“Görünüm Oranı – Aspect Ratio” ve Sinemasal anlatım.

Kategori: Film Yönetimi | 0

“ Görünüm Oranı – Aspect Ratio”

Sinema görüntüleri bir dil oluşturacak şekilde anlamlı bir biçimde birbirine ekleyerek izleyiciye bir şey anlatmaya, bir kavramı açıklamaya, bir düşünce veya iletiyi ulaştırmayı amaçlar.

Filmdeki her görüntü tek başına bir anlam taşıyabileceği gibi kendinden önce veya sonra gelen görüntülerle birlikte çok değişik anlamlara kavuşabilir.

Yani sinemanın dili görüntüdür.

Sinemada bir hikaye anlatıcısı olmak sadece bir senaryo üzerinde çalışmak anlamına gelmez. Bir hikaye anlatıcısı olmak, hikayenin en iyi versiyonunu yaratmak için her türlü görsel tekniği kullanmak demektir..

Ancak bu sadece kamera hareketleri demek değildir.

Görüntünün salt kendisidir.

“Görünüm Oranı – Aspect Ratio”, görüntünün ekranda  nasıl  göründüğünü saptayan önemli bir parametredir.

Bir görüntünün görünüm oranı da görüntü karesinin en boy oranı yani genişliği ve yüksekliği arasındaki oran olarak tanımlanır.  Genellikle iki nokta üst üste işaretiyle ayrılmış iki sayı olarak  yazılır. Sayılar  arasında bir “x”  ile de yazılabilir. 16:9, 3×4 gibi.

Bir TV monitorü de söz konusu olduğunda en boy oranı, ekranın genişliği ve yüksekliği arasındaki orandır. Yükseklikteki her H pikseli için genişlikte W pikselleri  olarak yorumlanan W: H biçiminde not  edilir.

Yeni bir PC monitörü veya belki de bir TV ekranı satın alırken, “En Boy Oranı” adı verilen spesifikasyona rastlarsınız.

İlk sayı son sayıya kıyasla ne kadar yüksek olursa, ekran yükseklikle karşılaştırıldığında o kadar geniş olur.

Günümüzde çoğu monitör ve TV, 16: 9 (Geniş Ekran) en boy oranına sahiptir.

UltraGeniş olarak da adlandırılan 21: 9 en boy oranına sahip daha fazla oyun moniörü görüyoruz. Ayrıca 32:9 en boy oranına veya ‘Süper Ultra Geniş’e sahip monitörler de vardır.

Daha az popüler olan ve eskiye ait en boy oranları 4: 3 ve 16: 10’dur, ancak bu en boy oranlarına sahip yeni monitörler bulmak günümüzde zordur.

En boy oranlarının ve ilişkili ekran çözünürlüklerinin bir listesi aşağıda verilmiştir:

32:9 en boy oranı: 3840×1080, 5120×1440

21:9 en boy oranı: 2560×1080, 3440×1440, 5120×2160

16:9 en boy oranı: 1280×720, 1366×768, 1600×900, 1920×1080, 2560×1440, 3840×2160, 5120×2880, 7680×4320

16:10 en boy oranı: 1280×800, 1920×1200, 2560×1600

4:3 en boy oranı: 1400×1050, 1440×1080, 1600×1200, 1920×1440, 2048×1536

Seçilecek en boy oranı kişisel tercihinizin yanı sıra ne tür bir içerik izlediğinize de bağlıdır.

16: 9, 1920×1080 ve 4K dahil olmak üzere en yaygın monitör  ve  TV çözünürlükleri için kullanıldığından en yaygın en boy oranıdır. Dahası, 16: 9 en boy oranı, hem 4: 3 hem de 21: 9 içeriği düzgün bir şekilde görüntüleyebildiği için çok yönlüdür.

Oyun söz konusu olduğunda, ultra geniş monitörler daha geniş görüş alanı nedeniyle büyük avantajlar sunabilir. 

Sonunda, uygun gördüğünüz en boy oranını kullanmalısınız. Örneğin, bazıları film izlerken daha geniş bir görüntüye sahip olmayı tercih eder.

Gorunum-Orani-–-Aspect-Ratio
TV Monitörü

“Görünüm Oranı – Aspect Ratio” nın sinemasal önemini anlatabilmek için bu parametreyi aynı bir filmde değişik değelerde kullanmayı çok seven Yönetmen Spike Lee ve “Da 5 Bloods – 5 Kan kardeş” filmini görüntü yönetmeni Newton Thomas Sigel ile Slate dergisinde yapılan bir söyleşiden alıntılar yapmak yararlı olacaktır. 

Filmin konusu, ölen takım liderlerinin kalıntılarını ve orada görev yaparken gömdükleri hazineyi aramak için ülkeye dönen dört yaşlı Vietnam Savaşı gazisinden oluşan bir grubun hikayesini anlatıyor.

 Film bir dijital platform olan Netflix de 12 haziran, 2020 de gösterilmiş.

Filmde farklı zaman periyotlarını ve mekanları vurgulmak için dört farklı “Görünüm Oranı – Aspect Ratio” kullanılmış.

  1. Ultra geniş 2.39: 1 “Görünüm Oranı – Aspect Ratio”

 Ultra geniş çekim dünyasında en iyi sonuçları veren bir format. Görsel olarak, bir filmin en etkileyici kısmı kapsamıdır. Büyük TV ekranında veya bir sinema salonunda izlediğinizde geniş kapsama alanı sürükleyicidir. Genellikle şehir çekimlerinde kullanılan bu format şehirdeki normal yaşamı tüm yönleriyle gösterir.  Ho Chi Minh CityBangkok ve Chiang Mai. gibi şehir çekimlerinde bu format kullanılmış. Kan kardeşler hakkında olan bu filmde çok önemli olan grup çekimleri için de ideal format.

Gorunum-Orani-–-Aspect-Rati

  1. 1.33: 1 “Görünüm Oranı – Aspect Ratio”

Spike Lee 1960 yılların Vietnam Savaşı dönemine yapılan geri dönüşlerde ise biraz da nostaljik olmak gerektiğini düşünmüş.

Bu amaçla Netflix’in tüm itirazlarına rağmen Dijital yerine o dönemde 16mm film stoğu kullanıldığı için bu eski tip formatla çekim yapılmış. Sonra film görüntüsündeki gren (tanecıkli) yapı dijital olarak temizlenmiş.

Gorunum-Orani-–-Aspect-Ratio-2

  1. 16: 9 “Görünüm Oranı – Aspect Ratio”

Çete ormana doğru yola çıktığında, hayat farklılaşıyor. Anılar gerçeklikle harmanlanıyor.  Bunu ekranda gösterebilmek için 16: 9  gibi bir  en boy oranı kullanılmış ama dijital çekim yapılmış.

Sigel, bir Netflix şovu olduğu için, şovun zarfı veya şovun ambalajı  dediğimiz şeyin temelde 16: 9 formatı  olduğunu düşünüyormuş. Böylece çerçeve,  Ho Chi Minh  Şehri’ndeyken 2.39: 1ve ormanda 16:9 olarak devasa gölgelik oluşturup grubu sarmalamış. 

