Sosyal Medya ve İnsan İlişkisi

Sosyal Medya, insanlık tarihindeki en büyük iletişim devrimlerinden birini yarattı.

Mesafeleri anlamsızlaştırdı, sesi çıkmayanlara söz hakkı verdi, görünmeyeni görünür kıldı. Ancak aynı anda, insan ilişkilerinin doğasını da kökten dönüştürdü. Bugün mesele yalnızca “iletişim kurmak” değil; nasıl, ne kadar derinlikte ve hangi bedellerle ilişki kurduğumuzdur.

Sosyal Medya’da ilişkiler hızla başlar.

Bir fotoğraf, kısa bir video ya da tek bir cümle, insanların birbirine yaklaşması için yeterlidir. Bu hız, gerçek hayatta zaman alan tanışma süreçlerini neredeyse gereksiz hale getirir. Fakat hızın olduğu yerde çoğu zaman derinlik kaybolur. Birbirimizi uzun uzun dinlemek yerine, hızlıca tüketiriz. Kişiler, hikâyeleriyle değil, paylaşımlarıyla tanınır.

Gerçek hayatta bir insanın ses tonunu, susuşunu, göz temasını ve kararsızlığını hissederiz. Sosyal medyada ise çoğunlukla seçilmiş bir yüzle karşılaşırız. Filtrelenmiş bir hayat, düzenlenmiş bir mutluluk, dikkatle kurgulanmış bir kimlik… Bu durum, insan ilişkilerini samimiyetten çok görünüme yaklaştırır. İnsanlar artık birbirine “nasılsın?” diye sormaktan çok, “nasıl görünüyorum?” sorusuna odaklanır.

Bu dönüşüm özellikle yalnızlık duygusunu daha görünmez ama daha derin bir hale getirir. Binlerce takipçisi olan bir insanın, tek bir akşamda konuşacak kimse bulamaması bugün oldukça sıradan bir durumdur. Sosyal medya kalabalık bir meydan gibidir; herkes oradadır ama herkes kendi yalnızlığını taşır. Görünür olmak, artık anlaşılmak anlamına gelmez.

 

Sosyal Medya 1

Sosyal-medy

Yalnızlık hissini artıran bir diğer unsur ise karşılaştırma kültürü.

Sosyal medya platformları, idealize edilmiş yaşamların, başarıların ve mutluluk anlarının sergilendiği bir vitrin hâline geldi. Kullanıcılar çoğu zaman bu seçilmiş ve filtrelenmiş görüntülerle kendi yaşamlarını karşılaştırıyor. Bu karşılaştırma döngüsü, öznel yetersizlik, değersizlik ve dışlanmışlık hissini besler. Akademik çalışmalar, bu mekanizmanın yalnızca psikolojik iyi oluşu zayıflatmakla kalmadığını, aynı zamanda bağımlılık davranışlarını tetiklediğini de ortaya koyuyor: Kişi kötü hissettikçe sosyal medyaya yöneliyor; sosyal medyaya yöneldikçe daha kötü hissediyor.

Platform algoritmalarının rolü de bu süreci güçlendiren bir unsur. Algoritmalar, kullanıcıların içerik tercihlerini analiz ederek benzer içerikleri daha sık gösteriyor. Bu yapı, yalnızlık veya hüzün temalı içeriklerle etkileşim kuran kullanıcıların, daha fazla benzer paylaşımla karşılaşmasına neden oluyor. Bu yankı odası etkisi, bireyin duygusal durumunu pasif bir şekilde izlemek yerine aktif olarak biçimlendiren bir dijital çevre yaratıyor.

İlişkilerdeki kırılganlık da artmıştır. Bir tartışma, bir yanlış anlaşılma ya da basit bir sessizlik, tek tuşla “engelleme”ye dönüşebilir. İnsanlar sorun çözmek yerine, ilişkileri silmeyi daha kolay buluyor. Oysa gerçek ilişkiler, tam da çatışmaların içinden geçerek güçlenir. Dijital ortamda ise sabır, yerini hızla vazgeçmeye bırakır.

