Sinema Nedir? Sürekli Sorulan Bir Soru…

Kategori: Sema Fener Yazıları | 0

Sinema

Sinema Sanatının (Moving Images = Hareketli Görüntüler) yaklaşık 100 yıl öncesine giden icadından beri “Sinema bir teknolojik gelişme mi, bulgularını geniş kitlelere ulaştıran bir kitle iletişim aracı mı, sanat mı veya endüstri mi, yoksa hepsi birden mi ?” sorusu sürekli sorula gelmiştir.

Sinemaya “Çağın Sanatı” veya “7. Sanat” dendiğine sıklıkla rastlıyoruz.

“Her çağda öncelikli bir sanat biçimi bulunur. Sinema ise 20. Yüzyılın sanatıdır” (Andre Bazin:1966).

“Yedinci sanat kendisine gönül verenler için tüm sanatların modern, güçlü bir birleşimidir. Mimari ve müzik, bütünleyici olan resim, heykel, edebiyat ve oyunla birlikte, yüzyılların estetik düşününün altı ritimli korosunu oluşturmuştur.” (Ricciotto Canudo:1921. A. Dorsay:1990).

“Herkes resimlere güvenmez ama fotoğraflara inanır” Ansel Adams


Sinemanın sanat yönünü ele aldığımızda; nasıl bir sanat olduğu ve diğer sanat dalları ile olan ilişkileri ve hangi sanatların bir sentezi olduğu soruları da aklımızı kurcalar. Fotoğraf ve sinemanın sosyolojik perspektifine bakarsak bunun bir önceki yüzyılın ortalarında modern resim alanında ortaya çıkan ruhsal ve teknik krizin bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz.
Andre Malraux sinemayı plastik gerçekliğin ileri evrimi olarak tanımlamıştır.
Ressam ne kadar yetenekli olursa olsun yaptığı iş belli bir sınırın ötesine geçememektedir. Resim görüntü olmaya zorlanmış ve bu görüntüler sanat haline getirilmiştir fakat insan eli söz konusu olduğu için görüntü üzerinde bozulmalara yol açmıştır. On dokuzuncu yüzyıl bu krizin gerçek kaynağını görebilmiş ve bunun mitsel kaynağı Picasso olmuştur. Picasso’nun ardından “temsili kompleks”ten kurtulan çağdaş ressam fotoğrafın veremeyeceği kavramları resmetmeye başlamıştır.

“Fotoğrafın gücü nesneleri ve doğayı olduğu gibi gösterebilmesinde yatar. Fotoğrafik görüntü nesnenin kendisidir.” Andre Bazin.

Ressam renklerden, besteci notalardan, yazar sözcüklerden yararlanarak yapıtlarını ortaya koyarken, sinema sanatçısının gücü tüm bu disiplinleri birlikte kullanabilmesinde yatar.

Sinema görüntüleri bir dil oluşturacak şekilde anlamlı bir biçimde birbirine ekleyerek izleyiciye bir şey anlatmaya, bir kavramı açıklamaya, bir düşünce veya iletiyi ulaştırmayı amaçlar. Filmdeki her görüntü tek başına bir anlam taşıyabileceği gibi kendinden önce veya sonra gelen görüntülerle birlikte çok değişik anlamlara kavuşabilir.

“Sinemanın gücü gerçekliğidir. Bununla eşyayı anlatmaz, gösterir demek istiyorum.” Jean Cocteau.

“Benim yapmaya çalıştığım, insanların görmesini sağlamak” David W. Griffith.

Günümüzün çok gelişen sinema teknolojisi, büyük şirketlerin olağan üstü parasal gücü’nün de katkısıyla sinemayı neredeyse dünyanın 5. ekonomik gücü haline getirmiştir.

Sömürü Sineması (Exploitation Cinema) ve Tarihsel Dönüşümü

Kategori: Sema Fener Yazıları | 0

Sömürü Sineması, toplum tarafından kabul edilmiş sanatsal değerleri arka plana atıp, seyircinin korku, heyecan, merak gibi duygularına hitap ederek para kazanma amacıyla yapılan filmlere verilen genel bir addır. Sinemanın başlangıcından beri var olan Sömürü Sineması, “Mainstream” (Ana Akım) sinemaya alternatif ve karşı bir söylem getirmiştir.

Bu tarz filmlere Sömürü Sineması denmesinin nedeni seyirciyi etkilemek için kurallara ve sansüre meydan okuyan konuları işlemesidir. Standard dışı zevkler, ölçüsüz seks, uyuşturucu partileri, şok etmeye yönelik bol şiddetli ve kanlı sahneler Sömürü Sineması’ nın yaygın motifleridir. Bu filmler genellikle, star olmayan oyuncularla, düşük bütçelerle ve bağımsız olarak çekilirler. Bazen de filmler hakkında kötü bir ün yaratılarak reklamları yapılır.

Sömürü Sineması filmleri, 1930’larda Hollywood’un büyük film şirketleri tarafından uygulanan prodüksiyon kodunun (production code) yasakladığı her konuya el atmıştır:

Salgın hastalıklar, uyuşturucunun kötülükleri, kölelik, cinsellik ve çocuk sömürüsü vs. gibi. O yıllarda Amerika’daki uyuşturucu yasağı sebebiyle masum insanların uyuşturucuyla kirlenmesi ve deliliğe evrilmelerini konu alan filmler yapıldı. Bu filmlerin en ünlüsü 1936’da çekilen Louis J. Gasnier’ın yönettiği “Reefer Madnes” dır.

1970’lere gelindiğinde, sömürü filmlerinin ünü ve izlenme oranı Amerika’nın yanı sıra Avrupa ve Uzak Doğuya kadar yayılmıştı. Bu filmlerin sahnelerinde her türlü sapık, psikopat, canavar, kan, araba kazaları, erotizm ve küfürlü diyaloglar yer alır. Sömürü filmleri, ahlaki meseleleri kurcalamasıyla seyircide hem merak hem de tiksinti uyandırdığı için kendi cazibesini doğurmuştur.

Sömürü Sineması birçok alt türe ayrılabilir. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz.

Siyah sömürü filmleri (Black exploitation): Afrika kökenli Amerika’lılara yönelik, siyahların oynadığı, kenar mahallelerdeki hayat tarzı, uyuşturucu ve fahişelik gibi konuların işlendiği filmler. Örnek: Melvin Van Peebles’in yazar, yönetmen, yapımcı, kurgucu ve hatta oyuncu koltuklarında oturduğu “Sweet Sweetback’s Baadasssss Song” (1971) filmi.