Gorunum-Orani-–-Aspect-Ratio-3   

  1. 2.39: 1 “Görünüm Oranı – Aspect Ratio”

Grup yüzen bir pazarı tekneyle gezerken o dönemin popüler sistemi olan Super 8 kamera ile çekim yapıyorlar. Bu kısa sahne de aynı o dönemde olduğu gibi super8 kamera ile çekilip 2.39: 1’e dijital olarak dönüştürülmüş. Ayrıca tam oranı tutturmak için siyah kuşaklar kullanılmış.

Bu bir dönem müzik videolarında bir eğilim olan, ancak uzun metrajlı filmlerde nadiren kullanılan bir estetik.

Gorunum-Orani-–-Aspect-Ratio-4.

 

 

 

 

Tom McCarthy ve “Spotlight” filmi.

Kategori: Film Yönetimi | 0

Tom McCarthy

Thomas Joseph McCarthy 7 Haziran, 1966) da New Providence, New Jersey, de dünyaya geldi.

İrlanda asıllı bir ailenin oğlu.

Yönetmen, Senaryo Yazarı ve de oyuncu. 

Tom McCarthy genellikle Bağımsız Filmler üreten bir sinemacı.

The Station Agent (2003), The Visitor (2007), Win Win (2011), Spotlight (2015), Stillwater (2021)

gibi.

Yönetmen: Tom McCarthy

Yazarlar: Josh Singer, Tom McCarthy

Cast: Mark Ruffalo, Michael Keaton,Rachel McAdams, John Slattery, Stanley Tucci.

“Spotlight” En İyi Film, En İyi Senaryo dallarında 2015 yılında Oscar ve En İyi Senaryo dalında BAFTA ödülü kazanmış bir film.

En İyi Yönetmen dalında da Tom McCarthy Oscar ve BAFTA’ya aday gösterilmiş.

Epey zaman geçmesine rağmen güncelliğini günümüzde de koruyan bir hikayeye sahip.

Ve bu gidişle gelecekte de bu güncelliği koruyacak gibi ne yazık ki….

Spotlight, 2002 yılında Boston Globe gazetesinde yayımlanmaya başlayan uzun soluklu bir haber dizisininden yola çıkıyor.

 Sonunda Boston’u ardından tüm Amerika’yı ve Katolik dünyasını sarsan bir skandalın açığa çıkarılma öyküsüne dönüşüyor.

Gerçek bir olaydan yola çıkan film. 1976 yılında bir rahibin çocuk tacizi suçuyla karakola götürülmesi ardından serbest bırakılmasıyla başlıyor.

Bu olay başta büyük yayın organları olmak üzere Medyanın ilgisini çekmiyor.

 Sinemasal mekanın akışı içinde hikaye 2001 yılının Boston Globe gazetesinde tekrar hatırlanıyor.

Bu arada gazetenin başına- dışarıdan biri – olduğu için de hoş karşılanmayan yeni biri getirilmiştir. Marty Baron’un ilk işlerinden biri, gazetenin uzun soluklu ve derinlemesine araştırmalar yapan ‘Spotlight’ ekibine start vermek oluyor.

70’lerden beri kim bilir kaç kez meydana gelmiş olmasına rağmen, görmezden gelinen, ya da örtbas edilen onlarca vaka böylelikle yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlıyor.

‘Spotlight’ ekibinin uzun soluklu çalışması (2003 yılında Globe’un Pulitzer ödülü kazanmasını da sağlayan haber dizisi) hâkim çevreleri huzursuz ediyor.

Katolik Kilisesi’nin veya Kiliseyle iş birliği içindeki pek çok kişi ve kurumun, çocuk taciz ve tecavüzlerine nasıl göz yumdukları ve olayları profesyonelce nasıl örtbas edildiği gözler önüne seriliyor.

Sırf Boston’da yüze yakın rahibin taciz veya tecavüz ettiği neredeyse bine yakın çocuk olduğu gerçeği açığa çıkıyor.

Gazeteye basılan ilk haberle birlikte ise, yıllardır susan ya da susturulan ve ciddi travmalar yaşayan insanlar konuşmaya başlıyor. Katolik Kilisesi’nde taciz ve tecavüzün ne derece yaygın ve sıradan olduğu da böylece ispat edilmiş oluyor

Tom McCarthy, bu gazetecilik başarı hikâyesini dramatik sansasyonel tarza yönelmeden belgesel tadında izleyicilere aktarıyor.

Spotlight’ın ele aldığı meseleyi sunma konusunda da etik açıdan temkinli davrandığı söyleyebiliriz.

Film bize büyük ölçüde Alan J. Pakula’nın Robert Redford ve Dustin Hoffman’ın baş rolleri paylaştıkları 1976 yapımı ünlü filmi “Başkanın Bütün Adamları” nı anımsatıyor. Watergate skandalının ortaya çıkmasını sağlayan The Washington Post gazetesi muhabirleri Carl Bernstein ve Bob Woodward’ın yazdıkları kitaptan uyarlanan bir film “Başkanın Bütün Adamları”.

Her iki film de gazetecilerin, tanık bulma, delil toplama gibi süreçlere sadık kaldığı bir araştırmacı gazetecilik filmi

Tom McCarthy geçmişte kalan üstü örtülü gelmiş bir gazetecilik olayını gerçekliğe sadık kalarak perdeye aktarmayı tercih etmiş. Filmin karakterlerin tek özellikleri, araştırma yapıyor olmaları ve gerçeği kovalamaları. Günümüz filmlerinin aksine kişisel hayatlarına dair az sayıdaki sahne de yine tamamen konuya hizmet etmek üzere var.

Stüdyo Sömürü Filmleri

Kategori: Film Yönetimi | 0

Stüdyo Sömürü Filmleri

Amerika’da MPPA sisteminin yürürlüğe girmesinden sonra Hollywood’da kan, şiddet, erotizm ve küfür dolu filmler yapılmaya başlandı. Bu serbestlik ortamında John Schlesinger “Midnight Cowboy” u (1969), Stanley Kubrick “A Clockwork Orange” ı (1971), Sam Peckinpah “Straw Dogs” ’u (1971), Adrian Lyne “9 1/2 Hafta” yı (1986) çektiler.

Hollywood filmleri sömürü sinemasının konularını daha kabul edilebilir yumuşak bir biçimde işledi.

Büyük bütçelerle ve sanatsal özellikleri de göz ardı etmeyerek Stüdyo Sömürü Filmlerini çekmeye başladı.

Örneğin Darren Aronofsky “Requiem for a Dream”, (2000) filminde 1930’larda popüler olan uyuşturucu filmlerinin özelliklerini kullandı.

“The Blair Witch Project” (1999), “The Silence Of The Lambs” (1991) yamyam filmlerinden etkilenerek yapıldı.

Studyo-Somuru-Sinemas
Kuzuların Sessizliği

Bazı sömürü filmlerinin yeni versiyonları da yapılarak Stüdyo Sömürü Filmlerinin yelpazesine eklendi.

 “The Texas Chainsaw Massacre” (2003), “Assault on Precinct 13” (2005), “The Hitcher” (2007).