Öte yandan sosyal medyayı yalnızca olumsuz bir alan olarak görmek de doğru olmaz. Özellikle kadınların, gençlerin ve görünmez bırakılan grupların seslerini duyurabilmesi açısından büyük bir imkân sunar. Dayanışma ağları, toplumsal hareketler ve yaratıcı üretimler çoğu zaman bu mecralarda filizlenir. İnsanlar benzer dertleri olan başkalarıyla karşılaşır ve yalnız olmadıklarını fark eder. Bu yönüyle sosyal medya, yeni tür bir kamusallık yaratır.

Yani sosyal medyanın tek yönlü olarak yalnızlık ürettiğini söylemek indirgemeci olur. Sosyal medya; dayanışma, topluluk oluşturma, bilgi paylaşımı ve sosyal destek açısından da güçlü potansiyellere sahip.

Asıl sorun, sosyal medyanın kendisi değil; onun insan ilişkilerinin yerine geçmeye başlamasıdır.

Dijital temas, fiziksel ve duygusal temasın yerini dolduramaz. Birlikte susmak, aynı mekânda bulunmak, yüz yüze bir cümleyi cesaretle söylemek hâlâ insan ilişkilerinin temelidir. Sosyal medya bu ilişkileri destekleyebilir, güçlendirebilir; ama onların yerini alamaz.

Bugün insan zihni sürekli bildirimlerle bölünürken, ilişkiler de parçalanmış bir dikkat içinde kuruluyor. Aynı anda hem konuşup hem başka hayatları izlemek, karşıdaki kişiyi gerçekten duymayı zorlaştırıyor. İlişki, ortak bir zaman ve dikkat alanı gerektirir. Ekranlar ise bu ortak alanı sürekli daraltır.

Belki de yapılması gereken, sosyal medyayı hayatın merkezinden biraz çekip, onu bir araç olarak yeniden tanımlamaktır.

Paylaşmak için değil, bağ kurmak için; görünmek için değil, anlamak için kullanıldığında sosyal medya, insan ilişkilerine zarar vermek yerine onları besleyebilir.

Dolayısıyla temel sorun, platformların varlığı değil; kullanım pratiğinin niteliği. Dijital farkındalık geliştirmek, sosyal medya kullanımını amaç odaklı hâle getirmek ve yüz yüze ilişkilerin yerini tamamen çevrim içi etkileşimlere bırakmamak bu nedenle kritik önemdedir.

Çünkü insan, en temelde hâlâ şuna ihtiyaç duyuyor: Birinin karşısında durup, filtresiz bir yüzle, gerçekten görülmeye.

Robert Redford – bir efsane aktör

Robert Redford – bir efsane aktör

Charles Robert Redford Jr. (18 Ağustos 1936 – 16 Eylül 2025), Akademi Ödülü sahibi Amerikalı oyuncu, direktör, yapımcı ve aktivist.

Hollywood’un hemen yanı başındaki Santa MonicaKaliforniya‘da dünyaya geldi. Üvey kardeşi William bir muhasebeci olan babasının diğer evliliğindendir. 1954 yılında Van Nuys High School’u bitirmiş ve beyzbol bursu ile Colorado Üniversitesine başlamıştır. 18 yaşında annesinin ölümünün ardından içine düştüğü bunalım döneminde yaşadığı alkol problemi nedeniyle bursunu kaybetmiştir. Eğitimini yarıda bırakınca resim tahsili için Paris’e gitti.

Fakat tek istediği şeyin aktör olmak olduğunun bilincine varınca geriye dönüp Amerika’nın ünlü Academy of Dramatic Arts okuluna kaydoldu.

1959 da Broadway’e adımını attı. 1962 yılında Neil Simon’un” Çıplak Ayak” oyununun ilk sahnelenmesinde başrollerden birini alarak tiyatroda star olmaya doğru giderken sinemaya uzandı ve “War Hunt”  adlı savaş karşıtı filmde boy gösterdi.

Redford’un ilk döneminde yakışıklılığı sanki aleyhine çalışıyordu. Kusursuz görünüşü onu hep ikinci sınıf dekoratif rollere mahkûm edecek gibiydi. Görünüşüyle gerçek iç dünyası çok faklıydı ve yakışıklılığının iyi oyunculuğunu ve bilinçli aktörlüğünü dışladığı bir dönemdi bu…

Inside Daisy Clover – Papatya Yoncası, The Chase – Kaçaklar, This Property is Condemned – Lanetli Kadın, bu dönemin filmleridir.

