Sosyal Medya ve İnsan İlişkisi

Sosyal Medya, insanlık tarihindeki en büyük iletişim devrimlerinden birini yarattı.

Mesafeleri anlamsızlaştırdı, sesi çıkmayanlara söz hakkı verdi, görünmeyeni görünür kıldı. Ancak aynı anda, insan ilişkilerinin doğasını da kökten dönüştürdü. Bugün mesele yalnızca “iletişim kurmak” değil; nasıl, ne kadar derinlikte ve hangi bedellerle ilişki kurduğumuzdur.

Sosyal Medya’da ilişkiler hızla başlar.

Bir fotoğraf, kısa bir video ya da tek bir cümle, insanların birbirine yaklaşması için yeterlidir. Bu hız, gerçek hayatta zaman alan tanışma süreçlerini neredeyse gereksiz hale getirir. Fakat hızın olduğu yerde çoğu zaman derinlik kaybolur. Birbirimizi uzun uzun dinlemek yerine, hızlıca tüketiriz. Kişiler, hikâyeleriyle değil, paylaşımlarıyla tanınır.

Gerçek hayatta bir insanın ses tonunu, susuşunu, göz temasını ve kararsızlığını hissederiz. Sosyal medyada ise çoğunlukla seçilmiş bir yüzle karşılaşırız. Filtrelenmiş bir hayat, düzenlenmiş bir mutluluk, dikkatle kurgulanmış bir kimlik… Bu durum, insan ilişkilerini samimiyetten çok görünüme yaklaştırır. İnsanlar artık birbirine “nasılsın?” diye sormaktan çok, “nasıl görünüyorum?” sorusuna odaklanır.

Bu dönüşüm özellikle yalnızlık duygusunu daha görünmez ama daha derin bir hale getirir. Binlerce takipçisi olan bir insanın, tek bir akşamda konuşacak kimse bulamaması bugün oldukça sıradan bir durumdur. Sosyal medya kalabalık bir meydan gibidir; herkes oradadır ama herkes kendi yalnızlığını taşır. Görünür olmak, artık anlaşılmak anlamına gelmez.

 

Sosyal Medya 1

Sosyal-medy

Yalnızlık hissini artıran bir diğer unsur ise karşılaştırma kültürü.

Sosyal medya platformları, idealize edilmiş yaşamların, başarıların ve mutluluk anlarının sergilendiği bir vitrin hâline geldi. Kullanıcılar çoğu zaman bu seçilmiş ve filtrelenmiş görüntülerle kendi yaşamlarını karşılaştırıyor. Bu karşılaştırma döngüsü, öznel yetersizlik, değersizlik ve dışlanmışlık hissini besler. Akademik çalışmalar, bu mekanizmanın yalnızca psikolojik iyi oluşu zayıflatmakla kalmadığını, aynı zamanda bağımlılık davranışlarını tetiklediğini de ortaya koyuyor: Kişi kötü hissettikçe sosyal medyaya yöneliyor; sosyal medyaya yöneldikçe daha kötü hissediyor.

Platform algoritmalarının rolü de bu süreci güçlendiren bir unsur. Algoritmalar, kullanıcıların içerik tercihlerini analiz ederek benzer içerikleri daha sık gösteriyor. Bu yapı, yalnızlık veya hüzün temalı içeriklerle etkileşim kuran kullanıcıların, daha fazla benzer paylaşımla karşılaşmasına neden oluyor. Bu yankı odası etkisi, bireyin duygusal durumunu pasif bir şekilde izlemek yerine aktif olarak biçimlendiren bir dijital çevre yaratıyor.

İlişkilerdeki kırılganlık da artmıştır. Bir tartışma, bir yanlış anlaşılma ya da basit bir sessizlik, tek tuşla “engelleme”ye dönüşebilir. İnsanlar sorun çözmek yerine, ilişkileri silmeyi daha kolay buluyor. Oysa gerçek ilişkiler, tam da çatışmaların içinden geçerek güçlenir. Dijital ortamda ise sabır, yerini hızla vazgeçmeye bırakır.

Öte yandan sosyal medyayı yalnızca olumsuz bir alan olarak görmek de doğru olmaz. Özellikle kadınların, gençlerin ve görünmez bırakılan grupların seslerini duyurabilmesi açısından büyük bir imkân sunar. Dayanışma ağları, toplumsal hareketler ve yaratıcı üretimler çoğu zaman bu mecralarda filizlenir. İnsanlar benzer dertleri olan başkalarıyla karşılaşır ve yalnız olmadıklarını fark eder. Bu yönüyle sosyal medya, yeni tür bir kamusallık yaratır.