Stüdyo Sömürü Filmleri, giderek daha karmaşık olay örgüleri kullandılar. Modern ve estetik bir sinematografi aracıyla kanlı şiddeti kitlelere kabul ettirdiklerini görüyoruz.

Bu tarz Stüdyo Sömürü filmleri’ ne örnek vermek gerekirse;  “Se7en” (1995), “Crash” (1996), “Fight Club – Dövüş Kulubü” (1999), “Irreversable” (2002), “The Dreamers” (2003), “Saw” (2004).

Quentin Tarantino sömürü sinemasından yararlanarak sinemaya yeni bir bakış açısı ve sanatsal boyut getirmiştir.

“Reservoir Dogs – Rezevuar Köpekleri “, “Pulp Fiction – Ucuz Roman” ve “Jackie Brown”, “Kill Bill” filmlerinin yaratıcısı Tarantino bu türü çok seven bir sinemacıdır. Kendisini bir sanatçı olarak gören Tarantino şiddeti filmsel bir motif olarak kullanır.

 

Şiddet ögesini kendi tarzında başarı ile kullanan yönetmenlerden biri de David Lynch’dir.  

“Blue Velvet – Mavi Kadife” (1986), “Wild at Heart – Vahşi Doğanlar” (1990), “Twin Peaks: Fire Walk with Me”  (1992), “Lost High Way – Kayıp Otoban” (1997) filmleri.

Sömürü sinemasının Mainstream-Ana Akıma karışmasıyla sinema adeta yüz değiştirmiştir.

Önceleri, sömürü filmlerinin Mainstream’e karşı bir duruşu vardı.

Mainstream sinema, toplumun ahlak kurallarını ve tutucu yaşam biçimini sağlamlaştırmak için çalışıyordu.

Sömürü sineması ise buna ters olarak gelenekleri yıkıp, seyirciye kuralların çiğnenmesinden kaynaklanan gizli bir zevk veriyordu.

Sömürü Sineması yaptığı sömürüyü, Mainstream sinemasına göre daha açık ve dürüst bir şekilde ortaya koyabilmiştir.

Böylece film dünyasına karşı eleştirel bir bakış açısı da getirebiliyordu.

Günümüz Televizyon endüstrisi de bu konuya el atmakta gecikmedi.

Bunun en popüler örneği “The Walking Dead” TV serileridir..

 “The Walking Dead”olası bir global savaş, doğal felaket veya kıyamet sonrası dönemi anlatan (post-apolakiptik) Amerikan yapımı bir TV serisidir.

Robert KirkmanTony Moore ve Charlie Adlard tarafından yaratılan çizgi roman serisinin TV uyarlaması.

Çok geniş bir oyuncu kadrosuna sahip olan dizi modern medeniyetin çöküşünün ardında yaşananları anlatır.

Bu çöküşten kurtulan insanlar gruplar halinde yaşıyorlar.

Kendi kural ve kanunları var.

Aralarında çatışmalar da hiç eksik olmuyor.

Ama asıl amaç kendilerini avlamaya çalışan Zombiler’ den kaçabilmek ve hayatta kalarak varlıklarını devam ettirebilmek.

.

 

Sömürü Sineması

Kategori: Film Yönetimi | 0

Sömürü Sineması

(Exploitation Cinema)

Sömürü Sineması, sanatsal değerleri arka plana atıp, seyircinin korku, heyecan, merak duygularına hitap eden ve çabuk para kazanma amacıyla yapılan filmlere verilen bir addır. Sinemanın başlangıcından beri var olan Sömürü Sineması, “Mainstream-Ana Akım” sinemaya alternatif ve karşı bir söylem getirmiştir.

Bu tarz filmlere Sömürü Sineması denmesinin sebebi seyirciyi etkilemek için kurallara ve sansürlere meydan okuyan konulardan faydalanmasıdır.

Standard dışı zevkler, ölçüsüz seks, uyuşturucu partileri, şok etmeye yönelik bol şiddetli ve kanlı manzaralar sömürü sinemasının bilinen motifleridir. Bu filmlerin diğer ayırıcı özellikleri; star olmayan oyuncularla, düşük bütçelerle ve bağımsız olarak çekilmeleri, bilerek veya bilmeyerek yapılan devamlılık hatalarıyla dolu olmalarıdır.

Filmler hakkında kötü bir ün yaratılarak reklamları yapılır.

Sömürü Sineması, 1930’larda Hollywood’un büyük film şirketleri tarafından getirilen prodüksiyon kodunun (production code) yasakladığı her konuya el atmıştır: Salgın hastalıklar, uyuşturucu, kölelik, cinsellik ve çocuk sömürüsü vs. gibi.

O yıllarda Amerika’daki uyuşturucu yasağı sebebiyle masum insanların uyuşturucuyla kirlenmesi ve deliliğe doğru gitmelerini konu alan filmler yapıldı. Bu filmlerin en ünlüsü 1936’da çekilen “Reefer Madness” dır.

1970’lere gelindiğinde, sömürü filmlerinin popülerliği Amerika’nın yanı sıra Avrupa’da ve Uzak Doğu’da da arttı. Bu filmler her türlü sapık, psikopat, canavar, fışkıran kanlar, araba kazaları, erotik danslar ve bolca küfürün kullanıldığı sahnelerle doludur. Sömürü Sineması filmleri, ahlaki meseleleri kurcalamasıyla seyircide hem merak hem de tiksinti uyandırarak kendi cazibesini doğurmuştur.

Sömürü sineması birçok alt türe ayrılır:

Seks sömürü filmleri (Sex exploitation): Bu filmler çıplak veya yarı çıplak kadınların olduğu erotik sahnelerle doludur.

O dönemin örnek filmleri: The Immoral Mr. Teas (1971), Kiss Me Quick (1964), Scum of the Earth (1963), Lorna (1964)

Siyah sömürü filmleri (Black exploitation): Afrika kökenli Amerika’lılara yönelik, siyahların oynadığı, kenar mahallelerdeki hayat tarzı, uyuşturucu ve fahişelik gibi konuların işlendiği filmler.

O dönemin örnek filmleri: Sweet Sweetback’s Baadasssss Song (1971)

Zombi Filmleri: Normal zombi filmlerini sömürü sineması düzeyine çeken, bol kan ve çıplaklık kullanan filmlerdir. Birçok zombi filmi İtalyan yönetmenler tarafından yapılmıştır.

O dönemin örnek filmleri: Dawn of the Dead (1978), Zombi 2 (1979), Zombi Holocaust (1980)

Şok Filmleri (Shock exploitation): Seyirciyi şoke etmek amacıyla vahşi ve gerçekçi şiddet görüntüleri içerir. Cinayet, intihar, tecavüz ve ensest işlenen konulardan bazılarıdır.

O dönemin örnek filmleri: The Virgin Spring (1959), Last House on the Left (1972), The Texas Chainsaw Massacre (1974), The Hills Have Eyes (1977)

Motosiklet Filmleri (Biker Films): Birçok seks ve şiddet sahnesinin olduğu motosiklet çeteleriyle ilgili filmler. 1960’ların sonlarına doğru yayılmaya başlamış bir türdür.