Ama çok uzun sürmedi.

Jane Fonda ile unutulmaz bir ikili oluşturduğu Barefoot in The ParkÇıplak Ayak ve 68 ruhunun büyük özgürlük ve başkaldırı destanını perdeye taşıyan, Roy Hill’in yönettiği bir Western klasiği olan Butch Cassidy and Sundance Kid-Sonsuz Ölüm de bir başka büyük oyuncu Paul Newman ile iş birliği yaptı.  

aktör
Sonsuz Ölüm

Bu ikili yine Roy Hill’in yönettiği The Sting – Belalılar filminde tekrar bir araya geldiler. Film sonsuz ölümün başarısını yenilemeye çalışan bir yapımdı ve bu sevimli soygun komedisi en iyi film dalında birkaç Oscar ödülü kazandı ve Redford’a da bir adaylık getirdi.

Redford’un yönetmen Sidney Pollack’la tanışması ve çalışmamaya başlaması ise sinema tarihinin en verimli iş birliklerinden birine yol açacaktır. İkili birlikte yarım düzineyi aşkın önemli film yapacaklardır.

 Jeremiah Johnson adlı insanın doğayla ilişkisini görkemli biçimde irdeleyen yalın ve farklı bu Western’ de Redford en iyi rollerinden birini buldu.

Ardından gelen The Way We Were – Bulunduğumuz Yol, yakın Amerikan tarihinin aydınlar çerçevesinde verilen bir özetiydi sanki; farklı kimlikte ama temelde liberal ve özgürlükçü düşüncelerde birleşen iki insanın -Barbra Streisand – 30’lardan 50’lere uzanan ama ayrı geçen aşk hikayesi. Bu filmde çizdiği liberal ve çağdaş Amerikalı portresinin Redford hep korudu.

Sidney Pollock un unutulmaz filmi Akbabanın Üç Günün’de ABD’deki devlet örgütlerini FBI ve CIA’ in korkutucu yüzlerini sergiledikten sonra Alan Pacula’nın Başkanın Tüm Adamları’nda Watergate skandalını açığa çıkaran gazetecilerden Bob Woodward’u canlandırdı. Rol arkadaşı ise Dustin Hoffman’dı. Yapımcılığına da katıldığı bu film sanki onun siyasal görüşlerinin de bir aynası gibiydi.

Aile bireyleri arasındaki ilişkileri son derece yalın bir tarz da anlatılan Sıradan İnsanlar Filmi ona bir yönetmenlik dalında Oscar’ı getirdi.

Bu ödülden sonra dört yıl sinemaya ara verdi Utah yöresinde büyük bir arazi satın alarak çiftlik kurdu.

Aynı yıllarda “Sundance Institute” kurumunda gençleri ve bağımsız sinemayı finanse etmeye başladı. Ardından “Sundance Festivali” ni başlattı. Bu festival günümüzde de yalnız ABD için değil, dünya çapında bağımsız sinemanın yaşam alanlarından biri ve belki de en önemlisi sayılmakta.

                 

1984 yılında tekrar beyaz perdeye döndü ve Barry Levinson’un The Natural filminde bir beyzbol oyuncusun yaşamını canlandırdı. Ardından yine Sidney Pollack’ın Out of Africa – Benim Afrikam filminde Meryl Streep’in  canlandırdığı kadın yazar Karen Blixen’in  romantik serüvenci ve yakışıklı avcı sevgilisi oldu.

1990 yılında yine bir Sidney Pollack filmi olan Havana’yı çevirdi. Biraz eski usul aşk filmi olan yapım ne yazık ki beklenen ilgiyi görmedi.

Artık iki senede bir sinemaya dönüyor, bazen oynuyor bazen yönetiyordu, bazen de yapımcılık yapıyordu. Ama çoğunlukla politik çalışmaları ve “Sundance Film Festivali” ile ilgileniyordu.

Bu dönemde yine de çok ilgi toplayan çalışmalar yaptı.

“Indecent Proposal – Ahlaksız Teklif” – 1992

“A River Runs Through It – Bizi Ayıran Nehir” – 1992 – Yönetmen.

“Quiz Show – Şike” – 1994 – Yönetmen.

“Up Close and Personal- Çok Yakın ve Çok Özel” – 1996

“The Horse Whisperer – Atlara Fısıldayan Adam” – 1998 –  Oyuncu, Yönetmen.

