Cahide Sonku…Bir Yıldızın Doğuşu, Yükselişi ve Yalnızlığı

Cahide Sonku…Bir Yıldızın Doğuşu, Yükselişi ve Yalnızlığı

İstanbul 1930’ların başı…

Yağmurlu Beyoğlu sokaklarında tramvayların sesi yankılanırken genç bir kız bir kapının önünde duruyordu. Elinde küçük bir çanta, ruhunda hayal umut ve de biraz korku; Adı Cahide olan bu kız henüz 16 yaşındaydı. Kapının üstünde yazan isim de taşıması zor bir isimdi; Darülbedayi

Genç kız derin bir nefes aldı, “Bir gün herkes beni tanıyacak,” diye fısıldadı kendi kendine ve gururla kapıdan içeri girdi. Sahnenin tozlu kokusu, ağır kadife perdeler ve göz alıcı sahne ışıkları…Bir an duraklayan Cahide sahnenin ortasına yürüdü etrafına bakındı, salonda seyirci yoktu. O an hayatını belirleyecek andı. Seyirci yoktu ama o yine de oynadı. Çünkü sahne, onun kaderiydi…

Cahide Sonku, doğum adıyla Cahide Serap, o dönem Osmanlı toprağı olan Sana’da doğdu. Babası bir Osmanlı subayı Yüzbaşı Necati Bey, dedesi Çorapsız İbrahim Paşa ise Osmanlı Ordusunda 7. Ordu Komutanı’ydı. Aynı yıllarda babası dedesinin emrindeydi. Dünya Savaşı’nın başlaması ve Yemen’in Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmasının ardından aile Sana’dan ayrılarak İstanbul’a geldi. Babası Necati Bey bir süre sonra ailesini terk etti ve annesi Necati Bey’den boşandı. İlk ve ortaokulu Fatih’te tamamladı. Sultan Selim’ deki Cumhuriyet Kız Ortaokulundan mezun oldu.

Bir Yıldızın Doğuşu

Muhsin Ertuğrul’un keşfiyle Darülbedayi’de “Yedi Köyün Zeynebi” ile oyunculuğa başladı. 1933’te “Söz Bir Allah Bir” filmiyle sinemaya adım attı. Yıllar geçti. Cahide artık sadece tiyatro oyuncusu değildi. Bu güzel, keskin bakışlı kadının adı İstanbul’un sinema salonlarında konuşuluyordu. Gazeteler onun fotoğraflarını basıyordu. Sinema dünyası yeni bir yıldız bulmuştu. Filmler ardı ardına gelmeye başladı. Seyirciler perdede onun görüntüsünü görmek için sabırsızlanıyordu.

Bir akşam galada bir gazeteci ona sordu: “Şöhret sizi korkutmuyor mu?” Cahide hafifçe gülümsedi. “Şöhret değil,” dedi. “Unutulmak korkutur.” Salon alkışlarla doldu…

O artık Türk sinemasının en ünlü kadın yıldızlarından biriydi.

cahide-sonku

Kariyerinin tescillediği o yıllarda Parseh Gevrekyan adında Gayri Müslüm genç bir iş insanı ile tanıştı ve aşk yaşamaya başladılar. Gevrekyan, sinema ile özdeşleşen Cahide Sonku’nun hayranlarından biriydi. Ancak Müslüman bir kadının, hele Cahide kadar ünlü bir kadının, gayrimüslim biriyle beraberliği hoş karşılanmadığından aşklarını gizli yaşadılar. Ama Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü Cahide’yi aralıklarla ifade vermeye çağırıyordu. Akabinde başlayan 2. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’de “Varlık Vergisi” Kanunu çıktı. Hükûmet vergilerin yüzde 87’sini gayrimüslimlerden tahsil etmeye karar verdi. Parseh Gevrekyan’ın taşınmaz mallarına el konuldu ve Aşkale’deki çalışma kampına gönderildi. Cahide, çevresi ve adli kurumlardaki kişilerin baskısı sonucu Gevrekyan’dan ayrılmak zorunda kaldı.

Cahide Soku o dönemlerde Türk sinemasının en ünlü kadın yıldızlarından biriydi.

Ama Cahide için bu yeterli değildi… 1950’lerin başında bir gün film setinde yönetmeni izlerken içinden kendine sordu; “Neden sadece oynuyorum?”“Neden kararları hep başkaları veriyor?” O gece çok cesur bir karar aldı; Kendi film şirketini kuracaktı. Böylece doğdu ‘Sonku Film’. “Fedakâr Ana” filmiyle ilk kez yönetmenliği denedi.

Cahide Sonu

Bu, o dönem için neredeyse imkânsız bir şeydi. Bir kadın…Film yapımcısı… Patron…

Ama Cahide korkmadı. Filmler çekildi. Setler kuruldu. Kameralar çalıştı. Bir süre için her şey yolunda gitti…

Fakat sinema acımasızdır; Bir film başarısız oldu ardından diğerleri, sonra bir diğeri.

Sinema acımasız olduğu kadar da pahalı bir sanattır.

Borçlar büyüdü. Işıklar yavaş yavaş sönmeye başladı. Ve karanlık bastı… 1963 yılında çıkan bir yangın son noktayı koydu. Kurmuş olduğu Sonku Film şirketinin binasının yanması üzerine iflas etti.

Karanlık

Şöhret garip bir şeydir. Bir gün herkes seni alkışlar. Ertesi gün kimse telefonunu açmaz. Cahide artık eskisi kadar çağrılmıyordu. Yeni yüzler gelmişti. Yeni yıldızlar. Bir zamanlar gazetelerin kapaklarında olan fotoğrafları şimdi eski dergilerin sararmış sayfalarında kalmıştı.

Beyoğlu’nda küçük bir masada tek başına otururken aynaya baktı. Yüzünde hâlâ o eski ihtişamın gölgesi vardı. Ama gözlerinde yorgunluk. Garson sessizce bir kadeh daha bıraktı masaya. Cahide camdan dışarı baktı. Yağmur yine yağıyordu. Yıllar önce tiyatro kapısında duran o genç kız aklına geldi. “Bir gün herkes beni tanıyacak”. Evet, tanımışlardı. Ama hiç kimse sonsuza kadar alkışlamıyordu.

Cahide’nin özel hayatı da bir türlü yolunda gitmemişti.

