmez oyuncusu aktör Vincent Price ise Burton’un diğer bir esin kaynağıdır. Günümüze kadar taşıdığı Burton tarzı böylece oluşur…

Tim Burton’un 1982 yılında çektiği ilk filmi olan ve işkence gören bir çocuğun ikili hayatını anlatan 60 dakikalık “Vincent” animasyon filminde de bu etkiyi görebiliriz. Kendini “Vincent Price” sanan “Vincent” gotik tarzda yarattığı masal dünyasında yaşayarak normal yaşamından kaçmaya çalışmaktadır.

1984 de yaptığı bir Frankeştayn hikayesi olan ve ölen köpeğini araba aküsü kullanarak hayata döndürmeye çalışan genç Victor Frankenstein’ı anlatan 29 dakikalık yarı-gerçek hareketli, yarı-anime film “Frankenweenie” Disney Stüdyoları tarafından pek kabul görmeyerek sadece video’su yapılır.

1988 yılında Michael Keaton, Wynona Ryder ile ilk işbirliği olan “Beetlejuice” filmi ile ilk çıkışını yapar. Ve 1989 da kendi prodüksiyon firması olan ‘Tim Burton Poductions’ı kurar.

Bunun ardından Tim Burton’a asıl ününü kazandıran “Batman – Yarasa Adam” filmi gelir.

Filmde sivri uçlu binaların uzun gölgeleri düşen, çarpıtılmış bir perspektifle yaratılmış Burton tarzı büyülü “Gotham” şehrinde “Batman” Michael Keaton’un , “Joker” Jack Nicholson’un  ve “Vicy Vale” Kim Bassinger’ın maceralarını izleriz.

Serinin ikinci filmi “Batman Returns – Batman Dönüyor” (1992) daha karanlık ve daha Tim Burton tarzıdır. Fakat ilkinden daha fazla gişe hasılatı yapmasına rağmen harcanan para o kadar fazladır ki kazanç eksi hanelerde kalır. Burton serinin 3. filmi “Batman Forever” ı (1995) Joel Schumacher’a devretmek zorunda kalır.

Tim Burton’un en sevdiği filmi ise 1990 yılında çektiği “Edward Scissorshands – Makas Eller” filmidir. Hayranı olduğu yapımcı Roger Corman’ın diğer bir filmi olan “Suburbia” nın  etkisinde kalarak yüksek kontrastlı kendi gotik tarzının aksine, pastel tarzda görüntüler kullanmıştır. Johnny Deep ve Wynona Ryder’ın başrollerde oynadığı filmin ana karakteri, sevdiği kadına dokunamayan makas elli “Edward”, Burton’un büyülü masal dünyasının duygusal bir ürünüdür.

1994 yılında Johhny Deep ile ikinci uzun metraj filmi olan “Ed Wood” gelir.

Burton bu filmi siyah-beyaz çekmek istediği için Columbia Pictures ile anlaşamaz ve yapımcı olarak Touchstones Pictures devreye girer. Film Burton’un fantastik olmayan gerçek bir hikayeyi anlattığı ilk filmidir. Yılların aktörü Martin Landau’ya “Bela Lugosi” rolü ile en iyi erkek yardımcı oyuncu dalında Oskar kazandırmasına rağmen gişede hezimete uğrar.

1996 da Annette Bening, Glenn Close, Michael J. Fox, Jack Nicholson gibi zengin bir kast’la çekilen yüksek bütçeli görsel efekt filmi “ Mars Attacks! – Çılgın Marslılar”  Tim Burton’un kendi tarzı olmasına rağmen yine iyi bir gişe hasılatı sağlayamaz.

2001 yılında çekilen Mark Wahlberg’li “Planet of Apes – Maymunlar Gezegeni”, 2003 de yönettiği Albert Finney ve Ewan McGregor’lu “Big Fish – Büyük Balık” ile de eski başarılarını yakalayamaz.

2005 yılında kıdemli oyuncusu Johhny Deep (şeker üreticisi Willie Wonka rolünde)  ile birlikte  “Charlie & the Chocolate Factory- Charlie’nin Çikolata Fabrikası” nı çeker. Yine aynı yıl Johnny Deep ve Helena Bonham Carter tarafından seslendirilen anime- uzun metraj “Corpse Bride – Ölü Gelin” filmini gerçekleştirir.

2010 yılında sanatsal yeteneğini konuşturarak bir yağlı boya tablo gibi hazırlanmış mekan tasarımlarında görüntülenen “Alice in Wonderland – Alice Harikalar Diyarında; Aynanın İçinden” filmi gelir. 2012 “Dark Shadows – Karanlık Gölgeler”, 2014 “Big Eyes – Büyük Gözler”, 2016 “Miss Peregrine’s Home for Peculiar Childrenve nihayet 2019 yılında uçan fil “Dumbo” Burton’un son filmleridir.

 Şu andaki yeni projesi ise çalışmalarına başlanan “Beter Böcek 2” filmidir.