“The Spy Game – Casus Oyunu” –  1999

“Sona Doğru – All is Lost” – 2013

“Hayatımın Yolculuğu – A Walk in The Woods” – 2014

“Kaptan Amerika; Kış Askeri” – 2014

“Gizli Dosya – Truth” – 2015

İki kez evlendi, dört çocuğu oldu. 1.79 boyunda, gerçek sarışın. Tüm kadınlar ona hayran ama o hiçbir zaman bir maço erkek portresi sergilemedi. Her zaman zarif, nazik, güler yüzlü bir şövalye oldu…

Aynı tutumu Politik ve eleştirel davranışlarında da gördük. Hem iyi bir vatandaş hem de toplumun ve yönetimin hatalı yanlarını sergileyerek eleştiren bir aktivist oldu.

Yani kısaca sinema dünyasından bir efsane geldi geçti…

New York Çeteleri / Gangs of New York – Sinema Tarihinde İz Bırakan Filmlerden IV…

New York çeteleri – Gangs of New York

Yıl: 2002.

Yapımcı Firma: Touchstone Pictures, Miramax.

Yönetmen: Martin Scorsese.

Oyuncular: Leonardo Di Caprio, Daniel Day- Lewis, Cameron Diaz.

Tür: Suç, Dram, Tarihi.

“ Amerika sokaklarda doğdu.”

New York Çeteleri

  • Benim meydan okumamda dövüşün kadim yasalarına göre, bu seçilmiş topraklarda beş noktadaki, bütün nüfuzu elinde tutmak ve iyi yerleştirmek var. Biz yerliler bu iyi ülkeyi ve de yabancı sürüleri düzenlemek için gereken hakkımızla doğduk.
  • Savaşın kadim yasalarınca Yerliler diye anılanların meydan okumalarını kabul ediyorum. Sizler halkımıza her köşede bela oluyorsunuz fakat bugünden sonra bize bela olamayacaksınız. Bilinsin ki bu ülkede bizlere vurmaya çalışan eller hızlı bir şekilde kesilir!
  • O zaman İsa siz Romalılara karşı elime rehberlik etsin.
  • Büyük sivil savaşın ikinci yarısında İrlanda Tugayları caddelerinin arasında yürürken New York şehri aşiretlerle dolayıydı. Savaş Şefleri, Zengin ve Yoksul, gerçek bir şehir değildi. Daha çok bir ocaktı. Belki bir gün şehirler şekillendirilir. En sinir bozucu konuşma da askere çağırdıkları anda yapılırdı. Birleşmiş tarihteki kura ile ilk askere alma.
  • Şu yoksul çocuğun yüzüne bir bakın o Tanrının ahlaktan vazgeçtiği arkamdaki bakımsız ve sefalet yerde yaşıyor.
  • Her sene reformcular gelir. Her sene bu noktalar daha da berbat olur. Sanki kirli kalmaktan memnunlarmış gibi
  • Yedinci günde tanrı dinlendi ama bunu yapmadan önce İngiltere’nin üzerinde çömeldi ve ortaya ne çıkarttı? İrlanda’yı!
  • Bütün bu gördüklerinin bir dereceye kadar bana ait; dilenciler kapkaççılar burada. Bu cennette su kenarındaki kör kaplanlar, balıkçılar ve de düşünürler. Kadın- Adamlar ve de Çekikler. Hepsi borçlu, hepsi ödemeli. Çünkü yükselen gelgit’te ancak böyle ayakta kalabilirsin.
  • 47 yaşındayım. Bunca yıl hayatta kalmayı nasıl başardım biliyor musun? Bunca yılı korkuyla, korkunç davranış gösterileriyle geçirdim. Biri benden çalarsa onun ellerini keserim. Biri beni incitir ise onun dilini keserim. Biri bana karşı koyarsa onun kafasını koparıp mızrağa dikerim. O kadar yükseğe dikerim ki bütün caddelerden görünür düzenini korumak böyle şeyler gerektirir. Korku!
  • Bizim zafere değil, Roma galibiyetine ihtiyacımız var. Daha fazla oy pusulamız kalmadı.
  • Politikanın ilk kuralını hatırla sonuçları pusulalar belirlemez sayımı yapanlar belirler. Saymaya devam edin…

Alfred Hitchcock Sinemasında Cinsiyetçi Yaklaşım.