Oyuncu Talat Artemel ile evlenip ayrıldı. Daha sonra, 1943 yılında «Tütün Kralı» lakabıyla bilinen iş insanı İhsan Doruk ile evlendi ve bir süre sonra bu eşinden de ayrıldı. Daha sonra İhsan Doruk ile yeniden evlenen Cahide’nin bu evlilikten Ender adında bir kız çocuğu oldu.

Tüm bu acı olaylar onu en sonunda alkol bağımlısı bir kadın yaptı.

Son Perde

1981 yılında İstanbul’da bir sonbahar günü…

Şehir kalabalık, sokaklar gürültülüydü. Alkazar Sineması ise sessiz. Çünkü bir dönemin en parlak yıldızlarından biri yaşama veda ediyordu; Cahide 61 yaşındaydı.

Muhsin Ertuğrul Şehir Tiyatrosu’nun sahnesinde mütevazi bir tören. Ardından Zincirlikuyu Mezarlığına defnedilen bir beden.

Adı artık afişlerde değildi ama sinema tarihinin sayfalarında hâlâ parlıyordu ve parlayacaktı…Çünkü bazı insanlar sadece oyuncu değildir. Onlar bir dönemin ruhudur. Ve kameralar kapansa bile hikâyeleri yaşamaya devam eder. Cahide Sonku’nun hikâyesi de böyledir. Bir yıldızın doğuşu…

Bir kadının erkeklerin hüküm sürdüğü bir ortamda tüm kadınlara örnek olabilecek mücadelesi…

Ve ışıkların ardındaki gelen yalnızlık ve ölüm…

 

Kayıp Otobüs

Larnaka – Türk Mahallesi- 1964

Sokaklar dar, taş yapılar eski ve yorgun. Sabah güneşi henüz yükselmiş. Çocuk sesleri duyulmakta…

Havada tuhaf gerginlik vardır…

Otobüs limanın arkasındaki dar sokaktan ağır ağır çıktı.

Boyası solmuştu; ön camın üstünde küçük bir karton parçası sallanıyordu: “Merkez – Dikelya”.

Şoförün direksiyondaki elleri titremiyordu ama gözleri alışılmıştan daha uzun süre aynaya takılıyordu.

Larnaka Türkler ve Rumların birlikte huzur içinde uzun yıllar boyu yaşadığı bir bölgedir.

Ama bir süredir bu huzur havasının yerini tuhaf bir gerginlik almıştı.

 Şehir, birkaç aydır kendi nefesini tutarak yaşıyordu. İnsanlar konuşurken cümlelerini yarım bırakıyor, dükkân kepenkleri normalden erken iniyor, geceleri köpek havlamaları uzun sürüyordu. Herkes bir şeylerin kırılmak üzere olduğunu hissediyordu ama kimse adını koymak istemiyordu.

Otobüste şoför dahil onbir yolcu vardı.

Arka sırada, genç  Meryem, çantasını dizlerine bastırmıştı. İçinde, Larnaka’da doğan kızının fotoğrafı vardı; fotoğrafın arkasına kurşun kalemle sadece bir tarih yazmıştı. Yan koltukta, kolunu sargıyla tutan genç bir adam camdan dışarı bakıyordu. Liman vinçleri, sabah sisi içinde uzun boyunlu kuşlara benziyordu.

Otobüs, şehir merkezinden uzaklaştıkça konuşmalar azaldı. Tekerlekler bozuk asfaltın üzerinde her çukura düştüğünde, içerde küçük bir yankı oluşuyor, kimse o yankının bitmesini beklemeden yeniden susuyordu.

Otobüs, köprüye gelmeden önce yavaşladı.

Normalde burada küçük bir kontrol noktası olurdu. Bugün yoktu. Sadece rüzgârda sallanan bir teneke parçası ve yol kenarında terk edilmiş bir sandık.

Şoför bir an durdu. Geri mi dönmeliyim, diye düşündü. Ama otobüsteki Türk işçilerin Dikelya’daki İngiliz Üssündeki işlerine yetişmeleri gerekiyordu.

Gaza bastı.

Köprüyü geçtikten sonra yol, portakal bahçelerinin arasına girdi. Ağaçlar sabah ışığında, sanki her şey eskisi gibiymiş gibi parıldardı. Ama bu sabah, bahçelerin içinden duman gibi ince bir sis yükseliyordu. Şoför, direksiyonu sağa kırması gereken virajı kaçırdığını fark etti.

Yanlış yola girmişti.

Normalde çok basit bir dönüş vardı. Fakat tabelalar yerinde değildi. Birileri gece vakti sökmüş ya da devirmişti. Otobüs, giderek daralan bir patikaya saptı. Yolcular başlarını kaldırdı.

“Şoför Bey…” dedi Meryem, sesi neredeyse fısıltıydı.

Şoför cevap vermedi.

Bir süre sonra asfalt bitti. Toprak yol başladı. Tekerlekler, kuru çamurun üzerinde boğuk bir sesle dönüyordu. Kimse bağırmadı. Kimse ayağa kalkmadı.

Sanki herkes aynı anda, bu yolun artık geri dönüşü olmadığını anlamıştı.

Otobüs, portakal ağaçlarının bittiği yerde durdu.

Karşıda, boş bir arazi uzanıyordu. Rüzgâr, otların arasından geçerken ince bir uğultu çıkarıyordu. Uzakta tek bir ev bile görünmüyordu.

Şoför kapıyı açtı.

Kimse inmedi.

Genç adam, sargılı kolunu biraz kaldırdı. “Burası… burası haritada yok,” dedi.

Şoför, başını yavaşça salladı. Haritayı cebinde taşırdı. Ama o harita, aylar öncesinin haritasıydı. Şehir değişmişti. Yollar değişmişti. İnsanların hangi sokaktan geçebileceği, hangi köprüde durdurulacağı bile değişmişti.

Bir anda, patikanın ilerisinde beliren siluetleri gördüler.

Silahlı Rum Çeteciler miydi, gölge mi, kimse tam seçemedi.

Şoför refleksle kontağı çevirdi. Motor bir kez öksürdü. İkinci kez çalışmadı.

Otobüsün içindeki hava ağırlaştı. Pencerenin kenarındaki genç elindeki kitabı bıraktı,  Meryem, çantasını daha sıkı kavradı.

Ve sonra…

Hiç kimse tam olarak nasıl olduğunu anlatamadı.

