Sosyal Medya ve İnsan İlişkisi

Sosyal Medya, insanlık tarihindeki en büyük iletişim devrimlerinden birini yarattı.

Mesafeleri anlamsızlaştırdı, sesi çıkmayanlara söz hakkı verdi, görünmeyeni görünür kıldı. Ancak aynı anda, insan ilişkilerinin doğasını da kökten dönüştürdü. Bugün mesele yalnızca “iletişim kurmak” değil; nasıl, ne kadar derinlikte ve hangi bedellerle ilişki kurduğumuzdur.

Sosyal Medya’da ilişkiler hızla başlar.

Bir fotoğraf, kısa bir video ya da tek bir cümle, insanların birbirine yaklaşması için yeterlidir. Bu hız, gerçek hayatta zaman alan tanışma süreçlerini neredeyse gereksiz hale getirir. Fakat hızın olduğu yerde çoğu zaman derinlik kaybolur. Birbirimizi uzun uzun dinlemek yerine, hızlıca tüketiriz. Kişiler, hikâyeleriyle değil, paylaşımlarıyla tanınır.

Gerçek hayatta bir insanın ses tonunu, susuşunu, göz temasını ve kararsızlığını hissederiz. Sosyal medyada ise çoğunlukla seçilmiş bir yüzle karşılaşırız. Filtrelenmiş bir hayat, düzenlenmiş bir mutluluk, dikkatle kurgulanmış bir kimlik… Bu durum, insan ilişkilerini samimiyetten çok görünüme yaklaştırır. İnsanlar artık birbirine “nasılsın?” diye sormaktan çok, “nasıl görünüyorum?” sorusuna odaklanır.

Bu dönüşüm özellikle yalnızlık duygusunu daha görünmez ama daha derin bir hale getirir. Binlerce takipçisi olan bir insanın, tek bir akşamda konuşacak kimse bulamaması bugün oldukça sıradan bir durumdur. Sosyal medya kalabalık bir meydan gibidir; herkes oradadır ama herkes kendi yalnızlığını taşır. Görünür olmak, artık anlaşılmak anlamına gelmez.

 

Sosyal Medya 1

Sosyal-medy

Yalnızlık hissini artıran bir diğer unsur ise karşılaştırma kültürü.

Sosyal medya platformları, idealize edilmiş yaşamların, başarıların ve mutluluk anlarının sergilendiği bir vitrin hâline geldi. Kullanıcılar çoğu zaman bu seçilmiş ve filtrelenmiş görüntülerle kendi yaşamlarını karşılaştırıyor. Bu karşılaştırma döngüsü, öznel yetersizlik, değersizlik ve dışlanmışlık hissini besler. Akademik çalışmalar, bu mekanizmanın yalnızca psikolojik iyi oluşu zayıflatmakla kalmadığını, aynı zamanda bağımlılık davranışlarını tetiklediğini de ortaya koyuyor: Kişi kötü hissettikçe sosyal medyaya yöneliyor; sosyal medyaya yöneldikçe daha kötü hissediyor.

Platform algoritmalarının rolü de bu süreci güçlendiren bir unsur. Algoritmalar, kullanıcıların içerik tercihlerini analiz ederek benzer içerikleri daha sık gösteriyor. Bu yapı, yalnızlık veya hüzün temalı içeriklerle etkileşim kuran kullanıcıların, daha fazla benzer paylaşımla karşılaşmasına neden oluyor. Bu yankı odası etkisi, bireyin duygusal durumunu pasif bir şekilde izlemek yerine aktif olarak biçimlendiren bir dijital çevre yaratıyor.

İlişkilerdeki kırılganlık da artmıştır. Bir tartışma, bir yanlış anlaşılma ya da basit bir sessizlik, tek tuşla “engelleme”ye dönüşebilir. İnsanlar sorun çözmek yerine, ilişkileri silmeyi daha kolay buluyor. Oysa gerçek ilişkiler, tam da çatışmaların içinden geçerek güçlenir. Dijital ortamda ise sabır, yerini hızla vazgeçmeye bırakır.

Öte yandan sosyal medyayı yalnızca olumsuz bir alan olarak görmek de doğru olmaz. Özellikle kadınların, gençlerin ve görünmez bırakılan grupların seslerini duyurabilmesi açısından büyük bir imkân sunar. Dayanışma ağları, toplumsal hareketler ve yaratıcı üretimler çoğu zaman bu mecralarda filizlenir. İnsanlar benzer dertleri olan başkalarıyla karşılaşır ve yalnız olmadıklarını fark eder. Bu yönüyle sosyal medya, yeni tür bir kamusallık yaratır.

Yani sosyal medyanın tek yönlü olarak yalnızlık ürettiğini söylemek indirgemeci olur. Sosyal medya; dayanışma, topluluk oluşturma, bilgi paylaşımı ve sosyal destek açısından da güçlü potansiyellere sahip.

Asıl sorun, sosyal medyanın kendisi değil; onun insan ilişkilerinin yerine geçmeye başlamasıdır.

Dijital temas, fiziksel ve duygusal temasın yerini dolduramaz. Birlikte susmak, aynı mekânda bulunmak, yüz yüze bir cümleyi cesaretle söylemek hâlâ insan ilişkilerinin temelidir. Sosyal medya bu ilişkileri destekleyebilir, güçlendirebilir; ama onların yerini alamaz.

Bugün insan zihni sürekli bildirimlerle bölünürken, ilişkiler de parçalanmış bir dikkat içinde kuruluyor. Aynı anda hem konuşup hem başka hayatları izlemek, karşıdaki kişiyi gerçekten duymayı zorlaştırıyor. İlişki, ortak bir zaman ve dikkat alanı gerektirir. Ekranlar ise bu ortak alanı sürekli daraltır.