Alfred Hitchcock Sinemasında Cinsiyetçi Yaklaşım.

Yanlışlıkla suçlanan erkek filmleri genellikle çifte takip adını verdiği olay örgüsü biçiminde ilerler. Erkek kahraman polis tarafından kovalanırken gerçek kötü adamların peşine düşer. Suçlandığı şeyden dolayı her zaman masumdur. Ancak bazen açık bazen de belirsiz bir biçimde başka bir şeyden dolayı suçludur… Bencillik, sorumsuzluk ve çoğunlukla da suç işleme arzusu nedeniyle suçludur. Arada bir yerlerde bu cinsel suça da bağlanır. Cinsel suç anlayışı geçen yıllar boyunca değişim geçirdiği için ilk dönem filmlerini doğru anlamak günümüz izleyicisi için sorunlu hale gelebilir.

Alfred Hitchcock ‘da yanlışlıkla suçlanan erkek filmleri değişmez bir biçimde kahramanın toplum için rehabilitasyonu (yeniden normalleştirilmesi) yönünde iler

Suçlu kadın ise tam tersine her zaman suçludur; İster bunu en başından itibaren bilelim. İster sonradan öğrenelim. O başlangıçta ya da sonradan itham edildiği suçu işlemiştir. Çok genelde erkek egeme kültürümüz hakkında bize bir şeyler anlatan bu cinsiyetçi dengesizlik filmlerin izleyicinin sempatisini suçlu kadınlara yöneltmesini sağlayacak şekilde ilerlemesiyle kısmen düzeltilir.

Alfred Hitchcock ’un suçlu kadın filmleri yanlışlıkla suçlanan erkek filmlerinden çok daha fazladır ve çoğunlukla Amerika dönemine aittir. Kadının durumunun çözümü suçunun derecesine bağlıdır ve belki de Hitchcock’un ya da izleyicinin sempatisinden veya ahlaksal yargısından çok o dönem Amerika’da hâkim olan sinema yasasının kurallarına bağlıdır.

Bazıları eski hallerine döndürülebilir ve bazıları da hala kaderlerinin geleneksel anlamda en dürüst ve sağduyulu izleyicinin bile aşırı bulmak zorunda olduğu ızdırabını çekerler. Açık bir biçimde yanlışlıkla suçlanan erkek filmleriyle suçlu kadın filmleri Alfred Hitchcock ’un, bütün sinemasının kesinlikle ekseni olan anlaşılması güç bir diyalektiktir. Tamamlayıcılık/karşıtlık ilişkisi içinde var olurlar.

Alfred Hitchcock suçlu filmlerinde kadın başlangıçta otomatik olarak kendi suçunu kabul eder.

Erkek kahramanın karşıtıdır.

Erkek suçlu filmlerinde ise kadın, genellikle sezgi yoluyla erkeğin kesinlikle suçsuz olduğunu öğrenir. Ona güvenir ve destek olur.

Sürekli ortaya çıkan tek durum erkeğin açıkça aklanması ve onaylanmasıdır.

Suçlu kadın filmlerinde erkeğin rolü daha da fazla çeşitlendirilebilir.

Kadının kurtarılabilir sorununa bağlı olarak değişebilir. Kurtarılma kavramı biraz sorunludur. Çünkü bu kadın kahramanın, filmlerinde genelde zayıflatma ve rolünü alçaltma eğilimi taşır.

Ve erkek egemen sistemle ilişkisine bağlıdır. Eğer suçunun derecesi nedeniyle kadının ölmesi gerekiyorsa erkek onun ölümünden büyük ölçüde sorumludur.

Eğer kadının suçu onu yasal düzenin dışına çıkarmıyorsa, erkeğin işlevi erkek egemen normallerin sınırları içinde ona çıkar yolu göstermek ve ihlalleri nedeniyle onu uygun bir biçimde cezalandırmaktadır. Bu kesinlikle herkesin bildiği ancak tipik olarak Alfrd Hitckcock ’un filmlerinde rahatsızlık veren ve uyumsuz alt anlatımlara sahip olan bir mutlu son yorumudur. Erkek kahramanın kadını olan sevgisi onu koruma arzusu, her şeyin ötesinde kadın üzerinde bir iktidar arzusu olarak tanımlanır ve erkeğin kadını koruması bir başka kapana kıstırma biçiminin göstergesidir.