Sadece şunu söylediler:

Otobüs, oradaydı.

Biraz önce toprak yolun ortasında, kapısı açık, motoru susmuş halde.

Sonra… yoktu.

Ne tekerlek izi kaldı, ne kırık cam, ne de devrilmiş bir tabela.

Aynı günün akşamı, şehir merkezine bir söylenti yayıldı:

“Sabah Larnaka’dan Dikelya’ya çıkan otobüs geri dönmedi.”

Ertesi gün yetkililer aradı. Bahçelerin içini, boş arazileri, köprü altlarını taradılar. Kimse bir parça metal, bir koltuk minderi, bir numara levhası bile bulamadı.

Aylar sonra, limanda çalışan yaşlı bir balıkçı, sisli bir sabah denizin içinden ağır bir motor sesi duyduğunu söyleyecekti. Sese doğru baktığında, boş bir yolun üstünde gidiyormuş gibi ilerleyen bir otobüs gördüğünü iddia etti.

İçinde kimse yoktu, ya da belki, herkes hâlâ içindeydi.

Larnaka’da bugün bile bazı yaşlılar, sabah erken saatlerde portakal bahçelerinin yanından geçerken çocuklara şöyle der:

“Eğer yol birden daralırsa ve tabelalar kaybolursa, sakın devam etmeyin.

 

Yukardaki Öykü gerçek bir yaşam öyküsüdür.

Larnaka kentinde 1964’te Türk işçileri Dikelya’daki Birleşik Krallık üssüne götüren servis otobüsü, Rum çeteler tarafından kaçırıldıktan sonra içindeki 11 Türk şehit edilmişti.

Gittikleri otobüsle ortadan kaybolan 11 şehidin kalıntıları ancak 2009’da bulunmuştur.

Kıbrıs’taki Kayıp Şahıslar Komitesi’nin çalışmaları sonucu Larnaka’daki bir köyün su kuyusunda bulunan 11 şehidin kalıntıları, şehitliklere defnedilmiştir.

60 yıl sonra 2024 de bu şehitler adına İskele ’de dikilen “Kayıp Otobüs” anıtının törenle açılışı yapılmıştır.

 

Chloé Zhao ve Vizyonu

Chloé Zhao  

√
Chloe-Zhao

Zhao Ting 31 Mart 1982’de Çin, Pekin’de dünyaya geldi.
Babası Zhao Yuji, Çin’in en büyük çelik üreticisi Shougang Group’un CEO’su ve emlak kralıydı. Annesi ise sağlık görevlisiydi. Aklının dikine giden ve başını sık sık derde sokarak ailesine zor anlar yaşatan asi bir çocukluk yaşadı. Okulda da çok tembeldi.

Chloé Zhao sinemayı çok seviyordu favori filmi ise Wong Kar-wai’nin “Happy Together” filmiydi.

15 yaşındayken tek kelime İngilizce bilmemesine rağmen babası onu İngiltere’deki Brighton College’e eğitim görmesi için gönderdi.

Chloé Zhao anne ve babasının boşanmasından sonra hayran olduğu batı pop kültürünü daha iyi tanımak için Los Angeles’a taşındı.

Massachusetts’teki ‘Mount Holyoke College’de Politik Bilimler okuduktan sonra New York Üniversitesi ‘Tisch’ Güzel Sanatlar Okulu’nda Film Yapımcılığı eğitimi aldı. 

2015 yılında Chloé Zhao ilk uzun metraj filmini yönetti “Songs My BrothersTaught Me”.

Bir Lakota Sioux kızılderilisi ile kız kardeşi arasındaki ilişkiyi anlatan öyküyü Güney Dakota’daki Pine Ridge Kızılderili Rezerv Bölgesi’nde çekti. Film Sundance Film Festivali ve Cannes Film Festivali’nde beğeni ile izlendi.

2017 de Chloé Zhao çağdaş bir Western draması olan “The Rider” filmini yönetti. Film profesyonel binicilik kariyeri ölümcül bir kaza ile sonlanan Brady Blackburn’ün hikayesini anlatıyordu. Ve bu karakteri canlandıran Brady Jandreau’un da gerçek yaşam öyküsüydü.

Filmin yapımcılığını ilk filminde olduğu gibi babası Yuji Zhao üstlenmişti.

2018 yılında Chloé Zhao üçüncü filmi olan “Nomadland”i yönetti. Baş rolde Frances McDormand’ın yer aldığı film, bir RV ile Amerika’nın Batısında dört ay süren bir seyahat sürecinde isimsiz oyuncularla çekildi. Prömiyerini Venedik Film Festivalinde yapan “Nomadland” Altın Aslan Ödülüne layık görüldü. 

Chloe-Zhao

Ardından 2020 Toronto Uluslararası Film Festivali’nde İzleyici Ödülünü aldıktan sonra Şubat 2021 de Searchlight Pictures firması tarafından dağıtılarak gösterime girdi.

‘Golden Globe-Altın Küre’ ödüllerinde ‘En iyi Yönetmen Ödülü’nü kazanarak 1984 yılında Barbra Streisand’tan sonra bu ödülü alan ikinci kadın yönetmen oldu.

OSCAR Ödülleri’nde ise aynı başarıyı tekrarlayarak Kathryn Bigelow’dan sonra ‘En İyi Yönetmen Ödülü’nü alan ikinci kadın yönetmen oldu.

“Nomadland”, ‘En İyi Film Ödülü’nü almasının yanı sıra başrol oyuncusu Frances McDormand’a ‘En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandırarak üçüncü Oscar’ını getirdi.

Chloe Zhao’nun, Marvel filmi “The Eternals”ı yöneteceği açıklandığın da çok fazla eleştiri toplamıştı.

Çünkü Marvel prodüksiyonları çok pahalı yapımlar olarak bilinir.

Zhao’nun son filmi 2020 yapımı “Nomadland – Göçebe Diyarı” her ne kadar 3 dalda Oscar heykelciğine hak kazandıysa da henüz Zhao, Hollywood tarafından pek benimsenmemişti.

Bir devam filmi olan olan ‘The Eternals’, 2021 senaryosunda da Zhao’nun imzasını taşıyor.

Zhao bütün endişeleri yalanlayarak Marvel Sinematik Evreni’ne global bazda 400 milyon dolar hasılat getirdi.