O dönemin örnek filmleri: The Wild One (1953), Hell’s Angels on Wheels (1967), Satan’s Sadists (1969) 

Yamyam Filmleri (Cannibal Films): 1970’lerde başlayan bu tür sömürü filmleri bol kanlı ve şiddetli sahneler içerir. Eski çağlara ait kabilelerin vahşi hayatları ve egzotik mekanları kullanır.

O dönemin örnek filmleri: Cannibal Holocaust (1980), Cannibal Holocaust II (1988)

Jidaigeki Filmleri: Uzak doğuda 1970’lerde ortaya çıkan, gelenek dışı samuray filmleridir. İntikam isteyen anti-kahramanlar, kanlı kılıç oyunları, anlamsız çıplaklık ve seks sahneleri bu filmlerin özellikleridir.

O dönemin örnek filmleri: Hanzo the Razor (1972), Shogun Assassin (1980)

Mondo Filmleri: Sansasyonel temaları işleyen şok edici belgesel ya da sözde belgesellerdir. Egzotik toplumların seks gelenekleri, şiddete yönelik davranışlar, korkunç ölüm ya da cinayetler gösterilir.

Bu filmler eğiticilikten ziyade seyirciyi şok etmeye yöneliktir ve çoğu sahneler önceden hazırlanmıştır.

Sömürü sineması zamanla kendi estetiğini oluşturmuştur:

Yakın çekimler, atlayan geçişler (jump-cuts), karakterin bakış açısını gösteren görüntüler, siyah-beyaz, renk baskınlığı olan-genellikle kırmızı- çekimler veya yavaşlatılmış çekimler vs.

Bu filmlerinin seyirci kapasitesini gören Hollywood sonunda sömürü Sineması’na da el attı.

Amerika’da, 1968’de prodüksiyon kodu yeniden gözden geçirildi. 

Filmler büyük ve genç seyircilere uygunluğu açısından 5 sınıfa ayrıldı. Yeni MPPA değerlendirme sistemine göre, bir zamanlar sadece sömürü sinemasına ve B filmlerine ait olan tabu konular ve şiddetli sahneler, 17 yaşın altındakilerin izlemesinin yasak olduğu X değerlendirmesiyle Hollywood filmlerine sızdı.

Sömürü filmleri prodüksiyon koduna uymadıkları için büyük stüdyoların dağıtım olanaklarından faydalanamıyorlardı. Bu yüzden sömürü sinemacıları kendi dağıtım sistemlerini buldular. Eski tiyatro binalarını sinemaya çevirerek sadece sömürü filmleri gösteren sinemalar oluşturdular.

Bu yerlere “Grindhouse” denildi. 1980’lerde Hollywood’da büyük bütçeli filmlerin yapılması ve video gösteriminin gelişmesiyle grindhouse’lar kapandı.

Fakat sömürü türü, ev sineması ve televizyon programları ile varlığını sürdürmeye devam etti.

Sömürü sineması, 1990’lardan bu yana akademik çevreler tarafından da ilgi görmüş ve “paracinema” olarak adlandırılmıştır.

 

 

Chloé Zhao – Küçük Çinli Kızın Büyük Başarısı.

Kategori: Film Yönetimi | 0

Chloé Zhao

Chloé Zhao , Zhao Ting 31 Mart 1982 de Çin, Pekinde dünyaya geldi.

Babası Zhao Yuji, Çin’in en büyük çelik üreticisi Shougang Group’un CEO’su ve emlak kralıydı. Annesi ise sağlık görevlisiydi. Aklının dikine giden ve başını sık sık derde sokarak ailesine zor anlar yaşatan asi bir çocukluk yaşadı. Okulda da çok tembeldi.

Chloé Zhao sinemayı çok seviyordu favori filmi ise Wong Kar-wai’ inin “Happy Together” filmiydi. 15 yaşındayken tek kelime İngilizce bilmemesine rağmen babası onu İngilteredeki Brighton College’e eğitim görmesi için gönderdi.

Chloé Zhao anne ve babasının boşanmasından sonra hayran olduğu Batı Pop kültürünü daha iyi tanımak için Los Angeles e taşındı.

Massachusetts’deki ‘Mount Holyoke College’ de Poitik Bilimler okuduktan sonra New York Universitesi ‘Tisch’ Güzel Sanatlar Okulunda Film Yapımcılığı eğitimi aldı. 

2015 yılında Chloé Zhao ilk uzun metraj filmini yönetti  “Songs My Brothers Taught Me”.

Bir Lakota Sioux kızılderisi ile kız kardeşi arasındaki ilişkiyi anlatan öyküyü Güney Dakota’ daki Pine Ridge Kızılderili Rezervuarında çekti. Film Sundance Film Festivali ve  Cannes Film Festivali’nde beğeni ile izlendi.

2017 de Chloé Zhao çağdaş bir Western draması olan  “The Rider” filmini yönetti. Film profesyonel binicilik kariyeri ölümcül bir kaza ile sonlanan Brady Blackburn’ün hikayesini anlatıyordu. Ve bu karakteri canlandıran Brady Jandreau’un da gerçek yaşam öyküsüydü.

Filmin yapımcılığını ilk filminde olduğu gibi babası Yuji Zhao üstlenmişti.

2018 yılında Chloé Zhao üçüncü filmi olan “Nomadland”i yönetti. Baş rolde Frances McDormand’un yer aldığı fim bir RV ile Amerika’nın Batısında dört ay süren bir seyahat sürecinde isimsiz oyuncularla çekilmiş. Prömiyerini Vanedik Film Festivalinde yapan “Nomadland” Altın Aslan Ödülüne layık görüldü. 

Ardından 2020 Toronto Uluslararası Film Festivali’nde İzleyici Ödülünü aldıktan sonra Şubat 2021 de Searchlight Pictures firması tarafından dağıtılarak gösterime girdi.

‘Golden Globe-Altın Küre’ ödüllerinde En iyi Yönetmen ödülünü kazanarak 1984 yılında Barbra Streisand’ tan sonra bu ödülü alan ikinci kadın yönetmen oldu.

  1. Oscar Ödüllerinde ise aynı başarıyı tekrarlayarak Kathryn Bigelow’dan sonra En İyi Yönetmen Ödülünü alan ikinci kadın yönetmen oldu.

“Nomadland” En İyi Film Ödülünü almasının yanısıra başrol oyuncusu Frances McDormand’ a En İyi Kadın Oyuncu Ödülünü kazandırarak üçüncü Oscar’ını getirdi.

Son projesi ise “Dracula”.

Universal yapımcılığında  kendi tarzından sapmayarak bilimkurgu western türündeki “Dracula” filmini yazıp yönetecek.

Chloé Zhao’nun aynı zamanda yapımcılığını da üstleneceği bu ünlü vampirin modern  uyarlaması, fütüristik bir evrende geçecek ve bilimkurgu ile western türlerini harmanlayacak. Filmin konusuyla ilgili detaylar şu an için gizli tutuluyor.

Fakat ne yazık ki Zhao’ya kendi ülkesi Çin’den sansür geldi.

Pekin doğumlu Zhao’un başarısı, uluslararası basında geniş yankı uyandırırken, Çin devletinin resmi yayın organları CCTV ve Xinhua bu başarıyı görmezden geldi.