Seks sömürü filmleri (Sex exploitation): Bu filmler çıplak veya yarıçıplak kadınların yer aldığı uzun erotik sahnelerle doludur. Örnekler: “Scum of the Earth” (1963), “Lorna” (1964), “Kiss Me Quick” (1964), “The Immoral Mr. Teas” (1971).

Şok Filmleri (Shock exploitation): Seyirciyi şoke etmek amacıyla vahşi ve gerçekçi şiddet görüntüleri içerir. Cinayet, intihar, tecavüz ve ensest işlenen konulardan bazılarıdır. Örnekler: “The Virgin Spring” (1959), “Last House on the Left” (1972), “The Texas Chainsaw Massacre” (1974), “The Hills Have Eyes” (1977).

Motosiklet Filmleri (Biker Films): Seks ve şiddet sahnesinin olduğu motosiklet çeteleriyle ilgili filmler 1960’ların sonlarına doğru yayılmaya başlamış bir türdür. Örnek: “The Wild One” (1953), “Hell’s Angels on Wheels” (1967), “Satan’s Sadists” (1969), “Ghost Rider – Hayalet Sürücü” (2007).

Yamyam Filmleri (Cannibal Films): 1970’lerde başlayan bu tür sömürü filmleri bol kanlı, şiddet sahneleri içerir. Eski çağlara ait kabilelerin vahşi hayatlarını ve egzotik mekanları sergiler. “Cannibal Holocaust” (1980), “Cannibal Holocaust II” (1988).

Zombi Filmleri: Normal zombi filmlerini sömürü sinemasına uygulayan, kan ve çıplaklık kullanan filmlerdir. Daha ziyade İtalyan yönetmenler tarafından yapılmıştır. Örnekler: “Dawn of the Dead” (1978), “Zombi 2” (1979), “Zombi Holocaust” (1980).

Sömürü Sineması zamanla kendi estetiğini oluşturmuştur. Çok yakın çekimler, atlayan geçişler (jump-cuts), karakterin bakış açısını gösteren hayali görüntüler, siyah-beyaz veya yavaşlatılmış çekimler vs gibi. Bu filmlerinin seyirci kapasitesini gören Hollywood sonunda sömürü filmlerinin konularından ve teknik özelliklerinden faydalanmaya karar verdi. Amerika’da, 1968’de prodüksiyon kodu yeniden gözden geçirildi ve filmler değişik yaş guruplarına uygunluğu açısından 5 sınıfa ayrıldı. Yeni MPPA değerlendirme sistemine göre, bir zamanlar sadece sömürü sinemasına ve B filmlerine ait olan tabu konular ve şiddetli sahneler, 17 yaşın altındakilerin izlemesinin yasak olduğu X değerlendirmesiyle Hollywood filmlerine sızdı.

Sömürü filmleri prodüksiyon koduna uymadıkları için büyük stüdyoların dağıtım olanaklarından faydalanamıyorlardı.

Bu yüzden sömürü sinemacıları kendi dağıtım sistemlerini kurmuşlardı. Eski tiyatro binalarını sinemaya çevirerek sadece sömürü filmleri gösteren sinemalar oluşturdular. Bu yerlere “Grindhouse” deniyordu. 1980’lerde Hollywood’da büyük bütçeli filmlerin yapılması ve video’nun gelişmesiyle “Grindhouse” lar kapandı.

Stüdyo Sömürü Filmleri

Amerika’da MPPA sisteminin yürürlüğe girmesinden sonra Hollywood’da kan, şiddet, erotizm ve küfür dolu filmler yapılmaya başlandı. Bu serbestlik ortamında John Schlesinger “Midnight Cowboy” u (1969), Stanley Kubrick “A Clockwork Orange” ı (1971), Sam Peckinpah “Straw Dogs” ’u (1971), Adrian Lyne “9 1/2 Hafta” yı (1986) çektiler.

Hollywood filmleri sömürü sinemasının konularını daha kabul edilebilir yumuşak bir biçimde, büyük bütçelerle ve sanatsal özellikleri de göz ardı etmeyerek kullanmaya başladı.

Örneğin Darren Aronofsky “Requiem for a Dream”, (2000) filminde 1930’larda popüler olan uyuşturucu filmlerinin özelliklerini kullandı. “The Blair Witch Project” (1999), “The Silence Of The Lambs” (1991) yamyam filmlerinden etkilenerek yapıldı.

Bazı sömürü filmlerinin yeni versiyonları da yapıldı. “The Texas Chainsaw Massacre” (2003), “Assault on Precinct 13” (2005), “The Hitcher” (2007).

Stüdyo sömürü filmlerinin, giderek daha karmaşık olay örgüleriyle, modern ve estetik bir sinematografi kullanarak kanlı şiddeti kitlelere kabul ettirdiğini görüyoruz. “Se7en” (1995), “Crash” (1996), “Fight Club – Dövüş Kulubü” (1999), “Irreversable” (2002), “The Dreamers” (2003), “Saw” (2004), bu filmlerden bazılarıdır.

Diğer yandan Quentin Tarantino sömürü sinemasından yararlanarak sinemaya yeni bir bakış açısı ve sanatsal boyut getirmiştir. “Reservoir Dogs – Rezevuar Köpekleri “, “Pulp Fiction – Ucuz Roman” ve “Jackie Brown”, “Kill Bill” filmlerinin yaratıcısı Tarantino bu türü çok seven bir sinemacıdır. Kendisini bir sanatçı olarak gören Tarantino şiddeti filmsel bir motif olarak kullanır.

Şiddet ögesini kendi tarzında başarı ile kullanan yönetmenlerden biri de David Lynch’dir “Blue Velvet – Mavi Kadife” (1986), “Wild at Heart – Vahşi Doğanlar” (1990), “Twin Peaks: Fire Walk with Me”  (1992), “Lost High Way – Kayıp Otoban” (1997) filmleri.

Sömürü sinemasının Mainstream’e karışmasıyla sinemanın yüz değiştirdiğini söyleyebiliriz. Önceleri, sömürü filmlerinin Mainstream’e karşı bir duruşu vardı. Mainstream sinema, toplumun ahlak kurallarını ve tutucu yaşam biçimini sağlamlaştırmak için çalışırken sömürü sineması buna ters olarak bütün gelenekleri yıkıp, seyirciye kuralların çiğnenmesinden kaynaklanan gizli bir zevk veriyordu.