Chloe-Zhao

“Nomadland” den çok farklı bir tür olan bu süper kahraman filmi Çinli yönetmenin çok yönlülüğünü de başarıyla ortaya koydu. Aksiyon alanında ne kadar başarılı olabileceğini gösterdi.

Pekin doğumlu Zhao’un başarısı, uluslararası basında geniş yankı uyandırırken, Çin devletinin resmi yayın organları CCTV ve Xinhua bu başarıyı görmezden geldiler.

Ülkenin sosyal medya platformlarından Veybo’da, 14 milyondan fazla takipçisi olan film dergisi Watch Movies tarafından Zhao’nun yönetmenlik başarısını duyuran bir bildirim, paylaşılmasından birkaç saat sonra silindi. Ayrıca “Chloé Zhao, en iyi yönetmeni kazandı” etiket çalışması da sansüre maruz kaldı.

Filmlerinde genellikle Amerika’nın kırsal bölgelerinde yaşayan, görünmez kalmış insanların gündelik hayatına odaklanır. Belgesel ile kurmaca arasındaki sınırı bilinçli olarak bulanıklaştıran sade, doğal ve şiirsel bir sinema dilini kullanan yönetmenin öne çıkan filmlerini ise kısaca tekrar şöyle sıralayabiliriz:

“Songs My Brothers Taught Me (2015)” – Yerli Amerikan bir gençlik hikâyesi üzerinden aidiyet ve yoksulluk teması.

“The Rider (2017)” – Bir Rodeo binicisinin sakatlık sonrası kimlik arayışı.

“Nomadland (2020)” – Modern Amerika’da göçebe yaşam süren insanların hikâyesi.

“Eternals (2021)” – Marvel evreninde geçen, alışılmışın dışında daha kişisel ve görsel olarak farklı bir bakış açısıyla anlatılan super kahraman yorumu.

“Dracula (2021) – Klasik Dracula hikayesine bilim kurgu – Western yaklaşımı. Yapımcı, Senarist ve Yönetmen Zhao. Film hala geliştirim aşamasında.

“Hamnet (2025)- On altıncı yüzyılda İngiltere’de yaşayan Agnes, doğaya derinden bağlıdır ve Will, ikisine bir hayat kurmak için elinden geleni yapar. Çocuklarını kaybedince yas yüzünden aralarındaki bağ zayıflar. Will de kendini işine vererek acısını Hamlet trajedisine dönüştürür.

 
 
 

 

 

Sharon Tate – Kırılganlığın Hüznü

1960’ların altın çağındaki Hollywood… Işıkların büyüsüne kapılmış genç bir kadın, sessiz ama güçlü bir umutla kamera karşısında belirir: Sharon Tate.

24 Ocak 1943’te Dallas’ta doğan Sharon, asker olan babasının görevi nedeniyle çocukluğunu sürekli değişen şehirlerde, ülkelerde geçirdi.

Dışarıdan bakıldığında pırıltılı bir güzellik; iç dünyasında ise nazik, duyarlı, kırılgan ama inatla hayata tutunan bir genç kadın… Bu hareketli çocukluk, ona insanlara yakından bakmayı, duyguları fark etmeyi ve onları hissetmeyi öğretti. Belki de bu yüzden, yıllar sonra kameralar onun yüzüne çevrildiğinde yalnızca bir “yıldız” değil, bir ruh görünür olacaktı.

Hollywood setlerinde ilk adımlarını attığında Sharon Tate henüz çok gençti. Reklam çekimleri, küçük roller, sinema dünyasında var olabilmek için verilen sessiz ama kararlı bir mücadele… Sharon, yalnızca bir “güzellik sembolü” olarak hatırlanmayı reddediyordu. “Valley of the Dolls” ile parlayan kariyeri, eleştirmenlerin ona daha dikkatli bakmasını sağladı. Sharon’un oyunculuğunda büyülü bir şey vardı: Masumiyetle hüzün yan yana yürüyordu. Seyirci onun yüzünde yalnızca bir gülüş değil, kırılgan ama cesur bir kalbin titreyişini görüyordu.

                                                                                            Sharon-Tate-

                                       1966, Londra.

Ve aşk… Roman Polanski ile kurduğu yaşam, Sharon’un hayatına yeni bir ışık kattı. Evlilik, dostluk, ortak düşler ve anne olma heyecanı… Gelecek büyümeye hazır, umut dolu bir film gibiydi. Oysa hayat, her zaman olduğu gibi adil değildi. 1969 yılının bir gecesi, insanlığın karanlık yüzü bu ışığı acımasızca söndürdü. O gece yalnızca Sharon Tate değil; dünyaya gözlerini açamayan anne karnında bir bebek, tamamlanamayan bir hayat, yarım kalan bir sevgi de kaybedildi.

                                                        Sharon-Tate-2

Ama belgeseller yalnızca kayıpları anlatmaz. Onlar, hatırlamayı da öğretir.

1960’ların sonu… Hollywood’un parlak ışıkları, sinemanın büyüsünü insanlara armağan ederken, aynı yıllar Amerika’da kaotik bir ruh hâlini, kült liderlerin ve yozlaşmış ideolojilerin yükselişini de içinde barındırıyordu. İşte bu iki uç duygu, Sharon Tate’in trajik hikâyesinde kesişti.

Sharon Tate ve Manson Çetesi: Hollywood’un Kaybolan Işığı ve Karanlığın Yükselişi

Karanlığın Lideri: Charles Manson ve Çetesi

Aynı yıllarda, Amerikan rüyasının karanlık yüzünde, kendisini peygamber gibi sunan, manipülasyon ve şiddet söylemleriyle gençleri etkisi altına alan Charles Manson vardı. “Manson Family” adıyla bilinen bu grup, özgürlük ve ruhani uyanış vaatlerinin ardına saklanan bir şiddet ideolojisine sahipti. Toplumdan kopmuş, psikolojik olarak savrulmuş bireyleri kendine bağlayarak kör bir itaat kültürü yarattı.

Dünyayı Sarsan Gece

1969’un Ağustos ayında yaşanan vahşet, sadece bir cinayet olayı değildi; kültürel bir kırılmaydı. Sharon Tate ve evinde bulunan arkadaşları, Manson Çetesi’nin planlı şiddetinin kurbanı oldu. Tüm dünya şoktaydı. Bir yanda Hollywood’un masum yüzü Sharon Tate, diğer yanda nefret, saplantı ve ideolojik karanlıkla hareket eden bir çete… Bu olay, Amerika’nın masumiyet çağının sonunun sembolü hâline geldi.