Ülkenin sosyal medya platformlarından Veybo’da, 14 milyondan fazla takipçisi olan film dergisi Watch Movies tarafından Zhao’nun yönetmenlik başarısını duyuran bir bildirim, paylaşılmasından birkaç saat sonra silindi. Ayrıca “Chloé Zhao, en iyi yönetmeni kazandı” etiket çalışması da sansüre maruz kaldı.

 

 

 

Kara Film Geleneğinin muhteşem bir örneği -“Seven – Yedi” ve David Fincher.

Kategori: Film Yönetimi | 0

Seven – Yedi, 1995.

Yönetmen: David Fincher. 

Görüntü Yönetmeni: Darius Khondji

Oyuncular: Brad Pitt, Morgan Freeman, Gwyneth Paltrow, Kevin Spacey.

Süre: 127 dak.

Bütçe: $ 33 milyon.

Hasılat: $ 327 milyon. 

“Seven – Yedi”, Film Noire – Kara Film türünün en iyi 20. Yüzyıl örneklerinden biridir.

Sürekli yağmur yağan bir şehir, baskın gri-mavi tonlar, karanlık mekanlar, gölge ve ışığın kesiştiği cinayet mahallerinde işkence görmüş iğrenç bedenler… 

David Fincher filmlerine aşina olanlar yönetmenin seri katillere, soygunculara ve canilere meraklı olduğunu bilirler.

Iyi bildikleri diğer bir hususta Fincher’in sinematografik anlatımda uygulanan özel teknik yöntemlere takıntılı bir biçimde bağlı olduğudur. Bu teknik takıntının ürettiği karanlık görüntüler ve sahnelerdeki görsel mükemmeliyet yönetmenin yer yer şok edici hikaye anlatımında kullandığı silahları olarak algılanır ama yönetmenin asıl gizli silahı oyuncularla kurduğu insansı ve sıcak bağın ürettiği yönetim kabiliyetidir. Bu bağ sayesinde Fincher, teknik takıntılı bir robot benzeri  kişiliğinin yanısıra, oyuncularının canlandırdığı karakterlerin orijinine ve en derin katmanlarına ulaşmasını sağlamayı başarır.  David Fincher’in dehası bu iki zıt özelliğin bir arada bulunabilmesinden kaynaklanır.

Fincher’in kullandığı sinematografik tekniklerin başında geniş açı çekimler gelir; böylece izleyici karakterin çevresi ve yaşadığı o anki durum hakkında fikir sahibi olacaktır. Geniş Açı çekimler genellikle konuyu uzaktan gösteren nötr cekimlerdir. Fakat David Fincher filmlerinde tam zıt etki yaratır; izleyiciyi yüreğinden yakalar ve karakterin tam o andaki durumunu etkileyici bir şekilde sunarak bir sonraki aksiyonu hakkında tahminde bulunmasını sağlar.

Bir karakterin diğer karakterler üzerinde kurduğu baskıyı vurgulamanın en etkin yollarından biri o karakteri alt açıdan çekmektir. Fincher bu tekniği çok iyi kullanır. “Seven” filminde    Kevin Spacey’nin canlandırdığı kimliği belirsiz seri katilin ( John Doe) sahnelerinde bu durumu çok iyi gözlemleriz; Spacey çekim karesinin tam ortasında yer alır, arkadan aydınlatılır, böylece bedeninin, özellikle başının etrafında bir “Halo-Hale” oluşur ve etrafındaki herkesi ezecek şekilde alt açı çekim yapılır.

Fincher’in çok cimrice kullandığı çekim tekniklerinden biri de close-up ( yakın plan ) çekimlerdir. Yakın plan çekimleri ancak büyük bır değişimi,  dramı veya duygusal çöküşü vurgulamak ve izleyicinin ilgisini önemli bir noktaya çekmek istediğinde kullanır. Aynen yine “Seven – Yedi” filminde Dedektif Mills’in ( Brad Pitt ) seri katilin son kurbanı karısının ( Gwenyht Paltrow ) hamile olduğunu öğrendiği sahnedeki suratına yapılan yakın plançekimde olduğu gibi; sonsuz acıyı,  birbiri ile çelişen duyguları ve çöküşü gözlemleriz. Bu sahneden sonra diğer üç karakterin çekimleri de yakın plandır.

Karakterlerin farklı yapılarını vurgulamakta kullandığı diğer bir sinematografik enstrüman ise ışık – aydınlatmadır.

Bu bağlamda Fincher Kara Filmlere gücünü veren ışık ile karanlık arasındaki bağlantıyı ustaca kuran ve uygulayan yönetmenlerin başında gelir. Filmde, Dedektif Mills ( Brad Pitt) ve Dedektif Somerset ( Morgan Freeman) üstündeki aydınlatma % 100 mantıksal ve sabittir. Güneş Mills üzerine daima arkadan ve soldan gelir. Somerset ise önden ve sağdan aydınlatılır. Böylece ışık karakterlerin bir parçası olur ve onlarla birleşerek izleyicinin o karakteri tanımasına yardımcı bir alt-metin işlevi görür.   Mills ve Somerset fazla değişken olmayan karakterlere sahiptirler. Seri katil ise çok değişkendir ve kimliğinin katmanları vardır. Dolayısıyla onu aydınlatan ışık da değişmelidir.  Çekilen her sahnede değişir de… Bazı yakın plan çekimlerde arkadan aydınlatılır. Bazılarında ise hem sağdan, hem soldan. Hatta bazı sahnelerde güneş yüzüne vurur. Işığın sadece açısı değil yapısı da değişir; bazen keskin-parlak, bazen dağınık – diffüz.  Bazı sahnelerde ise karaktere bir aziz görünümü vermek istercesine bedeni etrafında bir hale oluşturacak şekilde arkadan verilir.

Filmde Fincher’in çok seçici olarak kullandığı diğer bir teknik de kamera hareketleridir. David Fincher karakter zorlamadıkça kamerayı hareket ettirmez. Kamera görüntü karesindeki karakterin hareket ve davranışlarına göre hareket eder; yani aksiyona kilitlenmiştir. Bazen karakter ve kamera beraberce büyük hareketler yaparlar, bazen de bir göz kırpmasını takip edecek küçük ’tilt’ler. Hatta bazen de karakterin hareketini değil düşüncesini takip eden çekimler.

David Fincher “Mank” filmi ile de 2021 Oscar Ödüllerinde 10 dalda aday gösterilerek bir rekor kırdı.

Mank, 1941 yapımı “Citizen Kane” filminin senaristlerinden olan Herman Mankiewicz’ in hayat hikayesini konu ediyor. David Fincher’ in yönetmen koltuğunda oturduğu filmde Herman Mankiewicz’ i Gary Oldman canlandırıyor. Bu biyografik yapımın hikayesi de David Fincher’in babasının ölmeden önce yazdığı senaryoya dayanıyor.

[metaslider id=”4290″]

Tim Burton – Günümüz Andy Warhol’ü

Kategori: Film Yönetimi | 0

Tim Burton

Yönetmen, yapımcı, senarist ve bazen de oyuncu şapkalarını takabilen Timoyhy W. Burton 25 Ağustos 1958 de Burbank. California’ da dünyaya geldi. “California Institute of Art, Animation Department” dan 1980 de mezun oldu.