Ve Sömürü Sineması yaptığı sömürüyü, Mainstream sinemasına göre daha açık ve dürüst bir şekilde ortaya koyabildiği için film dünyasına karşı eleştirel bir bakış açısı getirebiliyordu

 

 

Görüntülerin Birleşmesi – Sinemasal Kurgu Tipleri.

Kategori: Teknoloji | 0

Görüntülerin Birleşmesi

Elektronik devrim günümüzde sürekli gelişme kaydederek, baş döndürücü bir hızla ilerlemesine devam etmektedir. Dijital ortamda çekilen görüntülerin kurgusu, en yeni ve tam profesyonel kurgu programları ile gerçekleşmektedir. Dijital çağda yetişmiş ve alanında uzmanlaşmış kurgucular bir filmin oluşmasında önemli katkıları olan kişiler konumundadırlar.

Görüntülerin Kaba Kurgusu:

Her çekim sonrası öncelikle görüntülerin kaba kurgusu yapılır. Bunun nedeni ise tam kurgu için eksik gelen Sahne ve Planların, tekrar çekimlerinin sağlanmasıdır. Sağlandığında tam kurgu (kesin kurgu) başlar.

Görüntülerin birleşmesinde uygulanan Kesin Kurgu türleri.

Düz,

Paralel,

Atlama,

Zıt,

Biçim Kurgusu.

Düz Kurgu:

Bir görüntüden diğerine geçişi olabildiğince belirsiz bırakan kurgu tipidir.

Görüntüler, kesintisiz biçimde birbirlerini takip ederek hikâye anlatılır.

A-çekiminin görüntüleri devam ederken B- çekiminin görüntüleri ardından gelir. Genelde bu kurgu, doğal bir ifade biçimi olarak tercih edilegelmiştir.

Paralel Kurgu (Çapraz Kurgu):

Farklı mekanlarda genellikle aynı zamanda geçen olayların çapraz biçimdeki bir akışla kurgulanması olayıdır. Olayların gizemini ve duygusal etkisini attırır.

Zıt Kurgu:

Birbirini takip eden görüntüler aksiyon içinde normal olarak birbirinden ayrı çekilmişlerdir. Vurucu kurgu da denilen bu kurguda bir plandan o plana karşıtlıklar içeren ve hatta tam zıt olan bir başka plana geçiş yapılır. Böyle farklı planların görüntülerinin genel, detay, yakın plan çekimlerinin kurgulanması zıt kurgu olarak adlandırılır.

Sakin ve durgun görüntüler taşıyan bir sahneden hızlı sahneye veya şiddet dolu bir sahneden duygusal bir sahneye geçiş yapılır.

Genelde izleyicide heyecan uyandırmak, kafa karışıklığı yaratarak şaşırtmak için uygulanır.

Atlama Kurgu:

 Akış içinde birbirini takip eden olayların, filmin devamlılığı içinde kırılması olayı Atlama Kurgu’yu gerektirir. Yani olay görüntüleri arasında geçişler yapılarak hikâye anlatılır.

İşinde uzmanlaşmış yönetmenin tercihidir genellikle.

Biçim Kurgusu:

Benzer iki şekilden ibaret görüntülerin arasındaki kesme biçimine Biçim Kurgusu denir. Benzer özelliğe sahip görüntülerin birleşmesiyle oluşan tema, ya da fikrin uyumuna ve devamlılığına vurgu yapan bir plandan diğerine yapılan kesme olduğu için tematik kurgu diye de adlandırılır.

 

 

Karakter Yaratma – Var Olmayanı Üretmek

Kategori: Oyunculuk | 0

Karakter Yaratma

Yaşadıklarımızı, duyduklarımızı ve gördüklerimizi hayal etmemiz, hayal gücümüzü geliştirir. İmgelem, var olmayan ya da olması olanak dışı şeyler oluşturmaktır…

Karakter Yaratma’ da İmgelem’in başarılı uygulanması, hayal gücünün etkin olmasına bağlıdır.

Hayal gücünden yoksunluk bir oyuncunun, kendine özgü oyunculuğunu geliştirmesine veya yazarın yaratıcılığına engel olur.

Yaratıcı güç gelişmediği için de Karakter Yaratma eyleminde gelişme olmayacak ve buna bağlı başarı ve verimlilik asla gelmeyecek demektir.

Gözlem, imgelemenin ve dolayısıyla bir Karakter Yaratma’nın en önemli olgusudur. Çevrede olup bitenleri, insanların karakter biçimlerini, olaylar karşısındaki tepki ve etkilerini çok iyi gözlemleyip şuur altına yerleştirmek gerekir.

Karakter Yaratma’ da imgelemin uygulanması oyuncunun veya yazarın kendi görüşünün de katılmasıyla etkin biçime gelir.

İmgelemin geliştirilmesi çalışmasında sorulması gereken dört soru, kesinlikle yanıtsız bırakılmamalıdır. Bu dört soru imgelemeye bağlı olarak Karakter Yaratma’nın en gerekli unsurlarıdır.

Başarı, soruların yanıtlarından algılanan durumları, kişilik ve yaşam biçimi ile bağdaştırmaktan geçer.

Dört ana soru ve yanıtları, Karakter Yaratma’da  oyuncuya ve yazara kesin başarı kazandırır. Şimdi bu dört ana soruyu ve açılımlarını inceleyelim.

Sorulması gereken sorular. Kim, nerede, nasıl, niçin?

KİM ?

Yaratılacak karakterin nasıl bir yaşamının ve yaşının kaç olduğunu, çevresi ve insan ilişkileri ile onlara nasıl davrandığını, mesleğini ve fiziksel yapısının nasıl olduğunu belirler. Çalışmamızda bu önemli soruların yanıtlarına ilave olarak şunları da bağdaştırıp incelemeli ve yanıtını aramalıyız.

1 – Ben (Kendim) olarak yorumum ne olmalıdır.

2 – Ben (Deneyimim). Yaşam deneyimimin katkısıyla ben bu karaktere neler katabilirim.

3 – Yaşım. Yaşımın gerektirdiği durumu yorumumun içinde kullanacağım.

4 – Geçmişim. Geçmişimin içinden gelen anımsadıklarım yardımıyla iç ve dış şartların ve düşüncelerin hissedilmesinin sağlanmasını gerçekleştireceğim. 

NEREDE ?

Oyunun, zaman olarak geçtiği çağı, çağın özelliklerini, insanların karakter ve davranış biçimlerini incelemekle soruya yanıt aranır.

NASIL ?

Kamera önünde ve sahnede uygulanacak eylemin nasıl ve ne tür davranış gerektirdiğini anlamaya çalışarak yanıt aranır. O kişi nasıl yürürdü? Nasıl otururdu? Vb.