                                                             Sharon-tate-4

Toplumsal Bellekte Derin Bir İz

Sharon Tate’in ölümü, sadece kişisel bir trajedi değil; sinema dünyasında, medyada ve toplumsal bilinçte silinmeyen bir yara bıraktı. Hollywood, ilk kez bu kadar savunmasız ve kırılgan görünüyordu. Manson Çetesi ise, tarihin en korkunç tarikat örneklerinden biri olarak hafızalara kazındı. Bu olaylar sonrasında güvenlik anlayışı değişti, medya şiddet kültürünü daha derin sorgulamaya başladı ve “kült lider” kavramı üzerine dünya daha uyanık hale geldi.

Sharon Tate’in Ardında Kalan

Yaşanan tüm karanlığa rağmen Sharon Tate’in anısı hep güzellikle anıldı. Onu tanıyanlar, zarafetini, insan sevgisini ve taşıdığı umudu hatırladı. Sharon Tate, yalnızca trajik bir kurban olarak değil, yaşamıyla güzelliği, sanatı ve kırılgan insan ruhunu temsil eden duruşuyla bir figür olarak hafızalarda kaldı.

Sinemanın Bahtsız Güzelleri Serisi- III

Sharon Tate, bugün hâlâ yalnızca trajedinin bir simgesi değildir. O; zarafetin, inceliğin, sevginin ve umutla dolu bir gençliğin simgesidir. Unutulmayan gülüşüyle, kırılgan görünen ama güçlü duran varlığıyla hâlâ yaşamaya devam eder. Onu hatırlamak, sadece bir acıyı değil, yarım kalmış bir ışığı, insan kalbinin kırılgan ama değerli narinliğini hatırlamaktır.

 “Sharon Tate… Bir hayat yarım kaldı, ama zarafetin ışığı asla sönmedi.”

Sinemanın Bahtsız Güzelleri Serisi- III

“Romy Schneider: Işığın ve Kederin Kadını”

Viyana, 1938…
Savaşın gölgesinde doğan küçük bir kız çocuğu.
Rosemarie Magdalena Albach…
Ama dünya onu başka bir isimle tanıyacaktı: Romy Schneider.

Henüz on yedi yaşında, “Sissi”nin büyülü prensesi olarak milyonların kalbini kazandı.
Ama Romy Schneider, sadece bir masalın kadını olmayı reddetti.
İzleyici onun gözlerinde başka bir şey gördü:
Bir özgürlük isteği… bir gerçeğe susamışlık.

Romy SchneiderAvusturya’dan çıkıp Fransa’ya gitti. 
Yeni bir dil, yeni bir hayat…
Ve orada sinemanın en parlak ama en kırılgan yüzlerinden biri oldu
Her rolünde biraz daha kendini oynadı.
Aşkı, yalnızlığı, acıyı…

                                             Romy Schneider

Sadece romantik ve masalsı rollerle anılmak istemeyen Schneider, kariyerinin ilerleyen dönemlerinde daha derin, dramatik karakterlere yöneldi. Fransa’ya taşındıktan sonra Luchino Visconti, Claude Sautet, Andrzej Żuławski gibi büyük yönetmenlerle çalıştı. Özellikle La Piscine (1969), César et Rosalie (1972), L’Important c’est d’aimer (1975) ve Une histoire simple (1978) filmleriyle Fransız sinemasının unutulmaz yüzlerinden biri oldu.
Güzelliğin ardındaki insana dokunmaya cesaret eden bir oyuncu oldu.

Alain Delon ile yaşadığı dillere destan büyük aşkı…Sinemanın o dönem en yakışıklı aktörü ile birlikte olmak kolay değil; hem mutluluğu hem de aldatılmanın getirdiği buruk acıyı birlikte yaşar oldu. Sonun da kaçınılmaz olan ayrılık geldi. Romy’nin ilk ve en yıkıcı hayal kırıklığı…

                                                     

                                                    Romy-Schneider

Bu ayrılığın ardından yaptığı mantık evliliğinden bir oğlu oldu. Romy tüm acılarını unuttu adeta oğluna tapıyordu.
Ama hayatın senaryosu, bazıları için hiç de adil olmayabilir
1981’de, oğlu David’in trajik ölümüyle dünya Romy için karardı.
Bir anne, bir kadın, bir sanatçı…
Hepsi birden sessizliğe gömüldü.

29 Mayıs 1982’de, Paris’te…
Sadece 43 yaşında gözlerini kapadığında, ardında onlarca film değil,
acı dolu bir ruhun izini bıraktı.

Romy Schneider…
Güzelliğiyle değil, cesaretiyle hatırlanmalı.
Sinemanın kalbinde,
Işığın ve kederin kadını olarak yaşamaya devam ediyor.

“Romy Schneider (1938–1982)”
‘Her filmi, biraz onun kalbinden bir parça taşıyor…’

Sinemanın Bahtsız Güzelleri Serisi- II

Natalie Wood: “Kırılgan Bir Yıldızın Hikâyesi”

Natalie Wood

San Francisco, 1938.

Henüz savaş yıllarının gölgesinde bir dünya…
Küçük Natalia Nikolaevna Zakharenko, Rus göçmeni bir ailenin kızı olarak San Francisco, Kaliforniya, ABD dünyaya gelir.
Kimse, o minicik gözlerin bir gün Hollywood’un en parlak yıldızlarından birine dönüşeceğini bilmemektedir.Henüz 5 yaşında, ilk kez kameraların önüne geçer.

Miracle on 34th Street” adlı filmdeki rolüyle milyonların sevgilisi olur.
O artık Natalie Wood’dur — Amerika’nın küçük harikası.

Natalie Wood 1              Natalie Wood 2

34. Caddede Mucize

Gençlik yıllarında, büyüleyici güzelliği ve güçlü oyunculuğuyla sinema tarihine damgasını vurur.
1955’te “Rebel Without a Cause”, filmi onu sadece bir yıldız değil, bir duygunun sesi haline getirir.
James Dean ile birlikte kayıp bir kuşağın temsilcisi olur.

1961’de “West Side Story”de Maria karakteriyle unutulmaz bir performans sergiler.

Natalie Wood 4

West Side Story – Batı Yakasının Hikayesi

Aşk, müzik ve trajedi… Natalie Wood’un kendi hayatına benzeyen temalar.