Belki de yapılması gereken, sosyal medyayı hayatın merkezinden biraz çekip, onu bir araç olarak yeniden tanımlamaktır.

Paylaşmak için değil, bağ kurmak için; görünmek için değil, anlamak için kullanıldığında sosyal medya, insan ilişkilerine zarar vermek yerine onları besleyebilir.

Dolayısıyla temel sorun, platformların varlığı değil; kullanım pratiğinin niteliği. Dijital farkındalık geliştirmek, sosyal medya kullanımını amaç odaklı hâle getirmek ve yüz yüze ilişkilerin yerini tamamen çevrim içi etkileşimlere bırakmamak bu nedenle kritik önemdedir.

Çünkü insan, en temelde hâlâ şuna ihtiyaç duyuyor: Birinin karşısında durup, filtresiz bir yüzle, gerçekten görülmeye.

Cahide Sonku…Bir Yıldızın Doğuşu, Yükselişi ve Yalnızlığı

Cahide Sonku…Bir Yıldızın Doğuşu, Yükselişi ve Yalnızlığı

İstanbul 1930’ların başı…

Yağmurlu Beyoğlu sokaklarında tramvayların sesi yankılanırken genç bir kız bir kapının önünde duruyordu. Elinde küçük bir çanta, ruhunda hayal umut ve de biraz korku; Adı Cahide olan bu kız henüz 16 yaşındaydı. Kapının üstünde yazan isim de taşıması zor bir isimdi; Darülbedayi

Genç kız derin bir nefes aldı, “Bir gün herkes beni tanıyacak,” diye fısıldadı kendi kendine ve gururla kapıdan içeri girdi. Sahnenin tozlu kokusu, ağır kadife perdeler ve göz alıcı sahne ışıkları…Bir an duraklayan Cahide sahnenin ortasına yürüdü etrafına bakındı, salonda seyirci yoktu. O an hayatını belirleyecek andı. Seyirci yoktu ama o yine de oynadı. Çünkü sahne, onun kaderiydi…

Cahide Sonku, doğum adıyla Cahide Serap, o dönem Osmanlı toprağı olan Sana’da doğdu. Babası bir Osmanlı subayı Yüzbaşı Necati Bey, dedesi Çorapsız İbrahim Paşa ise Osmanlı Ordusunda 7. Ordu Komutanı’ydı. Aynı yıllarda babası dedesinin emrindeydi. Dünya Savaşı’nın başlaması ve Yemen’in Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmasının ardından aile Sana’dan ayrılarak İstanbul’a geldi. Babası Necati Bey bir süre sonra ailesini terk etti ve annesi Necati Bey’den boşandı. İlk ve ortaokulu Fatih’te tamamladı. Sultan Selim’ deki Cumhuriyet Kız Ortaokulundan mezun oldu.

Bir Yıldızın Doğuşu

Muhsin Ertuğrul’un keşfiyle Darülbedayi’de “Yedi Köyün Zeynebi” ile oyunculuğa başladı. 1933’te “Söz Bir Allah Bir” filmiyle sinemaya adım attı. Yıllar geçti. Cahide artık sadece tiyatro oyuncusu değildi. Bu güzel, keskin bakışlı kadının adı İstanbul’un sinema salonlarında konuşuluyordu. Gazeteler onun fotoğraflarını basıyordu. Sinema dünyası yeni bir yıldız bulmuştu. Filmler ardı ardına gelmeye başladı. Seyirciler perdede onun görüntüsünü görmek için sabırsızlanıyordu.

Bir akşam galada bir gazeteci ona sordu: “Şöhret sizi korkutmuyor mu?” Cahide hafifçe gülümsedi. “Şöhret değil,” dedi. “Unutulmak korkutur.” Salon alkışlarla doldu…

O artık Türk sinemasının en ünlü kadın yıldızlarından biriydi.

cahide-sonku

Kariyerinin tescillediği o yıllarda Parseh Gevrekyan adında Gayri Müslüm genç bir iş insanı ile tanıştı ve aşk yaşamaya başladılar. Gevrekyan, sinema ile özdeşleşen Cahide Sonku’nun hayranlarından biriydi. Ancak Müslüman bir kadının, hele Cahide kadar ünlü bir kadının, gayrimüslim biriyle beraberliği hoş karşılanmadığından aşklarını gizli yaşadılar. Ama Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü Cahide’yi aralıklarla ifade vermeye çağırıyordu. Akabinde başlayan 2. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’de “Varlık Vergisi” Kanunu çıktı. Hükûmet vergilerin yüzde 87’sini gayrimüslimlerden tahsil etmeye karar verdi. Parseh Gevrekyan’ın taşınmaz mallarına el konuldu ve Aşkale’deki çalışma kampına gönderildi. Cahide, çevresi ve adli kurumlardaki kişilerin baskısı sonucu Gevrekyan’dan ayrılmak zorunda kaldı.

Cahide Soku o dönemlerde Türk sinemasının en ünlü kadın yıldızlarından biriydi.

Ama Cahide için bu yeterli değildi… 1950’lerin başında bir gün film setinde yönetmeni izlerken içinden kendine sordu; “Neden sadece oynuyorum?”“Neden kararları hep başkaları veriyor?” O gece çok cesur bir karar aldı; Kendi film şirketini kuracaktı. Böylece doğdu ‘Sonku Film’. “Fedakâr Ana” filmiyle ilk kez yönetmenliği denedi.

Cahide Sonu

Bu, o dönem için neredeyse imkânsız bir şeydi. Bir kadın…Film yapımcısı… Patron…

Ama Cahide korkmadı. Filmler çekildi. Setler kuruldu. Kameralar çalıştı. Bir süre için her şey yolunda gitti…

Fakat sinema acımasızdır; Bir film başarısız oldu ardından diğerleri, sonra bir diğeri.