Alfred-Hitchcock-2-
Aile Oyunu: Karen Black
Alfred-Hitchcock-
Öldüren Hatıralar: İngrid Bergman, Salvador Dali’nin tasarladığı rüya sahnesi.
Alfred-Hitchcock-4
Miriam’ın (Laura Elliot) Öldürülmesi
Alfred Hitchcock
Kim Novak

Senaryoda Diyaloglar

Senaryoda Diyaloglar

Bir senaryo yazarı her şeyden önce yazdığı hakkında yeterince bilgi sahibi olmalı ve ne anlatmak istediğini bilmelidir.  Bu amaçla da izleyici üzerinde duygusal bir etki yaratmanın çeşitli yollarını kullanmalıdır.

Bu yöntemlerden biri de Senaryoda Diyaloglar, yani karakterler arasında geçen konuşmalardır.

Senaryo yazarı görüntülerle gösteremediği şeyleri diyaloglarla anlatır.

Etkileyici ve sürükleyici mükemmel diyaloglar yazmanıza yardımcı olabilecek bazı önerilerimizi şöyle sıralamaya çalıştık.

Senaryoda Diyaloglar üzerine bazı öneriler.   

 1.Karakterlerin ne söyledikleri değil ne yaptıkları önemlidir: “Bir karakter, ‘dürüst bir adam’ olduğuna dair yemin edebilir, ancak onları tanımlayan eylemleridir.”

2.Yalan söylemek iyidir! Bu Senaryoda Diyalogları ilginç kılar. Bir karakterin saklayacak bir şeyi olduğunda, diyalog her zaman merak uyandırır.

3.Yani seyirciyi asla ihmal etmeyin. Açıklamayı dışarıda bırakmak bunun en iyi yöntemlerinden biridir.

4.Her zaman izleyiciyi kahramanın tek hedefine doğru ilerletecek diyaloglar kurun.

5. Kesinlikle gerekli olmadıkça karakterlerinizi konuşturmayın.

6.Çoğu zaman diyaloğu geliştirmenin en iyi yolu onu kesmektir.

7. Özellikle temposu yüksek bir filmin senaryosunu yazıyorsanız kısa diyaloglar kullanmaya çalışın. Tarantino’nun kült klasik filmi “Pulp Fiction- Ucuz Roman” da olduğu gibi.

8. İnsan hikayelerini karakterlerin karşılıklı tartışmaları şeklinde anlatan bir senaryoda uzun ve ağdalı diyaloglar kullanmak mümkündür. Bunun da en iyi örneği Fransız filmleridir.

9. Soru ne kadar güçlü olursa, hedef kitleniz o kadar çok etkileşime girer. Yani karakterinize sorduracağınız soru açıklamasın, izleyiciyi düşündürsün, merak ettirsin ve keşfettirsin.

10. Çatışma! İyi bir diyalog kurmanın en kolay yollarından biri çatışmadır. Çatışmayı asla ihmal etmeyin. Unutmayın bir filmi ileriye taşıyan şey Çatışmadır.

Studyo-Somuru-Filmler
                             Pulp Fiction
Senaryoda Diyaloglar
                Bir-Kadın-Meselesi

Siyah Renk, Sinemasal Anlatımda Yeri…

Siyah Renk

En koyu renktir.

Siyah Renk, bitiş, yok oluş ve vazgeçmek demektir.

Süper kahramanların bilinç altı kötü kişiliklerinin hakim olduğu filmler genellikler siyahı kullanırlar.

Karakterlerin bunalıma sürüklendiği sahneler genellikle Siyah Renk ile  temsil edilirler.

Hikayenin son sayfasıdır, artık yazacak hiçbir şey kalmamıştır.

“Cool ve zayıf görünme arzusu dışında” Siyahı Renk seçen insanlar kendi kaderlerine isyan ederler.

Ve hayatta hiçbir şeyin istedikleri gibi olmadığını düşünürler.

Renk seçiminde ise aşırı duygu ve davranışların dizginlenmesini temsil eder.