NİÇİN?

Canlandırılacak kişiliğin amacının ne olduğu sorgulanır ve bu amaca ulaşıncaya kadar ortaya konması gereken eylemlerin neler olabileceği hakkındaki sorulara yanıt aranır.

Gus Van Sant Filmleri: 2005-2020

Kategori: Film Yönetimi | 0

Gus Van Sant Filmleri: 2005-2020

Last Days (2005): 

Ünlü Seattle Rock grubu Nirvana’nın solisti Kurt Cobain’in ölümünden önce geçirdiği günlerden yola çıkarak oluşturulan kurgusal bir hikâye.

Paris, je t’aime (2006):

Aralarında Gus Van Sant’ın da bulunduğu 20 yönetmenin Paris’te aşk teması altında çektikleri 5 dakikalık filmlerin bir araya getirilmesinden oluşan bir film.

Paranoid Park (2007):

Filmin adı, Portland’daki scate board çılgınlarının (kaykaycılar) uğrak yeri Paranoid Park’tan (diğer adı Punk Park) geliyor. Genç kaykaycı Alex bir gece kaza sonucu bir güvenlik görevlisini öldürmesi ve bu konuyu kimseye açmamaya karar vermesi üzerine gelişen olaylar çerçevesinde ergenlerin karmaşık dünyası aktarılıyor. Blake Nelson’un bestseller romanından uyarlanan filmde oyuncular Gus Van Sant’ın bağımsız müzik sitesi myspace’te açtığı bir yarışmayla amatör gençler arasından seçilmiş.

Milk (2008):

Sıklıkla flaşback’leri kullanarak Harvey Milk’in kariyerinin 40. Doğum Günü ile ölümü arasında geçen zaman dilimini irdeleyen bir Gus Van Sant film’i.

Yönetmen Milk ile de, duyarlı olduğu bir diğer konuyu, gey hakları konusunda idol addedilen Harvey Milk’in (Sean Penn) yaşamını beyazperde’ye aktarıyor. 1977’de, Harvey Milk San Francisco Şehir Meclisi’ne seçilerek Amerika’da eşcinselliğini saklamadan bir devlet kadrosunda üst düzey yöneticiliğe seçilen ilk kişi olmuştur. Sean Penn’e ikinci Oscar’ını kazandıran film, aynı zamanda en özgün senaryo ödülüne de sahip.

Promised Land  Kayıp Umutlar (2012):

Steve Butler (Mat Damon) ve iş arkadaşı Sue Thomason (Frances McDormand) ülkenin önde gelen enerji şirketlerinden birinde çalışmaktadırlar. Taşradaki bir kasabaya, yer altındaki değerli doğalgaz kaynakları için giderler. Amaçları toprak sahiplerinden evlerini en ucuza kapatmaktır. Fakat karşılarına herkesin saygı duyduğu yaşlı bir öğretmen olan Frank Yates (Hal Holbrook) çıkar ve teklife sonuna kadar direnir. İnsanlar bir yandan ekonomik koşullar bir yandan da yıllardır yaşadıkları evleri para karşılığında satma fikri arasında ikilemde kalırlar. Daha önce yüzlerce insanı ikna etmekte sorun yaşamayan Steve için işler sarpa sarar. O da bu süreç içerisinde temsil ettiği şirketin iç yüzünü daha yakından tanıyacaktır.

The Sea of Trees Sonsuzluk Ormanı (2015): 

Arthur Brennan (Matthew McConaughey), eşinin (Naomi Watts) kanseri yenip ambulansa kazasında ölmesinin ardından yaşadığı trajedi sonrası, Japonya’daki Fuji dağının derinliklerindeki gizemli bir ormana doğru yola çıkar. Girenin bir daha kolay kolay çıkamadığı, bir noktadan sonra geri dönüş işaretlerinin kaybolduğu bu orman intihar etmek isteyen insanların yeridir. Yaşamına dair derin bri hesaplaşmanın içinde olan Arthur ormana girdikten kısa bir süre sonra burada yalnız olmadığını fark eder. Ormanda Takumi Nakamura (Ken Watanabe) isimli yolunu kaybetmiş bir adamla karşılaşır ve iki adam bu uçsuz bucaksız ormanda hayatta kalmanın özünü kavrayıp ölümden vazgeçerek yaşama sarılacaklardır.

Don’t Worry, He Won’t Get Far on Foot Merak Etme Fazla Uzaklaşamaz (2018):

John Callahan’in (Joaquin Phoenix) geçirdiği araba kazasında ölümden döndükten sonra yapmak istediği son şey alkolü bırakmaktır. Fakat kız arkadaşı (Rooney Mara) ve karizmatik sponsorunun (Jonah Hill) teşvikiyle gönülsüzce tedaviye başlar ve bu sırada karikatür çizmeye olan yeteneğini keşfeder. Karikatürler, Callahan’ın hayatına yeni bir soluk getirir.

Gerçek bir yaşam öyküsü olan ve yer yer komik öğeler de taşıyan bu Gus Van Sant film’i Callahan’ın oto biyografisinden filme adapte edilerek sanatın iyileştirici gücünü  vurguluyor.

The Prince of Fashion (pre-production, ön-yapım aşamasında):  Michael Chabon’un bir yazısından yola çıkan ve bir babanın oğlunu Paris Moda Haftasına getirmesi ile başlayan hikâyede Will Ferrell başrolde. 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gus Van Sant filmleri: 1985-2003

Kategori: Film Yönetimi | 0

Gus Van Sant filmleri

Mala Noche (1985): Van Sant, 20.000 dolarlık bir bütçeyle çektiği bu ilk filminde Walt Curtis’in otobiyografik romanından yola çıkarak Meksikalı kaçak bir göçmene aşık olduğu için eşcinsel olan bir adamın hikayesini anlatıyor.

Drugstore Cowboy (1989): Gus Van Sant filmleri arasında ayrı bir yeri olan Drugstore Cowboy’da ise daha büyük bir bütçeyle çalışma olanağı bulur. Bu film yönetmenin hayallerindeki fikirleri gerçekleştirmek için eline geçen büyük bir fırsattır. 1970’lerde bir grup uyuşturucu bağımlısı para kazanmak amacıyla eczaneleri soyarlar. William Burroughs’un da küçük bir rol aldığı Drugstore Cowboy’da o dönem gençlerinin bir numaralı yıldızı olan Matt Dillon’ın canlandırdığı olayların baş kahramanının kendisini bu hayattan kurtarma uğraşı konu alınır.