Sinema acımasız olduğu kadar da pahalı bir sanattır.

Borçlar büyüdü. Işıklar yavaş yavaş sönmeye başladı. Ve karanlık bastı… 1963 yılında çıkan bir yangın son noktayı koydu. Kurmuş olduğu Sonku Film şirketinin binasının yanması üzerine iflas etti.

Karanlık

Şöhret garip bir şeydir. Bir gün herkes seni alkışlar. Ertesi gün kimse telefonunu açmaz. Cahide artık eskisi kadar çağrılmıyordu. Yeni yüzler gelmişti. Yeni yıldızlar. Bir zamanlar gazetelerin kapaklarında olan fotoğrafları şimdi eski dergilerin sararmış sayfalarında kalmıştı.

Beyoğlu’nda küçük bir masada tek başına otururken aynaya baktı. Yüzünde hâlâ o eski ihtişamın gölgesi vardı. Ama gözlerinde yorgunluk. Garson sessizce bir kadeh daha bıraktı masaya. Cahide camdan dışarı baktı. Yağmur yine yağıyordu. Yıllar önce tiyatro kapısında duran o genç kız aklına geldi. “Bir gün herkes beni tanıyacak”. Evet, tanımışlardı. Ama hiç kimse sonsuza kadar alkışlamıyordu.

Cahide’nin özel hayatı da bir türlü yolunda gitmemişti.

Oyuncu Talat Artemel ile evlenip ayrıldı. Daha sonra, 1943 yılında «Tütün Kralı» lakabıyla bilinen iş insanı İhsan Doruk ile evlendi ve bir süre sonra bu eşinden de ayrıldı. Daha sonra İhsan Doruk ile yeniden evlenen Cahide’nin bu evlilikten Ender adında bir kız çocuğu oldu.

Tüm bu acı olaylar onu en sonunda alkol bağımlısı bir kadın yaptı.

Son Perde

1981 yılında İstanbul’da bir sonbahar günü…

Şehir kalabalık, sokaklar gürültülüydü. Alkazar Sineması ise sessiz. Çünkü bir dönemin en parlak yıldızlarından biri yaşama veda ediyordu; Cahide 61 yaşındaydı.

Muhsin Ertuğrul Şehir Tiyatrosu’nun sahnesinde mütevazi bir tören. Ardından Zincirlikuyu Mezarlığına defnedilen bir beden.

Adı artık afişlerde değildi ama sinema tarihinin sayfalarında hâlâ parlıyordu ve parlayacaktı…Çünkü bazı insanlar sadece oyuncu değildir. Onlar bir dönemin ruhudur. Ve kameralar kapansa bile hikâyeleri yaşamaya devam eder. Cahide Sonku’nun hikâyesi de böyledir. Bir yıldızın doğuşu…

Bir kadının erkeklerin hüküm sürdüğü bir ortamda tüm kadınlara örnek olabilecek mücadelesi…

Ve ışıkların ardındaki gelen yalnızlık ve ölüm…

 

Kayıp Otobüs

Larnaka – Türk Mahallesi- 1964

Sokaklar dar, taş yapılar eski ve yorgun. Sabah güneşi henüz yükselmiş. Çocuk sesleri duyulmakta…

Havada tuhaf gerginlik vardır…

Otobüs limanın arkasındaki dar sokaktan ağır ağır çıktı.

Boyası solmuştu; ön camın üstünde küçük bir karton parçası sallanıyordu: “Merkez – Dikelya”.

Şoförün direksiyondaki elleri titremiyordu ama gözleri alışılmıştan daha uzun süre aynaya takılıyordu.

Larnaka Türkler ve Rumların birlikte huzur içinde uzun yıllar boyu yaşadığı bir bölgedir.

Ama bir süredir bu huzur havasının yerini tuhaf bir gerginlik almıştı.

 Şehir, birkaç aydır kendi nefesini tutarak yaşıyordu. İnsanlar konuşurken cümlelerini yarım bırakıyor, dükkân kepenkleri normalden erken iniyor, geceleri köpek havlamaları uzun sürüyordu. Herkes bir şeylerin kırılmak üzere olduğunu hissediyordu ama kimse adını koymak istemiyordu.

Otobüste şoför dahil onbir yolcu vardı.

Arka sırada, genç  Meryem, çantasını dizlerine bastırmıştı. İçinde, Larnaka’da doğan kızının fotoğrafı vardı; fotoğrafın arkasına kurşun kalemle sadece bir tarih yazmıştı. Yan koltukta, kolunu sargıyla tutan genç bir adam camdan dışarı bakıyordu. Liman vinçleri, sabah sisi içinde uzun boyunlu kuşlara benziyordu.

Otobüs, şehir merkezinden uzaklaştıkça konuşmalar azaldı. Tekerlekler bozuk asfaltın üzerinde her çukura düştüğünde, içerde küçük bir yankı oluşuyor, kimse o yankının bitmesini beklemeden yeniden susuyordu.

Otobüs, köprüye gelmeden önce yavaşladı.

Normalde burada küçük bir kontrol noktası olurdu. Bugün yoktu. Sadece rüzgârda sallanan bir teneke parçası ve yol kenarında terk edilmiş bir sandık.

Şoför bir an durdu. Geri mi dönmeliyim, diye düşündü. Ama otobüsteki Türk işçilerin Dikelya’daki İngiliz Üssündeki işlerine yetişmeleri gerekiyordu.

Gaza bastı.

Köprüyü geçtikten sonra yol, portakal bahçelerinin arasına girdi. Ağaçlar sabah ışığında, sanki her şey eskisi gibiymiş gibi parıldardı. Ama bu sabah, bahçelerin içinden duman gibi ince bir sis yükseliyordu. Şoför, direksiyonu sağa kırması gereken virajı kaçırdığını fark etti.