2001 yılında çevrilen “Planet of Apes = Maymunlar Cehennemi” filminde tanıştığı Helena Bonham Carter’dan 2003 yılında oğlu Billy Raymond Burton dünyaya gelir. Fakat bu sırada “Ed Wood” filminde vampira (dişi vampir) rolünü oynayan Lisa Marie ile 1992 da başlayan ilişkisi de devam etmektedir.  

Okulu bitirdikten sonra Disney Stüdyolarında çalışmaya başlayan Burton bu dönemde, 1920’lerin Alman ekspresyonizminden etkilenir. 

Bunun yanısıra 1930’ların Gotik korku filmlerinden aldığı esini ünlü yapımcı Roger Corman’ın sinemaya aktardığı Edgar Allen Poe hikayeleriyle de birleştirir. Bu filmlerin değişmez oyuncusu aktör Vincent Price ise Burton’un diğer bir esin kaynağıdır. Günümüze kadar taşıdığı Burton tarzı böylece oluşur…

Tim Burton’un 1982 yılında çektiği ilk filmi olan ve işkence gören bir çocuğun ikili hayatını anlatan 60 dakikalık “Vincent” animasyon filminde de bu etkiyi görebiliriz. Kendini “Vincent Price” sanan “Vincent” gotik tarzda yarattığı masal dünyasında yaşayarak normal yaşamından kaçmaya çalışmaktadır.

1984 de yaptığı bir Frankeştayn hikayesi olan ve ölen köpeğini araba aküsü kullanarak hayata döndürmeye çalışan genç Victor Frankenstein’ı anlatan 29 dakikalık yarı-gerçek hareketli, yarı-anime film “Frankenweenie” Disney Stüdyoları tarafından pek kabul görmeyerek sadece video’su yapılır.

1988 yılında Michael Keaton, Wynona Ryder ile ilk işbirliği olan “Beetlejuice” filmi ile ilk çıkışını yapar. Ve 1989 da kendi prodüksiyon firması olan ‘Tim Burton Poductions’ı kurar.

Bunun ardından Tim Burton’a asıl ününü kazandıran “Batman – Yarasa Adam” filmi gelir.

Filmde sivri uçlu binaların uzun gölgeleri düşen, çarpıtılmış bir perspektifle yaratılmış Burton tarzı büyülü “Gotham” şehrinde “Batman” Michael Keaton’un , “Joker” Jack Nicholson’un  ve “Vicy Vale” Kim Bassinger’ın maceralarını izleriz.

Serinin ikinci filmi “Batman Returns – Batman Dönüyor” (1992) daha karanlık ve daha Tim Burton tarzıdır. Fakat ilkinden daha fazla gişe hasılatı yapmasına rağmen harcanan para o kadar fazladır ki kazanç eksi hanelerde kalır. Burton serinin 3. filmi “Batman Forever” ı (1995) Joel Schumacher’a devretmek zorunda kalır.

Tim Burton’un en sevdiği filmi ise 1990 yılında çektiği “Edward Scissorshands – Makas Eller” filmidir. Hayranı olduğu yapımcı Roger Corman’ın diğer bir filmi olan “Suburbia” nın  etkisinde kalarak yüksek kontrastlı kendi gotik tarzının aksine, pastel tarzda görüntüler kullanmıştır. Johnny Deep ve Wynona Ryder’ın başrollerde oynadığı filmin ana karakteri, sevdiği kadına dokunamayan makas elli “Edward”, Burton’un büyülü masal dünyasının duygusal bir ürünüdür.

1994 yılında Johhny Deep ile ikinci uzun metraj filmi olan “Ed Wood” gelir.

Burton bu filmi siyah-beyaz çekmek istediği için Columbia Pictures ile anlaşamaz ve yapımcı olarak Touchstones Pictures devreye girer. Film Burton’un fantastik olmayan gerçek bir hikayeyi anlattığı ilk filmidir. Yılların aktörü Martin Landau’ya “Bela Lugosi” rolü ile en iyi erkek yardımcı oyuncu dalında Oskar kazandırmasına rağmen gişede hezimete uğrar.

1996 da Annette Bening, Glenn Close, Michael J. Fox, Jack Nicholson gibi zengin bir kast’la çekilen yüksek bütçeli görsel efekt filmi “ Mars Attacks! – Çılgın Marslılar”  Tim Burton’un kendi tarzı olmasına rağmen yine iyi bir gişe hasılatı sağlayamaz.

2001 yılında çekilen Mark Wahlberg’li “Planet of Apes – Maymunlar Gezegeni”, 2003 de yönettiği Albert Finney ve Ewan McGregor’lu “Big Fish – Büyük Balık” ile de eski başarılarını yakalayamaz.

2005 yılında kıdemli oyuncusu Johhny Deep (şeker üreticisi Willie Wonka rolünde)  ile birlikte  “Charlie & the Chocolate Factory- Charlie’nin Çikolata Fabrikası” nı çeker. Yine aynı yıl Johnny Deep ve Helena Bonham Carter tarafından seslendirilen anime- uzun metraj “Corpse Bride – Ölü Gelin” filmini gerçekleştirir.

2010 yılında sanatsal yeteneğini konuşturarak bir yağlı boya tablo gibi hazırlanmış mekan tasarımlarında görüntülenen “Alice in Wonderland – Alice Harikalar Diyarında; Aynanın İçinden” filmi gelir. 2012 “Dark Shadows – Karanlık Gölgeler”, 2014 “Big Eyes – Büyük Gözler”, 2016 “Miss Peregrine’s Home for Peculiar Childrenve nihayet 2019 yılında uçan fil “Dumbo” Burton’un son filmleridir.

 Şu andaki yeni projesi ise çalışmalarına başlanan “Beter Böcek 2” filmidir.

 

21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri; Ünlü Yönetmenlerin Listesi

Kategori: Film Yönetimi | 0

21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri

Corona Virüs Günleri film izlencesi için bazı öneriler

#evindekaltürkiye

Corona Virüs günlerindeki #evindekaltürkiye sürecinde film izlemek en güzel eğlencelerden biri olsa gerek.

Bu amaçla bazı ünlü sinemacıların seçtiği ‘21. Yüzyılın En İyi Filmleri Listesi’ izlenecek filmleri seçmek için yardımcı olabilir.