Gus Van Sant, Drugstore Cowboy’un ardından bir süre müzik videoları ile ilgilenir. O zamanlar yeni ünlü olan David Bowie için klipler ve William Burroughs’un Amerikan politikasını yeren bir şiir okuduğu Thanksgiving Prayer adlı videoyu yapar.

“William Burroughs cut-up adlı bir teknik kullanıyordu. Bu tekniğin amacı, hikayeyi yazdıktan sonra cümleleri kesip kağıt üzerinde yerlerini değiştirerek metne yeni bir anlam kazandırmaktı. O zamana kadar edebiyatın resim gibi ilerleyemediğini düşünen Burroughs, bu tekniği geliştirerek edebiyatı deneysel bir biçimde yeniden yorumladı. Bu teknik benim de ilgimi çekmişti. Çünkü, sinemada da kesme ve yeniden organize etme metodları kullanılır.”

My Own Private Idaho/ Benim Güzel Idaho’m (1991): Keanu Reeves ve River Phoenix’in başrollerde oynadığı bu filmde, sokaklarda yaşayıp kendilerini erkeklere ve kadınlara satan iki erkek fahişenin sıkı bir dostluktan sonra yollarının ayrılmasının hikayesi anlatılıyor.

Even Cowgirls Get the Blues (1993): Tom Robbins’in aynı adlı romanından uyarlanan bu film, California’ya modellik yapmak için gelen bir kızın, oradaki güzellik çiftliğinde yaşayan kadın kovboylarla arkadaş olmasını konu alıyor.

To Die For (1995): Gus Van Sant filmleri arasında en dramatik konusu olan bu filmde; ünlü bir televizyon sunucusu olmak uğruna herşeyi yapmayı göze alan güzel bir kasaba kızı (Nicole Kidman), genç ve zengin kocasını (Matt Dillon) acımasız bir hileyle öldürtür.

Good Will Hunting/Can Dostum (1997): Good Will Hunting’in senaryosunu Casey Affleck Gus Van Sant’a verir. Senaryoyu çok beğenen yönetmen bu filmi yapmak istediğini belirtir. Fakat yapımcı firma Miramax daha ticari bir yönetmen istemektedir. Sonraları projeyle başka kimse ilgilenmeyince iş Van Sant’a kalır…

Sonuç olarak film Gus Van Sant filmleri arasından en büyük hasılatı yapar ve Oscar dahil bir çok ödüle aday gösterilir.

Matt Damon ve Ben Affleck’in ‘En İyi Senaryo’, Robin Williams’ın da ‘En İyi Yardımcı Oyuncu’ Oscar’ı aldığı bu filmde, bir matematik dehası olan Will Hunting (Matt Damon) hayatını değiştirmek üzere psikolog Sean Maguire’dan (Robin Williams) yardım alır.

Psycho (1998): Alfred Hitchcock’un Psycho’sunun (1960) yeniden yapımı olan bu film yüzünden Gus Van Sant eleştirmenlerden büyük bir darbe alır ve Gus Van Sant filmleri arasında en fazla eleştiriyi toplayan film olur. Film ‘En Kötü Yeniden Yapım’ ve ‘En Kötü Yönetmen’ dalllarında Razzie ödüllerine layık görülür.

Bu filmle ilgili olarak yönetmenin düşünceleri ise şöyle;

“ Good Will Hunting’in başarısının ardından biraz yoldan çıkmaya karar verdim. Böylece Psycho’nun yeniden yapımı için teklif verdim. Bu filmi yaparken bütün arkadaşlarım eleştirmenler seni öldürecek diyorlardı. Tabi eleştirmenlerden korkmak bir film yapmamak için iyi bir neden değil diye düşündüm ama filmden sonra eleştirmenler beni epeyce hırpaladılar. O kadar hırpaladılar ki hala acıyor. Sonra Finding Forester projesi gündeme geldi. Bu proje de bitince gerçekten kendi istediğim filmleri yapmaya karar verdim. Hollywood oyunundan artık vazgeçmenin zamanı gelmişti. Bir anlamda kendi kariyerim açısından tekrar bir geriye dönüş yaşamış oldum.”

Finding Forrester (2000): İyi bir liseye transfer olan siyah bir basketbol oyuncusu ile münzevi yazar William Forrester’ın (Sean Connery) zamanla gelişen ve ikisinin de kendi sorunlarını aşmalarına yardımcı olan dostluklarının hikayesi.

Gerry (2002): Matt Damon ve Ben Affleck’in tekrar beraber oynadıkları bu film deneysel anlatımıyla dikkat çekti. Film, adları Gerry olan iki gencin uçsuz bucaksız bir çölde ilerlerken aralarında geçen anlamsız konuşmaları ve çölde kayboluşlarını içeriyor.

Elephant/Fil (2003): Elephant’ın çekiminden önce Colaroda’da Columbine Lisesi katliamı gerçekleşmiştir. Gazetelerde sürekli bu facianın nasıl gerçekleştiği ile ilgili haberler, köşe yazıları, fotoğraflar yayınlanır.

Tüm Amerikan toplumu gibi Gus Van Sant’ta basın ve medyanın konuyla ilgili haber bombardımanı altında kalır. Yönetmen bu projeyi önce televizyon için düşünür ama daha sonra film olur.

Filme neden ‘Elephant’ ismini verdiği sorusunu ise şöyle yanıtlar;

“Başka bir isim bulamadığımız için aslında. Columbine ismini kullanmamız mümkün değildi. Bir de ‘oturma odasındaki fil’i çağrıştırıyor. Yani burnumuzun dibinde çok büyük bir problem var, ama biz bunu yok sayıyoruz.”

Böylece Columbine Lisesi katliamını tekrar yorumlamak üzere yola çıkan Gus Van Sant, aileleri tarafından ilgilenilmeyen lise öğrencilerinin okulda geçirdikleri bir günü betimliyor. Günün sonunda bir katliamla biten filmde yönetmen, oyuncu olmayan aktörlerle çalışmış ve bir çok sahne doğaçlama olarak çekilmiştir.

Gus Van Sant Filmleri 2005-2020 ile devam edecek…

 

ARRI Orbiter – Her şeyi yapabilecek bir Işık

Kategori: Teknoloji | 0

ARRI Orbiter

ARRI nin yeni ışığı “Orbiter- Uydu” aydınlatma alanında devrim yapabilecek kapasitede bir ışık.

Kamera üreticileri, aslında birbirinden çok da farklı olmayan gelişmeleri (slow-motion, 4K veya yukarısı çekim vs) uygulayarak, yeni modelleri sürekli piyasaya sürmekteler.