Yanlış yola girmişti.

Normalde çok basit bir dönüş vardı. Fakat tabelalar yerinde değildi. Birileri gece vakti sökmüş ya da devirmişti. Otobüs, giderek daralan bir patikaya saptı. Yolcular başlarını kaldırdı.

“Şoför Bey…” dedi Meryem, sesi neredeyse fısıltıydı.

Şoför cevap vermedi.

Bir süre sonra asfalt bitti. Toprak yol başladı. Tekerlekler, kuru çamurun üzerinde boğuk bir sesle dönüyordu. Kimse bağırmadı. Kimse ayağa kalkmadı.

Sanki herkes aynı anda, bu yolun artık geri dönüşü olmadığını anlamıştı.

Otobüs, portakal ağaçlarının bittiği yerde durdu.

Karşıda, boş bir arazi uzanıyordu. Rüzgâr, otların arasından geçerken ince bir uğultu çıkarıyordu. Uzakta tek bir ev bile görünmüyordu.

Şoför kapıyı açtı.

Kimse inmedi.

Genç adam, sargılı kolunu biraz kaldırdı. “Burası… burası haritada yok,” dedi.

Şoför, başını yavaşça salladı. Haritayı cebinde taşırdı. Ama o harita, aylar öncesinin haritasıydı. Şehir değişmişti. Yollar değişmişti. İnsanların hangi sokaktan geçebileceği, hangi köprüde durdurulacağı bile değişmişti.

Bir anda, patikanın ilerisinde beliren siluetleri gördüler.

Silahlı Rum Çeteciler miydi, gölge mi, kimse tam seçemedi.

Şoför refleksle kontağı çevirdi. Motor bir kez öksürdü. İkinci kez çalışmadı.

Otobüsün içindeki hava ağırlaştı. Pencerenin kenarındaki genç elindeki kitabı bıraktı,  Meryem, çantasını daha sıkı kavradı.

Ve sonra…

Hiç kimse tam olarak nasıl olduğunu anlatamadı.

Sadece şunu söylediler:

Otobüs, oradaydı.

Biraz önce toprak yolun ortasında, kapısı açık, motoru susmuş halde.

Sonra… yoktu.

Ne tekerlek izi kaldı, ne kırık cam, ne de devrilmiş bir tabela.

Aynı günün akşamı, şehir merkezine bir söylenti yayıldı:

“Sabah Larnaka’dan Dikelya’ya çıkan otobüs geri dönmedi.”

Ertesi gün yetkililer aradı. Bahçelerin içini, boş arazileri, köprü altlarını taradılar. Kimse bir parça metal, bir koltuk minderi, bir numara levhası bile bulamadı.

Aylar sonra, limanda çalışan yaşlı bir balıkçı, sisli bir sabah denizin içinden ağır bir motor sesi duyduğunu söyleyecekti. Sese doğru baktığında, boş bir yolun üstünde gidiyormuş gibi ilerleyen bir otobüs gördüğünü iddia etti.

İçinde kimse yoktu, ya da belki, herkes hâlâ içindeydi.

Larnaka’da bugün bile bazı yaşlılar, sabah erken saatlerde portakal bahçelerinin yanından geçerken çocuklara şöyle der:

“Eğer yol birden daralırsa ve tabelalar kaybolursa, sakın devam etmeyin.

 

Yukardaki Öykü gerçek bir yaşam öyküsüdür.

Larnaka kentinde 1964’te Türk işçileri Dikelya’daki Birleşik Krallık üssüne götüren servis otobüsü, Rum çeteler tarafından kaçırıldıktan sonra içindeki 11 Türk şehit edilmişti.

Gittikleri otobüsle ortadan kaybolan 11 şehidin kalıntıları ancak 2009’da bulunmuştur.

Kıbrıs’taki Kayıp Şahıslar Komitesi’nin çalışmaları sonucu Larnaka’daki bir köyün su kuyusunda bulunan 11 şehidin kalıntıları, şehitliklere defnedilmiştir.

60 yıl sonra 2024 de bu şehitler adına İskele ’de dikilen “Kayıp Otobüs” anıtının törenle açılışı yapılmıştır.

 

Film replikleri II – Yakın dönem sinema tarihinde iz bırakan sinema filmlerinden.

Film replikleri II – yakın dönem Sinema Tarihinde iz bırakan sinema filmlerinden

Aşağıda yer alan satırlarda yakın dönem Sinema Tarihinde iz bırakan sinema filmlerinden alınan üç filmin uzun repliklerini bulacaksınız. Her cümlenin günümüz gerçeklerinin bir aynası değil mi?

“Conspiracy Theory – Komplo Teorisi”

Yıl: 1977

Yapımcı Firma: Warner Bross.

Yönetmen: Richard Donner

Oyuncular: Mell Gibson, Julia Roberts.

Tür: Macera

“Jack Fletcher her yerde komplo gördü, biri gerçek oldu”

  • Deli olduğumu sanıyorsun.
  • Hayır Jerry, Sadece farklısın.
  • Biliyor musun, şu dünyada normal olup  Coca- Cola içip kızarmış tavukla beslenmek, kendine karşı komplo gibi bir şey.
  • Başkan ayrılalı birkaç dakika ancak olmuştu. Almanya’ya ulaştı ve Türkiye’de deprem oldu. Richter ölçeğine göre 7.3 şiddetinde binlerce ölü ve yaralı vardı.
  • Size bir sır vereceğim kim ve ne olduğuma siz karar verin? Yıllar önce CIA için çalışıyordum. Mk ultra programını duymuş muydunuz? Düşünce kontrolü falan.
  • “Mançuryalı Aday” filmindeki gibi.
  • Basit ifadesi böyle olabilir. Evet, normal bir adamı alıp onu cani haline getirmek hedefimiz buydu.
  • Mk ultra programı 1.973’te durduruldu.
  • Ama bu konudaki araştırmalar sürdü.
  • Ben sürdürdüm. Devam edeyim mi? “Gerçek özgürlük verir”. Programda halüsinasyon, uyuşturucu maddeler ve insanları bitkiye çeviren elektrik şoku kullanıldı. En sona giden deneyler yapıldı.
  • En son mu?
  • Yani ölüme giden.
yakin-donem-sinema
Komplo Teorisi

 

“Fight Club – Dövüş Kulübü”.