Yani sosyal medyanın tek yönlü olarak yalnızlık ürettiğini söylemek indirgemeci olur. Sosyal medya; dayanışma, topluluk oluşturma, bilgi paylaşımı ve sosyal destek açısından da güçlü potansiyellere sahip.

Asıl sorun, sosyal medyanın kendisi değil; onun insan ilişkilerinin yerine geçmeye başlamasıdır.

Dijital temas, fiziksel ve duygusal temasın yerini dolduramaz. Birlikte susmak, aynı mekânda bulunmak, yüz yüze bir cümleyi cesaretle söylemek hâlâ insan ilişkilerinin temelidir. Sosyal medya bu ilişkileri destekleyebilir, güçlendirebilir; ama onların yerini alamaz.

Bugün insan zihni sürekli bildirimlerle bölünürken, ilişkiler de parçalanmış bir dikkat içinde kuruluyor. Aynı anda hem konuşup hem başka hayatları izlemek, karşıdaki kişiyi gerçekten duymayı zorlaştırıyor. İlişki, ortak bir zaman ve dikkat alanı gerektirir. Ekranlar ise bu ortak alanı sürekli daraltır.

Belki de yapılması gereken, sosyal medyayı hayatın merkezinden biraz çekip, onu bir araç olarak yeniden tanımlamaktır.

Paylaşmak için değil, bağ kurmak için; görünmek için değil, anlamak için kullanıldığında sosyal medya, insan ilişkilerine zarar vermek yerine onları besleyebilir.

Dolayısıyla temel sorun, platformların varlığı değil; kullanım pratiğinin niteliği. Dijital farkındalık geliştirmek, sosyal medya kullanımını amaç odaklı hâle getirmek ve yüz yüze ilişkilerin yerini tamamen çevrim içi etkileşimlere bırakmamak bu nedenle kritik önemdedir.

Çünkü insan, en temelde hâlâ şuna ihtiyaç duyuyor: Birinin karşısında durup, filtresiz bir yüzle, gerçekten görülmeye.

Cahide Sonku…Bir Yıldızın Doğuşu, Yükselişi ve Yalnızlığı

Cahide Sonku…Bir Yıldızın Doğuşu, Yükselişi ve Yalnızlığı

İstanbul 1930’ların başı…

Yağmurlu Beyoğlu sokaklarında tramvayların sesi yankılanırken genç bir kız bir kapının önünde duruyordu. Elinde küçük bir çanta, ruhunda hayal umut ve de biraz korku; Adı Cahide olan bu kız henüz 16 yaşındaydı. Kapının üstünde yazan isim de taşıması zor bir isimdi; Darülbedayi

Genç kız derin bir nefes aldı, “Bir gün herkes beni tanıyacak,” diye fısıldadı kendi kendine ve gururla kapıdan içeri girdi. Sahnenin tozlu kokusu, ağır kadife perdeler ve göz alıcı sahne ışıkları…Bir an duraklayan Cahide sahnenin ortasına yürüdü etrafına bakındı, salonda seyirci yoktu. O an hayatını belirleyecek andı. Seyirci yoktu ama o yine de oynadı. Çünkü sahne, onun kaderiydi…

Cahide Sonku, doğum adıyla Cahide Serap, o dönem Osmanlı toprağı olan Sana’da doğdu. Babası bir Osmanlı subayı Yüzbaşı Necati Bey, dedesi Çorapsız İbrahim Paşa ise Osmanlı Ordusunda 7. Ordu Komutanı’ydı. Aynı yıllarda babası dedesinin emrindeydi. Dünya Savaşı’nın başlaması ve Yemen’in Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmasının ardından aile Sana’dan ayrılarak İstanbul’a geldi. Babası Necati Bey bir süre sonra ailesini terk etti ve annesi Necati Bey’den boşandı. İlk ve ortaokulu Fatih’te tamamladı. Sultan Selim’ deki Cumhuriyet Kız Ortaokulundan mezun oldu.

Bir Yıldızın Doğuşu

Muhsin Ertuğrul’un keşfiyle Darülbedayi’de “Yedi Köyün Zeynebi” ile oyunculuğa başladı. 1933’te “Söz Bir Allah Bir” filmiyle sinemaya adım attı. Yıllar geçti. Cahide artık sadece tiyatro oyuncusu değildi. Bu güzel, keskin bakışlı kadının adı İstanbul’un sinema salonlarında konuşuluyordu. Gazeteler onun fotoğraflarını basıyordu. Sinema dünyası yeni bir yıldız bulmuştu. Filmler ardı ardına gelmeye başladı. Seyirciler perdede onun görüntüsünü görmek için sabırsızlanıyordu.