Ardından “Splendor in the Grass” gelir — bastırılmış duygular, tutku ve yalnızlık.

Natalie Wood 5Splendor In The Grass – Aşk Bahçesi

Oscar adaylıkları, kırmızı halılar, ışıklar…
Ama perde arkasında, Natalie hep kırılgan, hep arayış içinde bir kadındır.

Natalie Wood’un özel yaşamı da en az kariyeri kadar dikkat çekiciydi.

  • 1957’de aktör Robert Wagner ile evlendi; 1962’de boşandı.
  • 1972’de tekrar Robert Wagner ile evlendi ve bir kızları oldu (Natasha Gregson Wagner).

Natalie Wood 6

Natalie Wood – Robert Wagner

29 Kasım 1981’de. Soğuk bir kasım gecesi…
Santa Catalina açıklarında, bir yat sessizce dalgalarla sallanır.

O yatta eşi Robert Wagner ve aktör Christopher Walken ile birliktedir.
O gece Natalie Wood denize düşer.
Bir daha geri dönmez.

Boğularak öldüğü söylenir.
Ölümü, tıpkı hayatı gibi, gizemle çevrili kalır.
Kaza mıydı, yoksa bilinmeyen bir şey mi oldu?
Bu soru hâlâ cevapsızdır.
Olay uzun yıllar boyunca gizemini korudu; ölüm nedeni başlangıçta “kazara boğulma” olarak kaydedildi, ancak 2011’de dosya yeniden açıldı ve “şüpheli” olarak yeniden sınıflandırıldı.

Arkasında onlarca film, milyonlarca hayran ve sönmeyen bir ışık bıraktı.
Natalie Wood, bir yıldızdı… Ama aynı zamanda bir kadındı.
Görülmek, sevilmek ve anlaşılmak isteyen bir kadın.

“Bir yıldız asla tamamen sönmez.
Işığı, onu hatırlayan her kalpte yaşamaya devam eder.”

En bilinen filmleri arasında şunları sayabilirz.:

  • Miracle on 34th Street (1947)
  • Rebel Without a Cause (1955) – James Dean ile
  • West Side Story (1961)
  • Splendor in the Grass (1961)
  • Gypsy (1962)

Wood, üç kez Oscar’a aday gösterildi ve hem eleştirmenler hem de izleyiciler tarafından “duygusal derinliğiyle” övgü topladı.

Sinemanın Bahtsız Güzelleri Serisi- I

 

 

Diane Keaton: Tarzın ve Ruhun İsyanı…

Los Angeles, 1946…
Bir fotoğraf makinesinin merceğinden dünyaya bakan bir anne, hayal kurmayı seven küçük bir kız…
O küçük kız, yıllar sonra Hollywood’un hem en zarif hem de en özgür ruhu olacaktı: 

Diane Keaton

Başlangıç: Bir Şehrin Işığında.

Diane Hall Keaton, sıradan bir ailede büyüdü ama sıradan biri olmadı.
Pasadena sokaklarında tiyatroya, müziğe ve özgür düşünceye âşık oldu.
New York’a gittiğinde cebinde para yoktu ama sahnede olma hayali vardı.
Broadway’de “Hair” müzikaliyle dikkat çekti, ardından “Play It Again, Sam” oyunu onun kaderini değiştirdi.
Orada, Woody Allen’la tanıştı. Ve sinema tarihinin en unutulmaz ortaklıklarından biri başladı.

Annie Hall ve Bir Kadının Devrimi

1977’de, “Annie Hall” vizyona girdi.
Keaton’ın hem tarzı hem karakteri bir dönemi tanımladı.
Kravatlar, bol pantolonlar, şapkalar…
Ama aslında Annie Hall, kadınların kendi kimliğini bulma hikayesiydi.
Ve Diane Keaton, bu hikayeyi sadece oynamadı — yaşadı.
Bu rol ona Oscar kazandırdı, ama ondan da önemlisi, kadınların beyaz perdede “kendi sesleriyle” konuşabileceğini gösterdi.

Coppola’nın Kadını: Kay Corleone

Bir yanda özgür ruh Annie Hall, diğer yanda Baba serisinin sessiz ama güçlü figürü Kay Corleone…
Francis Ford Coppola’nın destanında Diane Keaton, mafya dünyasının gölgesinde bir vicdanın sembolü oldu.
The Godfather ve The Godfather Part II filmlerindeki performansı, dramatik derinliğiyle sinema tarihine kazındı.

Duygu, Mizah ve Cesaret

Keaton hiçbir zaman tek bir türün kadını olmadı.
Reds’de devrimci bir aşkın içindeydi; Baby Boom’da modern bir annenin mücadelesinde.
Yıllar sonra Something’s Gotta Give’de yaş almış bir kadının yeniden âşık olabileceğini kanıtladı.
Onun kahkahası, sinemada yaşlanmanın korkulacak değil, kutlanacak bir şey olduğunu hatırlattı.

Kamera Arkası ve Hayatın Diğer Renkleri

Oyunculukla yetinmedi. Yönetmenlik yaptı, yapımcılık üstlendi.
Fotoğraf çekti, evler tasarladı, kitaplar yazdı.
Her projesinde estetik, melankoli ve mizah iç içeydi.
Diane Keaton, sadece bir aktris değil, Amerikan kültürünün yaşayan bir portresi haline geldi.

Kişisel Alan

Keaton, Hollywood’da evlenmeden, kendi kurallarıyla yaşayan az sayıdaki isimden biri.
Warren Beatty, Al Pacino, Woody Allen… Hepsi bir dönem onun hayatına dokundu.
Ama o hiçbir zaman “birinin kadını” olmadı.
Evlat edindiği iki çocuğuyla sade bir hayat sürüyor.
Fotoğraf makineleri, eski evler ve geniş şapka koleksiyonu hâlâ onun dünyasının bir parças

Final – Bir Ruhun İzleri

Bugün Diane Keaton 70’lerini çoktan geçti, ama enerjisi hâlâ ilk günkü kadar canlı.
Bir moda ikonu, bir feminist figür, bir sanat tutkunu…
Onun hikayesi, “kendin olmanın” Hollywood’un en büyük rolü olabileceğini kanıtlıyor.

“Diane Keaton, bir karakteri oynamakla kalmadı;
kendi karakterini yarattı.
Ve o karakter, sinema tarihine ‘cesaret’ olarak kazındı.”