Yıl: 1999

Yapımcı Firma: Twentieth Century Fox Pictures & Regency Enterprises

Yönetmen: David Fincher.

Oyuncular: Brad Pitt, Edward Norton.

Tür: Dram.

“Altı aydır uyuyamıyorum. Uykusuzluk da hiçbir şey gerçek değildir. Her şey çok uzak. Her şey bir kopyanın kopyasının kopyası.”

  • Dövüş kulübü kazanmak veya kaybetmek değildir. Kelimelerden ibaret değildir. İsterik bağırışlar değildir. Dövüş bittiğinde hiçbir şey çözülmez. Ama hiçbir şey de sorun değildir.
  • Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Amaç veya mekân yok. Büyük bir savaşımız yok. Büyük bir depresyonumuz yok. Bizim büyük savaşımız ruhani bir savaş, bizim büyük depresyonumuz hayatlarımız. Hepimiz televizyonlarda görüyoruz, inanıyoruz ki bir gün hepimiz milyoner olacağız ve film yıldızları ve rock yıldızları gibi yaşayacağız. Fakat olamayacağız. Yavaşça bunu öğreniyoruz ve çok sinirleniyoruz.
yakin-donem-sinema
Dövüş Kulübü

 

“Platoon -Müfreze”.

Yıl: 1986

Yapımcı Firma: Metro Golden Myer

Yönetmen: Oliver Stone

Oyuncular: Tom Berrenger, William Defoe, Charlie Sheen.

Tür: Savaş.

“Savaşın İlk Zaiyatı Masumiyettir.”

  • Şimdi geriye bakıp düşünüyorum. Biz düşmanla değil kendimizle savaştık ve düşman bizim içimizdeydi? Benim için savaş artık bitti ama ömrümün geri kalan günlerinde hep benimle olacak. Çünkü ruhuma sahip olmak için savaşıyor olacak. O gün bu gündür. Bazen kendimi iki babam varmış gibi hissediyorum. Ama ne olursa olsun hayatta kalanlara düşen görevler var; yeniden kurmak, bildiklerimizi başkalarına öğretmek ve yaşamak için kalan ömrümüzde bu yaşamda bir erdem bir anlam bulmaya çalışmak. Bir zamanlar birileri şöyle yazmış; ‘cehennem mantığın imkansızıdır’.
  •  İşte burası tam da böyle bir cehennem şimdiden nefret ediyorum ve daha bir hafta oldu. Lanet bir hafta. Yaptığım en zor iş ön kolcu olmak. Bu hafta bunu üç kere yaptım. Yaptığım en zor iş ön kolcu olmak ne yaptığımı bilmiyorum. Düşman bir metre önümde olabilirdi ve ben bunu bilemezdim.  
  • Çok yorgunum büyükanne. Sabahın beşinde kalkıp gün boyu çalışıyoruz. Saat dört veya beş gibi kamp kuruyoruz. Avcı çukuru kazıyoruz, yemek yiyip gece pusu veya ormanda dinlenme noktası kuruyoruz. Kimse ne nasıl yapılır söylemiyor çünkü ben yeniyim yeniler kimsenin umurunda bile değil. Adını bile öğrenmek istemiyorlar. Yeninin hayatı önemli değil çünkü o henüz yükünü taşımamıştır. Dediklerine göre Nam’da öleceksen ilk birkaç hafta içinde ölmek en iyisidir. Çünkü fazla acı çekmemiş olursun.
Müfreze
Müfreze

Ütopik Sinema veya diğer adıyla Bilim Kurgu Sineması.

Ütopik Sinema

Aydınlanma döneminde liberal olsun, muhafazakâr olsun bütün araştırmacılara, bütün filozoflara ve edebiyatçılara dürtüselle, cinsellikle ilintili olanın tahriklerine ve basınçlarını karşı aklı kullanarak direnme görevi yüklenmişti.

Aydınlanmanın olgun döneminde aklın temel ilkelerinin işler hale getirilmesi durumunda bireyin her türlü sorunun üstesinden gelebileceğinden kimsenin kuşkusu yoktu. Öte yandan aklın böyle bir araç olarak güvenilir bir biçimde kullanılabilmesinin öteki koşulu, dünyanın aklın dışındaki gerçeklik olarak açık seçik kavranır bir durumda olması karanlık, gizemli, mistik, büyülü, esrarengiz yanlarından arındırılarak akılla kavranamaz olanın bir daha geri dönmemek üzere bu dünyadan sürülüp atılması gerekiyordu.

Başka bir deyişle yönlendirilecek ve yasalar aracıyla denetlenecek her şeyden kurtulmanın zorunluluğu dile geliyordu.

Bu sözlerde sadece insan aklının vahşi doğa üzerindeki egemen konumu gizliden gizliye kendini duyurmakla kalmıyor, aynı zamanda tanrının ve doğanın belirleyiciliği de reddediliyordu.

Gizemli ve açıklanamaz olan dünyanın etkisinde kurtulmalıydı ki insan bu dünyada açık seçik akıl ilkelerine dayanarak özgürce yaşayabilsin.