Siyah-Renk-

Siyah-Renk

siyah-Renk

                                                                                  Karayip Korsanları

 

Kırmızı Renk, Sinemasal anlatımda yeri…

Kırmızı Renk

Kırmızı Renk enerji demektir, hayatı temsil eder.

Kan basıncını yükseltir, solunumu ve kalp atışlarını hızlandırır.

Arzu, şehvet, cinsel istek demektir.

Aşkın rengi de kırmızıdır.

Aşıklar birbirlerine ilgilerini göstermek için kırmızı gül sunarlar.

Gülün Kırmızı olması bu bağlamda arzu ve isteğin sembolüdür.

Salgıları ve sinir sistemini etkilediği için güçlü libido, kazanma ve ilerleme isteği, güç ve kontrol arzusu demektir Kırmız Renk.

Sembolik olarak savaş ve zafer için dökülen kan demektir. Bu açıdan erkekliği de temsil ettiğini düşünebiliriz.

Matador arenada boğayı kırmızı pelerin tutarak üzerine çeker.

Fiziksel ve sinirsel bitkinlik, cinsel gücün kaybedilmesi reddedilmiş  kırmızı ile ilişkilendirilir

Kirmizi-Renk

Kirmizi-Renk-

Kirmiz-Renk

Kirmizi-Renk

                                                                            Maymunlar Cehennemi

Kirmizi-Renk

                                                                                         Taxi Driver

 

Yeşil Renk, Sinemasal Anlatımda Yeri…

Yeşil Renk…

Bizim de geleneksel kültürümüzde genç kızların dokudukları kilimlere duygularını renklerle aktardıklarını biliriz.

Yeşil renk güven, kendine saygı ve kendi değerlerine odaklanma ve tutarlılığı temsil eder.

Sembolik olarak kökenlerine bağlılık, gurur ve değişmezlik demektir.

Yeşil rengin içinde var olan gerilim kişinin gurur duygusunu güçlendirerek dış etkilere karşı bir duvar oluşturmasına yol açar.

Bu korumacılık eleştiri, mantık, hafıza, ifade gibi değerleri geliştirerek kişinin kendisi ve başkaları için üretken yaşam beklentisi yaratır.

Yeşil seven kişilerin sıklıkla gastrit, ülser gibi sindirim sistemi hastalıkları yaşamalarının sebebi bir yerde bu kontrolcü yaklaşımdan gelir.

Yesil-Renk
Yeşil-Renk

(Bir Geyşanın Anıları)

 

Yeşil Renk

 

( Beyzanın Kadınları )

 

Brian-De-Palma

( Carrie), Brian De Palma

 

Güney Kore 3

( Squid Game )

 

son on yılın10

( La La Land )

 

Mavi renk, Sinemasal anlatımda yeri…

Mavi Renk

Görüntü üzerinde etkin olan faktörlerden biri de kuşkusuz renktir. Renklerin izleyicilerde değişik duygular yaratabilme gücünden yararlanarak görüntü renkleri ile oynamak film çekimlerinde sıklıkla yapılan uygulamalardan birdir. Bir film hikâyenin anlatmak istediğine bağlı olarak bütünüyle belirli bir renk dengesinde hazırlanabileceği gibi, belirli sahneleri yine dramatik yapıya bağlı olarak belli renklere boyanabilir.

Uzun süre gökyüzüne bakan insanların bedeninde mutluluk verici serotonin hormonunun salgılandığı bilimsel bir gerçektir. Mavi renk kan basıncın, solunum hızını ve kalp atışlarını düşürür. Mavi renge bakan kişilerin bedeninde bir rahatlama ve gevşeme gözlenir.

Sinemada mavi genellikle soğuk renkler kategorisine girer ve depresyon, korku ve kuşatılmışlık duygusu verdiği de bir gerçektir. Son dönemlerde sinemasal anlatımda sıklıkla bu bağlamda kullanılmaktadır.

Uzay ve Bilim Kurgu Filmlerinde de en fazla kullanılan renklerden biridir.

ömer kavur3
“Gece Yolculuğu”, 1987

“Charlie’nin Melekleri” 2003.

 

Kolera Günlerinde Aşk, 2007

 

son on yılın6
“Life Of Pi”, 2013.