 “Taxi to the Dark Side”, “Going Clear: Scientology and the Prison of Belief” filmlerinin yönetmeni Alex Gibney’e Göre 21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri

City of God (2003)
Michael Clayton (2007)
Pan’s Labyrinth (2006)
No Country for Old Men (2007)
The Grand Budapest Hotel (2014)
I Am Not Your Negro (2017)
Nostalgia for the Light (2011)

Waltz With Bashir (2008)

Iraq in Fragments (2006)
Grizzly Man (2005)
Heart of a Dog (2015)
The Big Short (2015)

Cold War (2019)

“Rush Hour”, “Hercules” filmlerinin yönetmeni Brett Ratner’e Göre 21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri

The Kid Stays in the Picture (2002)
The Pianist (2002)
The Hangover (2009)

SpotLight (2015)
Borat (2006)
The Social Network (2010)
Y Tu Mamá También (2002)
Sexy Beast (2001)
Birth (2004)
Roman Polanski: Wanted and Desired (2008)
Kill Bill: Vol. 1 (2003)

“Bridesmaids”, “Ghostbusters” filmlerinin yönetmeni Paul Feig’e Göre 21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri

Napoleon Dynamite (2004)
Moulin Rouge (2001)
Sing Street (2016)
Deadpool (2016)

Green Book (2019)

This Is the End (2013)
Amélie (2001)
Love Actually (2003)
A Single Man (2009)
Casino Royale (2006)

 “Training Day”, “The Magnificent Seven” filmlerinin yönetmeni Antoine Fuqua’ya Göre 21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri

Fences (2016)
Slumdog Millionaire (2008)
Beasts of the Southern Wild (2012)
Zero Dark Thirty (2012)
Avatar (2009)

Roma (2018)
Munich (2005)
There Will Be Blood (2007)
The Pianist (2002)
Eastern Promises (2007)
Gladiator (2001)

“Lost in Translation”, “The Virgin Suicide”, “Marie Antoinette”  filmlerinin yönetmeni Sofia Coppola’ya Göre 21. Yüzyıl’ın En İyi Filmleri

Force Majeure (2014)
The White Ribbon (2009)
The Savages (2007)
Head-On (2005)
Daddy’s Home (2015)
Under the Skin (2014)
The Incredibles (2004)
Together (2001)
Grizzly Man (2005)
Ida (2014)
Fish Tank (2010)
Ex Machina (2015)

Pain and Glory (2019)

“Arrival”, “Blade Runner 2049”, “Prisoners” Filmlerinin Yönetmeni Denis Villeneuve’ye Göre 21. Yüzyıl’ın En İyi Filmleri

No Country For Old Men (2007)
There Will Be Blood (2007)
Children of Men (2006)
Inception (2010)
Amores Perros (2001)
Dogville (2004)
Under the Skin (2014)
A Prophet (2010)
Dogtooth (2010)

Once Upon a Time… in Hollywood (2019)

 

 

Gus Van Sant Filmleri: 2005-2020

Kategori: Film Yönetimi | 0

Gus Van Sant Filmleri: 2005-2020

Last Days (2005): 

Ünlü Seattle Rock grubu Nirvana’nın solisti Kurt Cobain’in ölümünden önce geçirdiği günlerden yola çıkarak oluşturulan kurgusal bir hikâye.

Paris, je t’aime (2006):

Aralarında Gus Van Sant’ın da bulunduğu 20 yönetmenin Paris’te aşk teması altında çektikleri 5 dakikalık filmlerin bir araya getirilmesinden oluşan bir film.

Paranoid Park (2007):

Filmin adı, Portland’daki scate board çılgınlarının (kaykaycılar) uğrak yeri Paranoid Park’tan (diğer adı Punk Park) geliyor. Genç kaykaycı Alex bir gece kaza sonucu bir güvenlik görevlisini öldürmesi ve bu konuyu kimseye açmamaya karar vermesi üzerine gelişen olaylar çerçevesinde ergenlerin karmaşık dünyası aktarılıyor. Blake Nelson’un bestseller romanından uyarlanan filmde oyuncular Gus Van Sant’ın bağımsız müzik sitesi myspace’te açtığı bir yarışmayla amatör gençler arasından seçilmiş.

Milk (2008):

Sıklıkla flaşback’leri kullanarak Harvey Milk’in kariyerinin 40. Doğum Günü ile ölümü arasında geçen zaman dilimini irdeleyen bir Gus Van Sant film’i.

Yönetmen Milk ile de, duyarlı olduğu bir diğer konuyu, gey hakları konusunda idol addedilen Harvey Milk’in (Sean Penn) yaşamını beyazperde’ye aktarıyor. 1977’de, Harvey Milk San Francisco Şehir Meclisi’ne seçilerek Amerika’da eşcinselliğini saklamadan bir devlet kadrosunda üst düzey yöneticiliğe seçilen ilk kişi olmuştur. Sean Penn’e ikinci Oscar’ını kazandıran film, aynı zamanda en özgün senaryo ödülüne de sahip.

Promised Land  Kayıp Umutlar (2012):

Steve Butler (Mat Damon) ve iş arkadaşı Sue Thomason (Frances McDormand) ülkenin önde gelen enerji şirketlerinden birinde çalışmaktadırlar. Taşradaki bir kasabaya, yer altındaki değerli doğalgaz kaynakları için giderler. Amaçları toprak sahiplerinden evlerini en ucuza kapatmaktır. Fakat karşılarına herkesin saygı duyduğu yaşlı bir öğretmen olan Frank Yates (Hal Holbrook) çıkar ve teklife sonuna kadar direnir. İnsanlar bir yandan ekonomik koşullar bir yandan da yıllardır yaşadıkları evleri para karşılığında satma fikri arasında ikilemde kalırlar. Daha önce yüzlerce insanı ikna etmekte sorun yaşamayan Steve için işler sarpa sarar. O da bu süreç içerisinde temsil ettiği şirketin iç yüzünü daha yakından tanıyacaktır.

The Sea of Trees Sonsuzluk Ormanı (2015): 

Arthur Brennan (Matthew McConaughey), eşinin (Naomi Watts) kanseri yenip ambulansa kazasında ölmesinin ardından yaşadığı trajedi sonrası, Japonya’daki Fuji dağının derinliklerindeki gizemli bir ormana doğru yola çıkar. Girenin bir daha kolay kolay çıkamadığı, bir noktadan sonra geri dönüş işaretlerinin kaybolduğu bu orman intihar etmek isteyen insanların yeridir. Yaşamına dair derin bri hesaplaşmanın içinde olan Arthur ormana girdikten kısa bir süre sonra burada yalnız olmadığını fark eder. Ormanda Takumi Nakamura (Ken Watanabe) isimli yolunu kaybetmiş bir adamla karşılaşır ve iki adam bu uçsuz bucaksız ormanda hayatta kalmanın özünü kavrayıp ölümden vazgeçerek yaşama sarılacaklardır.

Don’t Worry, He Won’t Get Far on Foot Merak Etme Fazla Uzaklaşamaz (2018):

John Callahan’in (Joaquin Phoenix) geçirdiği araba kazasında ölümden döndükten sonra yapmak istediği son şey alkolü bırakmaktır. Fakat kız arkadaşı (Rooney Mara) ve karizmatik sponsorunun (Jonah Hill) teşvikiyle gönülsüzce tedaviye başlar ve bu sırada karikatür çizmeye olan yeteneğini keşfeder. Karikatürler, Callahan’ın hayatına yeni bir soluk getirir.

Gerçek bir yaşam öyküsü olan ve yer yer komik öğeler de taşıyan bu Gus Van Sant film’i Callahan’ın oto biyografisinden filme adapte edilerek sanatın iyileştirici gücünü  vurguluyor.