Aydınlanmanın olgun döneminde iyice artan bu akıl hayranlığı, Romantik Dönemin ve Romantik öncesi dönemin o büyük çaresizlik duygusunu; özgürlüğün olduğu yerde mutluluğun olamayacağı saplantısını da ortaya çıkardı.

İnsan kesintisiz ve gittikçe genişleyen ve yaygınlaşan ve hatta saldırganlaşan bir süreç içinde doğayı değiştirmek zorundaydı.

Bu kez de değişmeyen doğanın etkisinden kurtulmak ve mutluluğun, yetersizlikleri içinde boğulan, gerçek yaşamda erişemediği şeylerin peşinde koşan insan ütopyaları geliştirdi.

Ütopik Sinema’nın gelişiminde günümüz bilgisayar teknolojisinin eriştiği mertebe de göz önüne alınırsa insan neden uçmasın, neden bir yerden bir yere ışınlanarak seyahat etmesin, neden iki metre boyunda olmasın, neden bütün kızlar ona âşık olmasın?

Ama aslında Ütopik Sinema’ ya bu kadar basit bir gözle bakamayız.

Ütopik Sinema toplumsal düşüncelere ve gerçekliklere öteki türlerden çok daha doğrudan yer veren bir tür olduğu kadar katıksız bir sinemasal dünya kurmaya, böyle bir dünyayı tasarlamaya kalkıştığı anda da gerçekliğin koyduğu sınırlamalardan hiç zorlanmadan rahatlıkla kurtulabilen biricik türdür.

Bilim kurguda gösterilen hiç de öyle gündelik sıradan şeyler değildir ve en sıradan en alışıldık bilim kurgu filmi bile insanın dünya ve hayat ile hesaplaşmasından bunları kavrayıp özümseme çabasından, hatta dünyanın dışına itilme serüveninden izler taşır.

Öteki türlerin filmlerinde ancak çok dikkatli bakarak yakalayabildiğimiz şey Ütopik Sinema’ da kendini daha yüzeyde ele verir.

Bilim kurgu filmi zaman zaman pozitif ütopya projeleri tasarlamaya ve içinde yaşanabilir bir dünya modeli kurmaya kalkışır. Bu filmlerin çoğu geleceğin bizi hazırlayabileceği olası tehlikeleri ve bunlara ilişkin korkuları, temelleri içinde yaşadığımız çağda ya da günlerde çoktan atılmış endişeleri anlatırlar.

Bilim kurgu filmi popüler sinemanın özelliklerine ve eğilimine uyarak sosyal gelişmeye yönelik endişelerimizi, bu gelişmenin belli başlı yönlerine karşı çıkışlarımızı şifreli bir yoldan tutucu diyebileceğimiz bir tarzda, hatta yer yer gerici bir anlayışla ele alır.

Genelde onca korku vizyonu içinde güzel iç açıcı bir bilim kurgu filmi bulabilmek oldukça zordur ama vardır…

Böyle filmler bu türün içinde vardır ve Ütopik Sinema tarihinde ikide bir de böyle büyük anlarla karşılaşırız. Ütopik Sinema duraklarında sinemanın başka hiçbir türünde rastlayamayacağımız kadar güzel, korkunç ve büyüleyici eşsiz film tasarımları çıkar karşımıza…

Ütopik Sinema
Wonder Woman

 

Ütopik Sinema
Contact

 

Ütopik Sinema 3
Harry Potter

 

Ütopik Sinema 4
Lord of The Rings

Alfred Hitchcock Sinemasında Cinsiyetçi Yaklaşım.

Alfred Hitchcock Sinemasında Cinsiyetçi Yaklaşım.

Yanlışlıkla suçlanan erkek filmleri genellikle çifte takip adını verdiği olay örgüsü biçiminde ilerler. Erkek kahraman polis tarafından kovalanırken gerçek kötü adamların peşine düşer. Suçlandığı şeyden dolayı her zaman masumdur. Ancak bazen açık bazen de belirsiz bir biçimde başka bir şeyden dolayı suçludur… Bencillik, sorumsuzluk ve çoğunlukla da suç işleme arzusu nedeniyle suçludur. Arada bir yerlerde bu cinsel suça da bağlanır. Cinsel suç anlayışı geçen yıllar boyunca değişim geçirdiği için ilk dönem filmlerini doğru anlamak günümüz izleyicisi için sorunlu hale gelebilir.

Alfred Hitchcock ‘da yanlışlıkla suçlanan erkek filmleri değişmez bir biçimde kahramanın toplum için rehabilitasyonu (yeniden normalleştirilmesi) yönünde iler

Suçlu kadın ise tam tersine her zaman suçludur; İster bunu en başından itibaren bilelim. İster sonradan öğrenelim. O başlangıçta ya da sonradan itham edildiği suçu işlemiştir. Çok genelde erkek egeme kültürümüz hakkında bize bir şeyler anlatan bu cinsiyetçi dengesizlik filmlerin izleyicinin sempatisini suçlu kadınlara yöneltmesini sağlayacak şekilde ilerlemesiyle kısmen düzeltilir.

Alfred Hitchcock ’un suçlu kadın filmleri yanlışlıkla suçlanan erkek filmlerinden çok daha fazladır ve çoğunlukla Amerika dönemine aittir. Kadının durumunun çözümü suçunun derecesine bağlıdır ve belki de Hitchcock’un ya da izleyicinin sempatisinden veya ahlaksal yargısından çok o dönem Amerika’da hâkim olan sinema yasasının kurallarına bağlıdır.

