Larnaka – Türk Mahallesi- 1964
Sokaklar dar, taş yapılar eski ve yorgun. Sabah güneşi henüz yükselmiş. Çocuk sesleri duyulmakta…
Havada tuhaf gerginlik vardır…
Otobüs limanın arkasındaki dar sokaktan ağır ağır çıktı.
Boyası solmuştu; ön camın üstünde küçük bir karton parçası sallanıyordu: “Merkez – Dikelya”.
Şoförün direksiyondaki elleri titremiyordu ama gözleri alışılmıştan daha uzun süre aynaya takılıyordu.
Larnaka Türkler ve Rumların birlikte huzur içinde uzun yıllar boyu yaşadığı bir bölgedir.
Ama bir süredir bu huzur havasının yerini tuhaf bir gerginlik almıştı.
Şehir, birkaç aydır kendi nefesini tutarak yaşıyordu. İnsanlar konuşurken cümlelerini yarım bırakıyor, dükkân kepenkleri normalden erken iniyor, geceleri köpek havlamaları uzun sürüyordu. Herkes bir şeylerin kırılmak üzere olduğunu hissediyordu ama kimse adını koymak istemiyordu.
Otobüste şoför dahil onbir yolcu vardı.
Arka sırada, genç Meryem, çantasını dizlerine bastırmıştı. İçinde, Larnaka’da doğan kızının fotoğrafı vardı; fotoğrafın arkasına kurşun kalemle sadece bir tarih yazmıştı. Yan koltukta, kolunu sargıyla tutan genç bir adam camdan dışarı bakıyordu. Liman vinçleri, sabah sisi içinde uzun boyunlu kuşlara benziyordu.
Otobüs, şehir merkezinden uzaklaştıkça konuşmalar azaldı. Tekerlekler bozuk asfaltın üzerinde her çukura düştüğünde, içerde küçük bir yankı oluşuyor, kimse o yankının bitmesini beklemeden yeniden susuyordu.
Otobüs, köprüye gelmeden önce yavaşladı.
Normalde burada küçük bir kontrol noktası olurdu. Bugün yoktu. Sadece rüzgârda sallanan bir teneke parçası ve yol kenarında terk edilmiş bir sandık.
Şoför bir an durdu. Geri mi dönmeliyim, diye düşündü. Ama otobüsteki Türk işçilerin Dikelya’daki İngiliz Üssündeki işlerine yetişmeleri gerekiyordu.
Gaza bastı.
Köprüyü geçtikten sonra yol, portakal bahçelerinin arasına girdi. Ağaçlar sabah ışığında, sanki her şey eskisi gibiymiş gibi parıldardı. Ama bu sabah, bahçelerin içinden duman gibi ince bir sis yükseliyordu. Şoför, direksiyonu sağa kırması gereken virajı kaçırdığını fark etti.
Yanlış yola girmişti.
Normalde çok basit bir dönüş vardı. Fakat tabelalar yerinde değildi. Birileri gece vakti sökmüş ya da devirmişti. Otobüs, giderek daralan bir patikaya saptı. Yolcular başlarını kaldırdı.
“Şoför Bey…” dedi Meryem, sesi neredeyse fısıltıydı.
Şoför cevap vermedi.
Bir süre sonra asfalt bitti. Toprak yol başladı. Tekerlekler, kuru çamurun üzerinde boğuk bir sesle dönüyordu. Kimse bağırmadı. Kimse ayağa kalkmadı.
Sanki herkes aynı anda, bu yolun artık geri dönüşü olmadığını anlamıştı.
Otobüs, portakal ağaçlarının bittiği yerde durdu.
Karşıda, boş bir arazi uzanıyordu. Rüzgâr, otların arasından geçerken ince bir uğultu çıkarıyordu. Uzakta tek bir ev bile görünmüyordu.
Şoför kapıyı açtı.
Kimse inmedi.
Genç adam, sargılı kolunu biraz kaldırdı. “Burası… burası haritada yok,” dedi.
Şoför, başını yavaşça salladı. Haritayı cebinde taşırdı. Ama o harita, aylar öncesinin haritasıydı. Şehir değişmişti. Yollar değişmişti. İnsanların hangi sokaktan geçebileceği, hangi köprüde durdurulacağı bile değişmişti.
Bir anda, patikanın ilerisinde beliren siluetleri gördüler.
Silahlı Rum Çeteciler miydi, gölge mi, kimse tam seçemedi.
Şoför refleksle kontağı çevirdi. Motor bir kez öksürdü. İkinci kez çalışmadı.
Otobüsün içindeki hava ağırlaştı. Pencerenin kenarındaki genç elindeki kitabı bıraktı, Meryem, çantasını daha sıkı kavradı.
Ve sonra…
Hiç kimse tam olarak nasıl olduğunu anlatamadı.
Sadece şunu söylediler:
Otobüs, oradaydı.
Biraz önce toprak yolun ortasında, kapısı açık, motoru susmuş halde.
Sonra… yoktu.
Ne tekerlek izi kaldı, ne kırık cam, ne de devrilmiş bir tabela.
Aynı günün akşamı, şehir merkezine bir söylenti yayıldı:
“Sabah Larnaka’dan Dikelya’ya çıkan otobüs geri dönmedi.”
Ertesi gün yetkililer aradı. Bahçelerin içini, boş arazileri, köprü altlarını taradılar. Kimse bir parça metal, bir koltuk minderi, bir numara levhası bile bulamadı.
Aylar sonra, limanda çalışan yaşlı bir balıkçı, sisli bir sabah denizin içinden ağır bir motor sesi duyduğunu söyleyecekti. Sese doğru baktığında, boş bir yolun üstünde gidiyormuş gibi ilerleyen bir otobüs gördüğünü iddia etti.
İçinde kimse yoktu, ya da belki, herkes hâlâ içindeydi.
Larnaka’da bugün bile bazı yaşlılar, sabah erken saatlerde portakal bahçelerinin yanından geçerken çocuklara şöyle der:
“Eğer yol birden daralırsa ve tabelalar kaybolursa, sakın devam etmeyin.
Yukardaki Öykü gerçek bir yaşam öyküsüdür.
Larnaka kentinde 1964’te Türk işçileri Dikelya’daki Birleşik Krallık üssüne götüren servis otobüsü, Rum çeteler tarafından kaçırıldıktan sonra içindeki 11 Türk şehit edilmişti.
Gittikleri otobüsle ortadan kaybolan 11 şehidin kalıntıları ancak 2009’da bulunmuştur.
Kıbrıs’taki Kayıp Şahıslar Komitesi’nin çalışmaları sonucu Larnaka’daki bir köyün su kuyusunda bulunan 11 şehidin kalıntıları, şehitliklere defnedilmiştir.
60 yıl sonra 2024 de bu şehitler adına İskele ’de dikilen “Kayıp Otobüs” anıtının törenle açılışı yapılmıştır.

