Film çekiminin en önemli elemanı ışık konusunda da yeni ürünlerin piyasaya sunulmasının sinematografırlar tarafından merakla beklendiği kaçınılmaz bir gerçek.

Bu bağlamda geçtiğimiz hafta Arri yeni ışık sistemi olan “Orbiter” i anons etti. Bu ışık sistemi her türlü çekim ortamında her türlü işi yapabilecek yetenekte ilk aydınlatma sistemi gibi gözüküyor…

Kapasitesini aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz;

  • Leko ışık olabilir,
  • Softbox olabilir,
  • Fresnel olabilir,
  • Ethernet üzerinden başka ışıklara bağlanabilir,
  • Kablosuz olarak DMX veya iPad yardımıyla kontrol edilebilir,
  • Setteki aydınlatmayı ölçüp, kontrol edebilir, parlaklığı ve renk sıcaklığını değiştirebilir.

Bu ışık sisteminin sahip olduğu özellikler ise şöyle;

  • Açık yüz, projeksiyon gibi çeşitli optik tipleri.
  • ARRI’ ye has altı-renkli spektral geniş gamut’lu ışık mühendisliği,
  • Mükemmel renkler ve maksimum parlaklık için gerekli çok güçlü ışık çıkışı,
  • LIOS – Işık Operasyon Sistemi ve Sofrware’i,
  • Su geçirmez muhafaza,
  • Ambiyans (ortamda var olan) ışığa uyum sağlayacak entegre renk algılayıcı,
  • Çıkarılabilir kontrol paneli,
  • Mükemmel sıfıra kadar karartma,
  • Dahili güç, kablosuz DMX ve bateri girişi.

ARRI ışık üniteleri her zaman verdikleri ışığın kalitesi ile tanınmışlardır.

Orbiter de kullanılan ışık ünitesi “ARRI Spectra Altı Renkli” bir ışık makinesidir. Kırmızı, yeşil, mavi, amber, cyan (mavi+yeşil), ve lime kırmızı’dan oluşan bu sistem daha geniş bir gamut, daha doğru renkler ve tüm CCT aralığında daha yüksek renk dağılımı verir.

Bu sistemdeki renk sensor (algılayıcı) mode’u ile sete hâkim olan tüm aydınlatmayı okuyarak var olan renkler arasında uyum sağlanabilir.

Su geçirmez olan ARRI Orbiter ışık ünitesi aydınlatma endüstrisinde bir dönüm noktası olmaya adaydır. LED ışıklar klasik aydınlatma araçları olan HMI ve Tungsten ışıklarla rekabetten çıkarak tümüyle kendine has ışık üniteleri haline hızla dönüşmektedirler. Bu bağlamda belki beş sene gibi bir süre içinde HMI ve Tungsten ışıkları film çekim setlerinin çoğunda görmek mümkün olmayacaktır.

ARRI 2
ARRI Spectra Light Engine

ARRI“Waterproof – Su Geçirmez” Muhafaza

Kaynak: premiumbeat.com, arri.com

 

Türk Sinemasında Kısa Film ve Belgeselin Tarihi – I

Kategori: Sinema Tarihi | 0

Türk Sinemasında Kısa Film

Türk Sinemasında Kısa Film özellikle belgesel çalışmaları hayli eskiye dayanır. Lumiere kardeşler kameralarının çektiği ve İstanbul manzaralarını kapsayan “İstanbul Sokakları”  görüntülerinden başlar. Osmanlı vatandaşı olan Janaki ve Milton Manaki kardeşlerin 1911 yılında çektiği “V. Sultan Reşat’ın Manastır Ziyareti” ve 1914 yılında Fuat Uzkınay’ın çektiği söylenen “Ayastefanos Abidesini Yıkılışı” isimli filmlere kadar uzanan hayli eski bir geçmişi vardır.

Türk Sinemasında Kısa Film çalışmasına ilk başlayan firma ‘İpek Film’dir.

Firmanın bünyesinde senaryo yazarı olarak çalışan Nazım Hikmet ve şehir tiyatrolarının gözde oyuncusu Hazım Körmükçü dört ayrı kısa filme imza atan isimlerdir.

Nazım Hikmet’in ilk denemesi Kavuklu Ali, Zenne Necdet, Naşit Özcan gibi oyuncuları bır araya getiren “Düğün Gecesi/Kanlı Nigâr”, 1933 isimli orta oyunu çalışmasıdır.

Diğer iki filmi ise “Istanbul Senfonisi”, 1934 ve “Bursa Senfonisi”, 1934 filmleridir. Hazım Körmükçü ise kendi oynadığı bir Karagöz oyununu baştan sona filme alarak “Yeni Karagöz” isimli bir filme dönüştürmüştür. Bu filmler daha ziyade müzikal – şiirsel diyebileceğimiz sanatsal yaklaşımların ön plana alındığı belgesel nitelikli filmlerdi.

Yine bu dönemlerde iki tanınmış Sovyet sinema sanatçısı Sergei Yutkevich ve Lev Oscarovitch Arnstam Cumhuriyet’ in kuruluşunun onuncu yılı münasebetiyle Basın Yayın ve Turizm Bakanlığının davetlisi olarak Türkiye’ye gelip “Ankara Türkiye’nin Kalbidir” isimli belgeseli hazırlamışlardır.

Türk Sinemasında Kısa Film çalışmalarına İpek filmle aynı yıllarda başlayan diğer bir firma da ‘Haka Film’dir.

Üç yıl boyunca yönetmen Kemal Necati Çakuş tanınmış Sovyet yönetmen Ester Schub’la iş birliği yaparak, bilgi ve malzeme toplayıp, “Türk İnkılabında Terakki Hamleleri” 1934/1937 belgesel filmi çekmişlerdir.

Bir süre yaşanan durgunluktan sonra 1950’li yıllarda hareketlenme başlar. Kore savaşı patlamış ve ülke haber – savaş filmlerinin akınına uğramıştır. Seyfi Havaeri “Kore Gazileri”, 1951 ve Kenan Erginsoy “Mehmetçik Kore’de”, 1951 filmlerini çekerler. Halk Film ise “Kore’de Türk Kahramanları”, 1951 filmini hazırlamaktadır.

Kore filmlerinin ardından İstanbul’un 500. fetih yılı da Atlas Filmin ürettiği altı bölümlük bir belgeselle kutlanır.

1954 yılında Münir Hayri Egeli’nin yapımı “Atatürk Sevgisi” filmi çekilir.