Bazıları eski hallerine döndürülebilir ve bazıları da hala kaderlerinin geleneksel anlamda en dürüst ve sağduyulu izleyicinin bile aşırı bulmak zorunda olduğu ızdırabını çekerler. Açık bir biçimde yanlışlıkla suçlanan erkek filmleriyle suçlu kadın filmleri Alfred Hitchcock ’un, bütün sinemasının kesinlikle ekseni olan anlaşılması güç bir diyalektiktir. Tamamlayıcılık/karşıtlık ilişkisi içinde var olurlar.

Alfred Hitchcock suçlu filmlerinde kadın başlangıçta otomatik olarak kendi suçunu kabul eder.

Erkek kahramanın karşıtıdır.

Erkek suçlu filmlerinde ise kadın, genellikle sezgi yoluyla erkeğin kesinlikle suçsuz olduğunu öğrenir. Ona güvenir ve destek olur.

Sürekli ortaya çıkan tek durum erkeğin açıkça aklanması ve onaylanmasıdır.

Suçlu kadın filmlerinde erkeğin rolü daha da fazla çeşitlendirilebilir.

Kadının kurtarılabilir sorununa bağlı olarak değişebilir. Kurtarılma kavramı biraz sorunludur. Çünkü bu kadın kahramanın, filmlerinde genelde zayıflatma ve rolünü alçaltma eğilimi taşır.

Ve erkek egemen sistemle ilişkisine bağlıdır. Eğer suçunun derecesi nedeniyle kadının ölmesi gerekiyorsa erkek onun ölümünden büyük ölçüde sorumludur.

Eğer kadının suçu onu yasal düzenin dışına çıkarmıyorsa, erkeğin işlevi erkek egemen normallerin sınırları içinde ona çıkar yolu göstermek ve ihlalleri nedeniyle onu uygun bir biçimde cezalandırmaktadır. Bu kesinlikle herkesin bildiği ancak tipik olarak Alfrd Hitckcock ’un filmlerinde rahatsızlık veren ve uyumsuz alt anlatımlara sahip olan bir mutlu son yorumudur. Erkek kahramanın kadını olan sevgisi onu koruma arzusu, her şeyin ötesinde kadın üzerinde bir iktidar arzusu olarak tanımlanır ve erkeğin kadını koruması bir başka kapana kıstırma biçiminin göstergesidir.

Alfred-Hitchcock-2-
Aile Oyunu: Karen Black
Alfred-Hitchcock-
Öldüren Hatıralar: İngrid Bergman, Salvador Dali’nin tasarladığı rüya sahnesi.
Alfred-Hitchcock-4
Miriam’ın (Laura Elliot) Öldürülmesi
Alfred Hitchcock
Kim Novak

Firefly Video, ADOBE AI

Firefly Video, ADOBE AI

Miami, Florida’da yıllık Adobe MAX konferansında Adobe, Firefly Video modelinin nihayet halka açık olarak yayınlanmaya ve denemeye hazır olduğunu duyurdu.

Ancak şimdilik, bu AI video modeli hakkında bilinmesi gerekenleri şöyle sıralayabiliriz.

Generative Extend (beta) for perfectly timed video edits (Zamanlanmış video düzenlemeleri için Generative Extend (beta):

Firefly Video Modeli tarafından desteklenen ve artık Premiere Pro beta sürümünde mevcut olan Generative Extend, çekimdeki boşlukları kapatmak, geçişleri yumuşatmak veya mükemmel zamanlanmış düzenlemeler için çekimleri daha uzun süreli tutarak klipleri uzatmanıza olanak tanıyor.

Text to Video & Image to Video (beta) (Metinden Videoya ve Görüntüden Videoya (beta):

İçerik oluşturucular “Firefly Video Modeli” tarafından desteklenen ve şimdi “Firefly Web” uygulamasında sınırlı genel beta sürümünde kullanıma sunulan yeni Metinden Videoya ve Görüntüden Videoya özelliklerine erişebilirler. Metinden Videoya ile video düzenleyiciler, metin ’den video oluşturabilir, videolara ince ayar yapmak için açı, hareket ve yakınlaştırma gibi çeşitli kamera hareketlerine ve video (time line) zaman çizelgesindeki boşlukları sorunsuz bir şekilde dolduran B-Roll için referans görüntülere erişebilirler.

Görüntüden Videoya dönüşüm özelliği ise, içerik oluşturucuların hareketsiz çekimleri veya illüstrasyonları çarpıcı canlı aksiyon kliplerine dönüştürmelerine olanak tanır.

Firefly Image 3 enhancements for faster generations (Daha hızlı nesiller için Geliştirilmiş Firefly Image 3) :

Firefly Image 3 Model’in en son evrimi sayesinde, her seviyeden içerik oluşturucu, önceki modellere göre 4 kata kadar daha hızlı sonuçlarla saniyeler içinde görüntüler oluşturarak fikir üretebilir.

Program Firefly Web uygulamasında mevcuttur.

Generative Workspace (beta) in Photoshop ( Photoshop’ta Üretken Çalışma Alanı (beta)):

Adobe Firefly tarafından desteklenen “Photoshop’taki Üretken Çalışma Alanı”, tasarımcıların vizyonlarına ulaşmak için kavramları aynı anda tasarlamalarına, beyin fırtınası yapmalarına ve yinelemelerine olanak tanırken çarpıcı görselleri her zamankinden daha hızlı ve daha sezgisel bir şekilde üretir.

Firefly Vector Model (beta) Advancements in Illustrator ( Firefly Vektör Model’inin en son sürümü):

Adobe Illustrator, bu yılın başlarında en son “Firefly Vektör Modeli (beta)” tarafından desteklenen “Generative Shape Fill (beta)”, “Generative Recolor” ve “Text to Pattern” özelliklerini kullanıma sunarak tasarımcıların kendi sanat eserlerine ve tasarımlara kendi stillerinde hızlı bir şekilde ayrıntılı vektörler tasarlamalarını veya eklemelerini sağlamıştı.