The Prince of Fashion (pre-production, ön-yapım aşamasında):  Michael Chabon’un bir yazısından yola çıkan ve bir babanın oğlunu Paris Moda Haftasına getirmesi ile başlayan hikâyede Will Ferrell başrolde. 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gus Van Sant filmleri: 1985-2003

Kategori: Film Yönetimi | 0

Gus Van Sant filmleri

Mala Noche (1985): Van Sant, 20.000 dolarlık bir bütçeyle çektiği bu ilk filminde Walt Curtis’in otobiyografik romanından yola çıkarak Meksikalı kaçak bir göçmene aşık olduğu için eşcinsel olan bir adamın hikayesini anlatıyor.

Drugstore Cowboy (1989): Gus Van Sant filmleri arasında ayrı bir yeri olan Drugstore Cowboy’da ise daha büyük bir bütçeyle çalışma olanağı bulur. Bu film yönetmenin hayallerindeki fikirleri gerçekleştirmek için eline geçen büyük bir fırsattır. 1970’lerde bir grup uyuşturucu bağımlısı para kazanmak amacıyla eczaneleri soyarlar. William Burroughs’un da küçük bir rol aldığı Drugstore Cowboy’da o dönem gençlerinin bir numaralı yıldızı olan Matt Dillon’ın canlandırdığı olayların baş kahramanının kendisini bu hayattan kurtarma uğraşı konu alınır.

Gus Van Sant, Drugstore Cowboy’un ardından bir süre müzik videoları ile ilgilenir. O zamanlar yeni ünlü olan David Bowie için klipler ve William Burroughs’un Amerikan politikasını yeren bir şiir okuduğu Thanksgiving Prayer adlı videoyu yapar.

“William Burroughs cut-up adlı bir teknik kullanıyordu. Bu tekniğin amacı, hikayeyi yazdıktan sonra cümleleri kesip kağıt üzerinde yerlerini değiştirerek metne yeni bir anlam kazandırmaktı. O zamana kadar edebiyatın resim gibi ilerleyemediğini düşünen Burroughs, bu tekniği geliştirerek edebiyatı deneysel bir biçimde yeniden yorumladı. Bu teknik benim de ilgimi çekmişti. Çünkü, sinemada da kesme ve yeniden organize etme metodları kullanılır.”

My Own Private Idaho/ Benim Güzel Idaho’m (1991): Keanu Reeves ve River Phoenix’in başrollerde oynadığı bu filmde, sokaklarda yaşayıp kendilerini erkeklere ve kadınlara satan iki erkek fahişenin sıkı bir dostluktan sonra yollarının ayrılmasının hikayesi anlatılıyor.

Even Cowgirls Get the Blues (1993): Tom Robbins’in aynı adlı romanından uyarlanan bu film, California’ya modellik yapmak için gelen bir kızın, oradaki güzellik çiftliğinde yaşayan kadın kovboylarla arkadaş olmasını konu alıyor.

To Die For (1995): Gus Van Sant filmleri arasında en dramatik konusu olan bu filmde; ünlü bir televizyon sunucusu olmak uğruna herşeyi yapmayı göze alan güzel bir kasaba kızı (Nicole Kidman), genç ve zengin kocasını (Matt Dillon) acımasız bir hileyle öldürtür.

Good Will Hunting/Can Dostum (1997): Good Will Hunting’in senaryosunu Casey Affleck Gus Van Sant’a verir. Senaryoyu çok beğenen yönetmen bu filmi yapmak istediğini belirtir. Fakat yapımcı firma Miramax daha ticari bir yönetmen istemektedir. Sonraları projeyle başka kimse ilgilenmeyince iş Van Sant’a kalır…

Sonuç olarak film Gus Van Sant filmleri arasından en büyük hasılatı yapar ve Oscar dahil bir çok ödüle aday gösterilir.

Matt Damon ve Ben Affleck’in ‘En İyi Senaryo’, Robin Williams’ın da ‘En İyi Yardımcı Oyuncu’ Oscar’ı aldığı bu filmde, bir matematik dehası olan Will Hunting (Matt Damon) hayatını değiştirmek üzere psikolog Sean Maguire’dan (Robin Williams) yardım alır.

Psycho (1998): Alfred Hitchcock’un Psycho’sunun (1960) yeniden yapımı olan bu film yüzünden Gus Van Sant eleştirmenlerden büyük bir darbe alır ve Gus Van Sant filmleri arasında en fazla eleştiriyi toplayan film olur. Film ‘En Kötü Yeniden Yapım’ ve ‘En Kötü Yönetmen’ dalllarında Razzie ödüllerine layık görülür.

Bu filmle ilgili olarak yönetmenin düşünceleri ise şöyle;

“ Good Will Hunting’in başarısının ardından biraz yoldan çıkmaya karar verdim. Böylece Psycho’nun yeniden yapımı için teklif verdim. Bu filmi yaparken bütün arkadaşlarım eleştirmenler seni öldürecek diyorlardı. Tabi eleştirmenlerden korkmak bir film yapmamak için iyi bir neden değil diye düşündüm ama filmden sonra eleştirmenler beni epeyce hırpaladılar. O kadar hırpaladılar ki hala acıyor. Sonra Finding Forester projesi gündeme geldi. Bu proje de bitince gerçekten kendi istediğim filmleri yapmaya karar verdim. Hollywood oyunundan artık vazgeçmenin zamanı gelmişti. Bir anlamda kendi kariyerim açısından tekrar bir geriye dönüş yaşamış oldum.”

Finding Forrester (2000): İyi bir liseye transfer olan siyah bir basketbol oyuncusu ile münzevi yazar William Forrester’ın (Sean Connery) zamanla gelişen ve ikisinin de kendi sorunlarını aşmalarına yardımcı olan dostluklarının hikayesi.

Gerry (2002): Matt Damon ve Ben Affleck’in tekrar beraber oynadıkları bu film deneysel anlatımıyla dikkat çekti. Film, adları Gerry olan iki gencin uçsuz bucaksız bir çölde ilerlerken aralarında geçen anlamsız konuşmaları ve çölde kayboluşlarını içeriyor.

Elephant/Fil (2003): Elephant’ın çekiminden önce Colaroda’da Columbine Lisesi katliamı gerçekleşmiştir. Gazetelerde sürekli bu facianın nasıl gerçekleştiği ile ilgili haberler, köşe yazıları, fotoğraflar yayınlanır.

Tüm Amerikan toplumu gibi Gus Van Sant’ta basın ve medyanın konuyla ilgili haber bombardımanı altında kalır. Yönetmen bu projeyi önce televizyon için düşünür ama daha sonra film olur.

Filme neden ‘Elephant’ ismini verdiği sorusunu ise şöyle yanıtlar;

“Başka bir isim bulamadığımız için aslında. Columbine ismini kullanmamız mümkün değildi. Bir de ‘oturma odasındaki fil’i çağrıştırıyor. Yani burnumuzun dibinde çok büyük bir problem var, ama biz bunu yok sayıyoruz.”

Böylece Columbine Lisesi katliamını tekrar yorumlamak üzere yola çıkan Gus Van Sant, aileleri tarafından ilgilenilmeyen lise öğrencilerinin okulda geçirdikleri bir günü betimliyor. Günün sonunda bir katliamla biten filmde yönetmen, oyuncu olmayan aktörlerle çalışmış ve bir çok sahne doğaçlama olarak çekilmiştir.

Gus Van Sant Filmleri 2005-2020 ile devam edecek…