Robert Redford – bir efsane aktör

Robert Redford – bir efsane aktör

Charles Robert Redford Jr. (18 Ağustos 1936 – 16 Eylül 2025), Akademi Ödülü sahibi Amerikalı oyuncu, direktör, yapımcı ve aktivist.

Hollywood’un hemen yanı başındaki Santa MonicaKaliforniya‘da dünyaya geldi. Üvey kardeşi William bir muhasebeci olan babasının diğer evliliğindendir. 1954 yılında Van Nuys High School’u bitirmiş ve beyzbol bursu ile Colorado Üniversitesine başlamıştır. 18 yaşında annesinin ölümünün ardından içine düştüğü bunalım döneminde yaşadığı alkol problemi nedeniyle bursunu kaybetmiştir. Eğitimini yarıda bırakınca resim tahsili için Paris’e gitti.

Fakat tek istediği şeyin aktör olmak olduğunun bilincine varınca geriye dönüp Amerika’nın ünlü Academy of Dramatic Arts okuluna kaydoldu.

1959 da Broadway’e adımını attı. 1962 yılında Neil Simon’un” Çıplak Ayak” oyununun ilk sahnelenmesinde başrollerden birini alarak tiyatroda star olmaya doğru giderken sinemaya uzandı ve “War Hunt”  adlı savaş karşıtı filmde boy gösterdi.

Redford’un ilk döneminde yakışıklılığı sanki aleyhine çalışıyordu. Kusursuz görünüşü onu hep ikinci sınıf dekoratif rollere mahkûm edecek gibiydi. Görünüşüyle gerçek iç dünyası çok faklıydı ve yakışıklılığının iyi oyunculuğunu ve bilinçli aktörlüğünü dışladığı bir dönemdi bu…

Inside Daisy Clover – Papatya Yoncası, The Chase – Kaçaklar, This Property is Condemned – Lanetli Kadın, bu dönemin filmleridir.

Ama çok uzun sürmedi.

Jane Fonda ile unutulmaz bir ikili oluşturduğu Barefoot in The ParkÇıplak Ayak ve 68 ruhunun büyük özgürlük ve başkaldırı destanını perdeye taşıyan, Roy Hill’in yönettiği bir Western klasiği olan Butch Cassidy and Sundance Kid-Sonsuz Ölüm de bir başka büyük oyuncu Paul Newman ile iş birliği yaptı.  

aktör
Sonsuz Ölüm

Bu ikili yine Roy Hill’in yönettiği The Sting – Belalılar filminde tekrar bir araya geldiler. Film sonsuz ölümün başarısını yenilemeye çalışan bir yapımdı ve bu sevimli soygun komedisi en iyi film dalında birkaç Oscar ödülü kazandı ve Redford’a da bir adaylık getirdi.

Redford’un yönetmen Sidney Pollack’la tanışması ve çalışmamaya başlaması ise sinema tarihinin en verimli iş birliklerinden birine yol açacaktır. İkili birlikte yarım düzineyi aşkın önemli film yapacaklardır.

 Jeremiah Johnson adlı insanın doğayla ilişkisini görkemli biçimde irdeleyen yalın ve farklı bu Western’ de Redford en iyi rollerinden birini buldu.

Ardından gelen The Way We Were – Bulunduğumuz Yol, yakın Amerikan tarihinin aydınlar çerçevesinde verilen bir özetiydi sanki; farklı kimlikte ama temelde liberal ve özgürlükçü düşüncelerde birleşen iki insanın -Barbra Streisand – 30’lardan 50’lere uzanan ama ayrı geçen aşk hikayesi. Bu filmde çizdiği liberal ve çağdaş Amerikalı portresinin Redford hep korudu.

Sidney Pollock un unutulmaz filmi Akbabanın Üç Günün’de ABD’deki devlet örgütlerini FBI ve CIA’ in korkutucu yüzlerini sergiledikten sonra Alan Pacula’nın Başkanın Tüm Adamları’nda Watergate skandalını açığa çıkaran gazetecilerden Bob Woodward’u canlandırdı. Rol arkadaşı ise Dustin Hoffman’dı. Yapımcılığına da katıldığı bu film sanki onun siyasal görüşlerinin de bir aynası gibiydi.

Aile bireyleri arasındaki ilişkileri son derece yalın bir tarz da anlatılan Sıradan İnsanlar Filmi ona bir yönetmenlik dalında Oscar’ı getirdi.

Bu ödülden sonra dört yıl sinemaya ara verdi Utah yöresinde büyük bir arazi satın alarak çiftlik kurdu.

Aynı yıllarda “Sundance Institute” kurumunda gençleri ve bağımsız sinemayı finanse etmeye başladı. Ardından “Sundance Festivali” ni başlattı. Bu festival günümüzde de yalnız ABD için değil, dünya çapında bağımsız sinemanın yaşam alanlarından biri ve belki de en önemlisi sayılmakta.

                 

1984 yılında tekrar beyaz perdeye döndü ve Barry Levinson’un The Natural filminde bir beyzbol oyuncusun yaşamını canlandırdı. Ardından yine Sidney Pollack’ın Out of Africa – Benim Afrikam filminde Meryl Streep’in  canlandırdığı kadın yazar Karen Blixen’in  romantik serüvenci ve yakışıklı avcı sevgilisi oldu.

1990 yılında yine bir Sidney Pollack filmi olan Havana’yı çevirdi. Biraz eski usul aşk filmi olan yapım ne yazık ki beklenen ilgiyi görmedi.

Artık iki senede bir sinemaya dönüyor, bazen oynuyor bazen yönetiyordu, bazen de yapımcılık yapıyordu. Ama çoğunlukla politik çalışmaları ve “Sundance Film Festivali” ile ilgileniyordu.

Bu dönemde yine de çok ilgi toplayan çalışmalar yaptı.

“Indecent Proposal – Ahlaksız Teklif” – 1992

“A River Runs Through It – Bizi Ayıran Nehir” – 1992 – Yönetmen.

“Quiz Show – Şike” – 1994 – Yönetmen.

“Up Close and Personal- Çok Yakın ve Çok Özel” – 1996

“The Horse Whisperer – Atlara Fısıldayan Adam” – 1998 –  Oyuncu, Yönetmen.