Firefly Vektör Model’inin en son sürümüyle, içerik oluşturucular artık öğelerin yoğunluğunu tek bir desende daha fazla kontrol ederek öğelerin etkin bir şekilde bir araya getirilme işlemini kolayca değiştirebilirler.

Senaryoda Diyaloglar

Senaryoda Diyaloglar

Bir senaryo yazarı her şeyden önce yazdığı hakkında yeterince bilgi sahibi olmalı ve ne anlatmak istediğini bilmelidir.  Bu amaçla da izleyici üzerinde duygusal bir etki yaratmanın çeşitli yollarını kullanmalıdır.

Bu yöntemlerden biri de Senaryoda Diyaloglar, yani karakterler arasında geçen konuşmalardır.

Senaryo yazarı görüntülerle gösteremediği şeyleri diyaloglarla anlatır.

Etkileyici ve sürükleyici mükemmel diyaloglar yazmanıza yardımcı olabilecek bazı önerilerimizi şöyle sıralamaya çalıştık.

Senaryoda Diyaloglar üzerine bazı öneriler.   

 1.Karakterlerin ne söyledikleri değil ne yaptıkları önemlidir: “Bir karakter, ‘dürüst bir adam’ olduğuna dair yemin edebilir, ancak onları tanımlayan eylemleridir.”

2.Yalan söylemek iyidir! Bu Senaryoda Diyalogları ilginç kılar. Bir karakterin saklayacak bir şeyi olduğunda, diyalog her zaman merak uyandırır.

3.Yani seyirciyi asla ihmal etmeyin. Açıklamayı dışarıda bırakmak bunun en iyi yöntemlerinden biridir.

4.Her zaman izleyiciyi kahramanın tek hedefine doğru ilerletecek diyaloglar kurun.

5. Kesinlikle gerekli olmadıkça karakterlerinizi konuşturmayın.

6.Çoğu zaman diyaloğu geliştirmenin en iyi yolu onu kesmektir.

7. Özellikle temposu yüksek bir filmin senaryosunu yazıyorsanız kısa diyaloglar kullanmaya çalışın. Tarantino’nun kült klasik filmi “Pulp Fiction- Ucuz Roman” da olduğu gibi.

8. İnsan hikayelerini karakterlerin karşılıklı tartışmaları şeklinde anlatan bir senaryoda uzun ve ağdalı diyaloglar kullanmak mümkündür. Bunun da en iyi örneği Fransız filmleridir.

9. Soru ne kadar güçlü olursa, hedef kitleniz o kadar çok etkileşime girer. Yani karakterinize sorduracağınız soru açıklamasın, izleyiciyi düşündürsün, merak ettirsin ve keşfettirsin.

10. Çatışma! İyi bir diyalog kurmanın en kolay yollarından biri çatışmadır. Çatışmayı asla ihmal etmeyin. Unutmayın bir filmi ileriye taşıyan şey Çatışmadır.

Studyo-Somuru-Filmler
                             Pulp Fiction
Senaryoda Diyaloglar
                Bir-Kadın-Meselesi

Kırmızı Renk, Sinemasal anlatımda yeri…

Kırmızı Renk

Kırmızı Renk enerji demektir, hayatı temsil eder.

Kan basıncını yükseltir, solunumu ve kalp atışlarını hızlandırır.

Arzu, şehvet, cinsel istek demektir.

Aşkın rengi de kırmızıdır.

Aşıklar birbirlerine ilgilerini göstermek için kırmızı gül sunarlar.

Gülün Kırmızı olması bu bağlamda arzu ve isteğin sembolüdür.

Salgıları ve sinir sistemini etkilediği için güçlü libido, kazanma ve ilerleme isteği, güç ve kontrol arzusu demektir Kırmız Renk.

Sembolik olarak savaş ve zafer için dökülen kan demektir. Bu açıdan erkekliği de temsil ettiğini düşünebiliriz.

Matador arenada boğayı kırmızı pelerin tutarak üzerine çeker.

Fiziksel ve sinirsel bitkinlik, cinsel gücün kaybedilmesi reddedilmiş  kırmızı ile ilişkilendirilir

Kirmizi-Renk

Kirmizi-Renk-

Kirmiz-Renk

Kirmizi-Renk

                                                                            Maymunlar Cehennemi

Kirmizi-Renk

                                                                                         Taxi Driver

 

Yeşil Renk, Sinemasal Anlatımda Yeri…

Yeşil Renk…

Bizim de geleneksel kültürümüzde genç kızların dokudukları kilimlere duygularını renklerle aktardıklarını biliriz.

Yeşil renk güven, kendine saygı ve kendi değerlerine odaklanma ve tutarlılığı temsil eder.

Sembolik olarak kökenlerine bağlılık, gurur ve değişmezlik demektir.

Yeşil rengin içinde var olan gerilim kişinin gurur duygusunu güçlendirerek dış etkilere karşı bir duvar oluşturmasına yol açar.

Bu korumacılık eleştiri, mantık, hafıza, ifade gibi değerleri geliştirerek kişinin kendisi ve başkaları için üretken yaşam beklentisi yaratır.

Yeşil seven kişilerin sıklıkla gastrit, ülser gibi sindirim sistemi hastalıkları yaşamalarının sebebi bir yerde bu kontrolcü yaklaşımdan gelir.

Yesil-Renk
Yeşil-Renk

(Bir Geyşanın Anıları)

 

Yeşil Renk

 

( Beyzanın Kadınları )

 

Brian-De-Palma

( Carrie), Brian De Palma

 

Güney Kore 3

( Squid Game )

 

son on yılın10

( La La Land )

 

RSS
Follow by Email