Bu dönemin en başarılı belgesellerinden biri de İlhan Arakon’un renkli olarak çektiği  “Bır Şehrin Hikâyesi”, 1954 filmidir. Dönemin en yeni teknikleri kullanılarak oluşturulan güzel görüntülerle İstanbul şehrinin Bizans’ tan bu yana hikâyesi anlatılır. 

Bu dönemin belgeselcileri bir nevi aydınlanma hareketinin öncüleri sayılabilecek insanlardır. Sabahattin Eyüboğlu, Mazhar İpşiroğlu, Azra Erhat,Vedat Günyol, Macit Gökberk, Aziz Albek, Melih Cevdet Anday gibi…

Bu isimler üniversitelerde verdikleri derslerde, yazdıkları makalelerde duygu ve düşüncelerini topluma aktarmaya çalışırken bir yandan da belgeseller üretiyorlardı.

1956 yılı Türk Belgesel Filmleri tarihi açısından önemli bir yıldır. Sabahattin Eyüboğlu ve Mazhar Şevket İpşiroglu’nun birlikte hazırladıkları “Hitit Güneşi” belgeseli ‘Berlin Film Festivali’nde belgesel dalında ‘Gümüş Ayı’ ödülünü kazanır.

1959 yılında Sabahattin Eyüboğlu “Surname” isimli güzel bir belgesel daha hazırlar.

Eyüboğlu – İpşiroğlu ikilisi çalışmalarına devam ederler ve çok kıymetli dört belgesel daha üretilirler;

“Antalya Ormanları”, 1956

“Siyah Kalem”, 1957

“Anadolu’da Roma Mozaikleri”, 1959

“Karanlıkta Renkler”, 1959

1950’li yıllarda bazı uzun metraj film yönetmenleri ve yapımcılarının da belgesel çektiklerini görürüz. Metin Erksan, ‘Ordu Foto Film Merkezi’ için “Dünya Havacıları Türkiye’de”, 1957 belgeselini çekerken, ‘Acar Film Stüdyoları’ nın yöneticisi Şadan Kâmil de ‘Basın Yayın ve Turizm Bakanlığı’ için “Dağları Delen Ferhat” isimli belgeseli çeker. 1959 ‘Karlovy – Vary Film Festivali’ne de katılan bu ilginç belgesel Anadolu’yu dolaşan bir kamyonun hikayesini anlatır.

O dönemin sinema ortamında hayli etkili olan ‘Ordu Foto Film Merkezi’ komutanı Albay Nusret Eraslan da ordu mensubu subayların ve ailelerinin günlük yaşamını anlatan “Şanlı Ordumda Bir Sene” isimli belgesel filme imza atan resmi bir isim olur.

Metin Erksan’ın çektiği diğer bir belgesel de kendi kaynaklarını kullandığı “Nehir ve Uygarlık/Büyük Menderes Vadisi”, 1959 isimli filmdir.

Devam edecek…

 

 

Cahide Sonku, Oyuncu, İlk Kadın Yönetmen, İlk Kadın Yapımcı.

Kategori: Sinema Tarihi | 0

Cahide Sonku Oyuncu,Türk Sinemasında ilk kadın yönetmen, ilk kadın yapımcı.

Gerçek adı Cahide Serap olan Cahide Sonku; 1916 yılnda Yemen’de Bab-ı Sabah, yani Sabah Kapısı denilen yerde, bir asker ailesinin kızı olarak dünyaya geldi. Dedesi Yedinci Ordu Komutanı Çorapsız İbrahim Paşa, babası ise dedesinin emrinde görev yapan bir subaydı. Aile daha sonra İstanbula taşındı ama İstanbul aileye yaramadı; babası evlerini terketti ve Cahide ile annesi, kendilerini bir anda yoksulluğun içinde buldular.

Cahide Sonku’nun yaşamı başlı başına bir sinema filmi olmayı hak eder.

Cahide, önce Halkevleri Tiyatrosuna ardından henüz 16 yaşındayken Darülbedayi’ye girmiştir.

Oynadığı bir oyunda Muhsin Ertuğrul’un ondaki yeteneği ve güzelliği fark etmesi üzerine Şehir Tiyatrolarında “Yedi Köyün Zeynebi” ile oyunculuğa başlar.

1933 yılında Muhsin Ertuğrul’un yönetmenliğini yaptığı ‘Söz Bir Allah Bir’ adlı filmle sinemaya geçer. Cahide Sonku tiyatro kökenli olmasına rağmen ününü sinemada bir ‘star’ olarak yapar. Star olma yolunda ailesini, arkadaşlarını, özel hayatını bir kenara koyarak tüm benliğini sanata adar.

Cahide Sonku, düzgün yüz hatları, dalgalı gür saçları, olağanüstü beyazlıktaki teni, büyüleyici bakışları ile Holywood yıldızlarında hiç de aşağı kalmaz.

1935 yılında Selma Lagerlöf’ün, “Tösen Fran Stormyrtorpet” adlı öyküsüyle, İsveçli yönetmen Victor Sjöström’ün uyarladığı “Bataklık Kızı” filminden esinlenerek yapılan, “Aysel, Bataklı Damın Kızı” filmi ününü iyice pekiştirir.

Filmin konusu kırsal kesimde geçen bir aşk hikayesidir. Film Türk Sinemasında bundan önce çekilen filmler gibi şehir ve şehirlilerin dar yaşamını değil o dönem ülkenin %70’ini teşkil eden köylünün yaşamını anlatır.

Muhsin Ertuğrul’un Rusya’daki çalışmalarından da etkiler taşıyan filmde makineleşen tarım işçisinin konumu, insan doğa çatışması o günkü koşullar çerçevesinde işlenir.

Filmin öyküsü Hasan Cemil Çambeli’ye senaryosu ise Mümtaz Osman takma ismi ile yazan Nazım Hikmet’ e aittir. Cahide Sonku’nun, filmde başına bağladığı eşarp ‘Aysel’ adıyla anılan bir modanın öncüsü olur.

1937 yılına gelindiğinde Cahide Sonku dönemin en ünlü oyuncularından, Talat Ertemel’e aşık olur ve evlenir.

Talat Ertemel, içkiye ve kadınlara düşkündür, Cahide Sonku ise işine. Zamanla aralarında sorunlar yaşanır ve eşinin de etkisiyle içki hayatındaki boşlukları doldurmaya başlar. İkisinin anlaşmazlıkları her geçen gün artar ve çift sonunda boşanırlar.