“The Spy Game – Casus Oyunu” –  1999

“Sona Doğru – All is Lost” – 2013

“Hayatımın Yolculuğu – A Walk in The Woods” – 2014

“Kaptan Amerika; Kış Askeri” – 2014

“Gizli Dosya – Truth” – 2015

İki kez evlendi, dört çocuğu oldu. 1.79 boyunda, gerçek sarışın. Tüm kadınlar ona hayran ama o hiçbir zaman bir maço erkek portresi sergilemedi. Her zaman zarif, nazik, güler yüzlü bir şövalye oldu…

Aynı tutumu Politik ve eleştirel davranışlarında da gördük. Hem iyi bir vatandaş hem de toplumun ve yönetimin hatalı yanlarını sergileyerek eleştiren bir aktivist oldu.

Yani kısaca sinema dünyasından bir efsane geldi geçti…

Vanilla Sky – Film Replikleri, Yakın Dönem Sinema Tarihinde İz bırakan Filmlerden V…

“Vanilla sky”

“Her yeni bir dakika hayatı değiştirmek için yeni bir fırsattır.”

Yıl: 2001

Yapımcılar: Cameron Crowe, Tom Cruise, Paula Wagner.

Yönetmen: Cameron Crowe

Oyuncular: Tom Cruise, Penelope Cruz, Cameron Diaz.

Tür: Aşk, Gerilim, Bilim Kurgu.

  • Aç gözlerini David gözlerini aç !
  • Sandım ki bomboş sokakta yapayalnızım, psikiyatrist sensin daha iyisini yapabilirdin.
  • Ben doktorum birbirimizi aynı kategoriye sokmayalım. Zengin veletlerin çoğu nasıl ruhsuz değilse psikologların da çoğu rüyaya değer vermezler.
  • Zaten yaşamda beş temel duygu vardır derler. Şimdi söyle bana ona karşı hissettiğin duygu neydi? Suçluluk muydu? Nefret mi? Utanç mı? Yoksa intikam mı, aşk mı?
  • “Evine yalnız dönen bir adamın yaşadığı acıyı asla bilemezsin”. Çünkü acı olmadan tatlıyı anlayamazsın. Tatlı tatlı gibi değildir.
  • Bebek keyfine bak! Yine acı tatlı olayı…
  • Babam bundan da bahsetmişti. Birinci bölüm, birinci sayfa, birinci paragraf. Yüz sorudan doksan dokuzun cevabı nedir? Para!
  • Sana göre mutluluk nedir David?
  • Bana göre burada seninle olmaktır.
  • Biriyle yattığın zaman bilinçli veya bilinçsiz olarak vücudunun bir söz verdiğini bilmiyor musun?
  • Tekrar soruyorum David, senin için mutluluk nedir?
  • Hakiki bir yaşam sürmek istiyorum. Daha fazla hayal istemiyorum.
  • Bir keresinde bana ne demiştin hatırlıyor musun? Her yeni bir dakika hayatı değiştirmek için yeni bir fırsattır. Seninle yeniden karşılaşacağız.

 

 

New York Çeteleri / Gangs of New York – Sinema Tarihinde İz Bırakan Filmlerden IV…

New York çeteleri – Gangs of New York

Yıl: 2002.

Yapımcı Firma: Touchstone Pictures, Miramax.

Yönetmen: Martin Scorsese.

Oyuncular: Leonardo Di Caprio, Daniel Day- Lewis, Cameron Diaz.

Tür: Suç, Dram, Tarihi.

“ Amerika sokaklarda doğdu.”

New York Çeteleri

  • Benim meydan okumamda dövüşün kadim yasalarına göre, bu seçilmiş topraklarda beş noktadaki, bütün nüfuzu elinde tutmak ve iyi yerleştirmek var. Biz yerliler bu iyi ülkeyi ve de yabancı sürüleri düzenlemek için gereken hakkımızla doğduk.
  • Savaşın kadim yasalarınca Yerliler diye anılanların meydan okumalarını kabul ediyorum. Sizler halkımıza her köşede bela oluyorsunuz fakat bugünden sonra bize bela olamayacaksınız. Bilinsin ki bu ülkede bizlere vurmaya çalışan eller hızlı bir şekilde kesilir!
  • O zaman İsa siz Romalılara karşı elime rehberlik etsin.
  • Büyük sivil savaşın ikinci yarısında İrlanda Tugayları caddelerinin arasında yürürken New York şehri aşiretlerle dolayıydı. Savaş Şefleri, Zengin ve Yoksul, gerçek bir şehir değildi. Daha çok bir ocaktı. Belki bir gün şehirler şekillendirilir. En sinir bozucu konuşma da askere çağırdıkları anda yapılırdı. Birleşmiş tarihteki kura ile ilk askere alma.
  • Şu yoksul çocuğun yüzüne bir bakın o Tanrının ahlaktan vazgeçtiği arkamdaki bakımsız ve sefalet yerde yaşıyor.
  • Her sene reformcular gelir. Her sene bu noktalar daha da berbat olur. Sanki kirli kalmaktan memnunlarmış gibi
  • Yedinci günde tanrı dinlendi ama bunu yapmadan önce İngiltere’nin üzerinde çömeldi ve ortaya ne çıkarttı? İrlanda’yı!
  • Bütün bu gördüklerinin bir dereceye kadar bana ait; dilenciler kapkaççılar burada. Bu cennette su kenarındaki kör kaplanlar, balıkçılar ve de düşünürler. Kadın- Adamlar ve de Çekikler. Hepsi borçlu, hepsi ödemeli. Çünkü yükselen gelgit’te ancak böyle ayakta kalabilirsin.
  • 47 yaşındayım. Bunca yıl hayatta kalmayı nasıl başardım biliyor musun? Bunca yılı korkuyla, korkunç davranış gösterileriyle geçirdim. Biri benden çalarsa onun ellerini keserim. Biri beni incitir ise onun dilini keserim. Biri bana karşı koyarsa onun kafasını koparıp mızrağa dikerim. O kadar yükseğe dikerim ki bütün caddelerden görünür düzenini korumak böyle şeyler gerektirir. Korku!
  • Bizim zafere değil, Roma galibiyetine ihtiyacımız var. Daha fazla oy pusulamız kalmadı.
  • Politikanın ilk kuralını hatırla sonuçları pusulalar belirlemez sayımı yapanlar belirler. Saymaya devam edin…
RSS
Follow by Email