 

emilia clarke6
“Above Suspicion”, 2017

 

çizgi roman4
“Ant Man” 2015

 

eniyigörüntü5
Shape-Of-Water, Dan Laustsen, 2017

 

2018 yılı6
“Aquaman” – Yön: James Wan, 2018

 

2018 yılı3
“First Man” – Yön: Damien Chazelle, 2018.

 

eniyigörüntü1
“Blade Runner. 2049” (2018), Dp. Roger Deakins

 

Diyalog, Senaryolardaki Önemi

Diyalog, Senaryolardaki Önemi

Hepimiz açık bir şekilde aynı dili konuşuyor olsak da her birimiz aslında bu dili farklı şekilde kullanırız.

Konuşmanın bazı karakteristik özellikleri bireylere özeldir. Ama diğerleri köken, sınıfı, eğitim ve meslek gibi faktörlerin sonucudur. Bir bireyin konuşma kalıpları bir ölçüde bu ögelerin her birine ihanet ederken bazı kişisel nitelikler de kazanacaktır.

Çoğumuz erkekler ve kadınlar arasındaki konuşma tarzı farklılıklarının farkındayızdır.

Bu karşıtlık çevremizdeki insanlar tamamen erkek ya da tamamen kadın olduklarında daha da keskinleşmektedir.

Her birimiz dili duruma göre değişim gösteren radikal biçimde farklı yollarla kullanırız. Kelime dağarcığı cümle kalıpları yani aslında konuşmamızın her ögesi içerisinde konuştuğumuz ortama ağır bir biçimde bağlı olarak değişiklik gösterir.

Aynı kişinin bir iş toplantısında, bir futbol maçında, sevgilisiyle yalnızken bir çocuğun doğum günü partisinde ya da yakın bir arkadaşla gecenin geç saatinde içki içerken oldukça farklı biçimlerde konuşacağı aşikardır.

Hepimiz geniş bir konuşma biçimleri çerçevesine sahibiz. Birisiyle konuşmaya her başladığımızda kişisel bir gündemimiz olur. Bu konuşmadan ne istediğimize dair bir tür fikirdir. Belirli bir şeyle iletişim kurmak isteyebilir ya da bir şey bulmaya çalışabiliriz. Gündemde sadece bir öge bulunabilir ve bu da göreceli olarak abes bile olabilir.

Örnek vermek gerekirse, kocasına çocuğun okulundan bahsetmek isteyen kadının tek bir ögesi vardır.

Bir başka durumdaysa gündem birden fazla öge içerebilir. Hiçbiri de fuzuli olmayabilir.

Uzun bir ayrılıktan sonra sevgilisiyle buluşan bir adam şunları içeren bir gündeme sahip olabilir. Onu ne kadar özlediğini söyleyebilir. Ama ayrı kalmak zorunda olduğunu da belirtebilir ve bu ayrı kalmanın zorunlulukların neler olduğunu anlatabilir, mali sorunlardan bahsedebilir, iş hayatının yoğunluğundan bahsedebilir vs.

Senaryoların çoğu Diyalog’ dan oluşur ve genellikle anlatıcı olmaz.

Peki bu durumda bilgi nasıl aktarılır? Bir romanda ya da hikâyede genellikle anlatıcı geçmişe yönelik bilgiyi aktarır. Belki bize karakterlerin geçmiş yaşantılarını anlatır. Fiziksel özelliklerini tarif eder ya da hikâyenin geçtiği çevreyi aktarır. Şehir, kurum, iş yeri ya da her neyse ondan bahseder.

Tüm bu bilgi karakterleri kafamızda canlandırmamıza, onların konuşmalarını ve hareketlerini anlamamıza yardımcı olur. Peki anlatıcı olmayan senaryolarda onun fonksiyonu nasıl doldurulur? Sadece Diyalog, aksiyon ve görsellerle hikâye nasıl anlatılıyor? Senaryo yazarının yaptığı hata da budur; Diyalogları her türden gereksiz bilgiyle doldurmak. Amaç, anlatıcının yokluğunu telafi etmek. Sözün özü önemli olan dengeyi koruyabilmektir.

Sinemanın görsel bir sanat olduğunu düşünerek bilgi aktarımında anlatıcı yokluğunu Diyaloglara fazla yüklenmeden  görsellikle tamamlamak en uygun yoldur diyebiliriz.

 

 

RSS
Follow by Email