1949 yılında oynadığı “Fedakâr Ana” filmi sırasında yönetmen Seyfi Havaeri rahatsızlanınca, filmi Cahide Sonku tamamlar. Ve ondan itibaren de hem oyuncu hem de yönetmen olarak filmlere imzasını atmaya başlar.

Bu filmden sonra 1950 yılında kendi yapım şirketi ‘Sonku Film’i kuran Cahide Sonku eski eşi Talat Artemel ve Sami Ayanoğlu ile birlikte “Vatan ve Namık Kemal” filmini yönetir. Yıldız Dergisinin 1951 yılında açtığı yarışmada Vatan ve Namık Kemal ‘En İyi Film’, Cahide Sonku da ‘En İyi Kadın Oyuncu’ seçilir.

Önceleri tütün eksperi olan, sonra tütün ticaretine girişen ve kısa sürede tütün kralı olarak tanınan İhsan Doruk’la 1943’te evlenir. Çok şaşalı bir hayat yaşanmaya başlanır. O dönemde Cahide Sonku’nun ayakkabısından şampanya içildiği söylentileri ortalıkta dolaşır.

Ama bu peri masalı fazla uzun sürmez.

Ve daha sonraları Cahide İhsan Doruk’a ilişkin şöyle der: “Ondan gücü ve sadakatsizliği öğrendim. Beni kocam İhsan Doruk yıktı… Bana neler yapmadı ki? Kış kıyamet günü oturduğum evin kaloriferlerini mahsus yaktırmıyordu. Nasıl unuturum bunları?” 

Ama asıl sorun büyük olasılıkla Doruk’la evlilikleri sürerken İhsan Doruk’un daha sonra evleneceği ses sanatçısı Şükran Özer’le ilişkiye girmesi olabilir.

1953’te kızı Ender Doruk doğar, ama boşanırlar.

Cahide Sonku, İhsan Doruk’tan boşandıktan sonra, fırtınalı bir aşk yaşayacağı şair, aktör, yönetmen Cahit Irgat ile tanışır. Sonku, Cahit Irgat’tan aşkı ve starlığı öğrendiğini söyler ama hayatı hakkındaki en önemli eleştiriler de bu dönemiyle ilgilidir, alkolik olarak anılmaktadır.

Beklenmeyen son (aslında beklenen son) “Beklenen Şarkı” filminden sonra gelir.

Zeki Müren’in yükselişine karşın bu filmden kazanılan başarı ve ün, Cahide Sonku için sonun başlangıcı olur. Sonku Film Şirketi’nin, 1963 yılında bir yangın sonucu – bir söylentiye göre kundaklanması sonucu- tüm filmleri yanar ve Cahide tüm servetini yitirir.

Son zamanlarda parasızlıktan ispirto içerek, tahta bir kerevetin üzerinde ölmeyi dileyerek geçiren Cahide Sonku, 18 Mart 1981 de Alkadraz Sineması’nda fenalaşarak 64 yaşında yaşama veda eder.

Filmografi – Oyuncu olarak: 32 Film, Yönetmen olarak: 3 Film, Yapımcı olarak: 10 Film, Senaryo: 1 Film


Çizgi Roman Adaptasyonları; SENARYONUN ÖYKÜ KAYNAKLARI-IV

Kategori: Senaryo | 0

Çizgi roman adaptasyonları:

Çizgi roman özellikle bilgisayar teknolojilerinde olan gelişmelerden sonra günümüz sinemasının en zengin öykü kaynaklarından biri haline gelmiştir.

Çizgi roman karakterlerinin sinemaya adaptasyonu 1940’lı yıllarda başlayan eski bir olgudur.

Captain America çizgi roman’ının filme adaptasyonu 1944 yılında yapılmıştır.

Bu çizgi roman adaptasyonu furyası 70’li yıllarda hız kazanmış ve The Incredible Hulk 1978, Superman 1978, Batman 1989, X-Men 2000, Spider-man 2002 yılında sinemaya adapte edilmiştir.

Bu filmlerin başarısından sonra, çizgi romanların filmleştirilmesi olgusu devam eder; Ghost World (2001), From Hell (2001), American Splendor (2003), Sin City (2005), 300 (2007), Wanted (2008), Whiteout (2009), Thor (2011), Galaksinin Koruyuculari (2014), Ant-Man (2015), Daredevil (2015), Doktor Strange (2016), Deadpool (2016), Legion (2017) vs.

Çizgi romanların adaptasyonu romanlardan farklıdır; bazı çizgi roman adaptasyonları belirli bir hikâye çizgisini adapte etmek yerine, kahramanın geçmişine giderek ona “ruh” verir ve kahraman üzerinden ilerler.

Bazı adaptasyonlarda olay örgüsüne temel olarak yayınlamış sayıların belirli bir tanesinin hikaye çizgisini kullanır; ikinci X-Men, X-Men: God Loves, Man Kills ve üçüncü X-Men, Dark Phoenix Saga, Spider-Man 2, Spider-Man No More!, Batman Begins, Batman: Year One, The Dark Knight, Batman: The Long Halloween vs.

Televizyon Adaptasyonları:

Kuvvetli bir hikâye çizgisi olan Televizyon serileri başarılı bir şekilde uzun metraj filmlere adapte edilirler. The X-Files, Miami Vice bunun en iyi örnekleridir.

Bazı başarılı televizyon showları da uzun metraj sinema filmlerine ilham verebilir; Saturday Night Live programı The Blues Brothers, Fat Albert, Mr. Bean gibi filmlerin kaynağıdır.

Video Oyunları:

Video oyunları 1980’li yıllardan başlayarak sinemaya uyarlanmıştır. Video oyunlarında uyarlanan filmler genellikle düşük bütçeli B film kategorisne girer ama Mortal Kombat, Lara Croft: Tomb Raider, Silent Hill, Resident Evil ve Prince of Persia gibi filmler beğenilerek iyi bir gişe başarısı yakalamışlardır.

Diğer bazı adaptasyon kaynakları:

The Transformers film serileri ve G.I. Joe filmi Hasbro oyuncaklarının sinemaya uyarlanmasıdır. Hasbro, Battleship filminde başlayarak oyuncak uyarlaması film serilerine devam edeceğini açıklamıştır.

Yunan mitolojisi ve İncil gibi dini kitaplar da uyarlama kaynaklarıdır.

Diyalog ağırlıklı veya fantastik radyo programları da filmlere uyarlanmıştır; Fibber McGee, Life with Father gibi filmler radyo dizi programlarından uyarlanan filmlerdir.

-SON-

 

[metaslider id=”3740″]