Bir akşam galada bir gazeteci ona sordu: “Şöhret sizi korkutmuyor mu?” Cahide hafifçe gülümsedi. “Şöhret değil,” dedi. “Unutulmak korkutur.” Salon alkışlarla doldu…

O artık Türk sinemasının en ünlü kadın yıldızlarından biriydi.

cahide-sonku

Kariyerinin tescillediği o yıllarda Parseh Gevrekyan adında Gayri Müslüm genç bir iş insanı ile tanıştı ve aşk yaşamaya başladılar. Gevrekyan, sinema ile özdeşleşen Cahide Sonku’nun hayranlarından biriydi. Ancak Müslüman bir kadının, hele Cahide kadar ünlü bir kadının, gayrimüslim biriyle beraberliği hoş karşılanmadığından aşklarını gizli yaşadılar. Ama Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü Cahide’yi aralıklarla ifade vermeye çağırıyordu. Akabinde başlayan 2. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’de “Varlık Vergisi” Kanunu çıktı. Hükûmet vergilerin yüzde 87’sini gayrimüslimlerden tahsil etmeye karar verdi. Parseh Gevrekyan’ın taşınmaz mallarına el konuldu ve Aşkale’deki çalışma kampına gönderildi. Cahide, çevresi ve adli kurumlardaki kişilerin baskısı sonucu Gevrekyan’dan ayrılmak zorunda kaldı.

Cahide Soku o dönemlerde Türk sinemasının en ünlü kadın yıldızlarından biriydi.

Ama Cahide için bu yeterli değildi… 1950’lerin başında bir gün film setinde yönetmeni izlerken içinden kendine sordu; “Neden sadece oynuyorum?”“Neden kararları hep başkaları veriyor?” O gece çok cesur bir karar aldı; Kendi film şirketini kuracaktı. Böylece doğdu ‘Sonku Film’. “Fedakâr Ana” filmiyle ilk kez yönetmenliği denedi.

Cahide Sonu

Bu, o dönem için neredeyse imkânsız bir şeydi. Bir kadın…Film yapımcısı… Patron…

Ama Cahide korkmadı. Filmler çekildi. Setler kuruldu. Kameralar çalıştı. Bir süre için her şey yolunda gitti…

Fakat sinema acımasızdır; Bir film başarısız oldu ardından diğerleri, sonra bir diğeri.

Sinema acımasız olduğu kadar da pahalı bir sanattır.

Borçlar büyüdü. Işıklar yavaş yavaş sönmeye başladı. Ve karanlık bastı… 1963 yılında çıkan bir yangın son noktayı koydu. Kurmuş olduğu Sonku Film şirketinin binasının yanması üzerine iflas etti.

Karanlık

Şöhret garip bir şeydir. Bir gün herkes seni alkışlar. Ertesi gün kimse telefonunu açmaz. Cahide artık eskisi kadar çağrılmıyordu. Yeni yüzler gelmişti. Yeni yıldızlar. Bir zamanlar gazetelerin kapaklarında olan fotoğrafları şimdi eski dergilerin sararmış sayfalarında kalmıştı.

Beyoğlu’nda küçük bir masada tek başına otururken aynaya baktı. Yüzünde hâlâ o eski ihtişamın gölgesi vardı. Ama gözlerinde yorgunluk. Garson sessizce bir kadeh daha bıraktı masaya. Cahide camdan dışarı baktı. Yağmur yine yağıyordu. Yıllar önce tiyatro kapısında duran o genç kız aklına geldi. “Bir gün herkes beni tanıyacak”. Evet, tanımışlardı. Ama hiç kimse sonsuza kadar alkışlamıyordu.

Cahide’nin özel hayatı da bir türlü yolunda gitmemişti.

Oyuncu Talat Artemel ile evlenip ayrıldı. Daha sonra, 1943 yılında «Tütün Kralı» lakabıyla bilinen iş insanı İhsan Doruk ile evlendi ve bir süre sonra bu eşinden de ayrıldı. Daha sonra İhsan Doruk ile yeniden evlenen Cahide’nin bu evlilikten Ender adında bir kız çocuğu oldu.

Tüm bu acı olaylar onu en sonunda alkol bağımlısı bir kadın yaptı.

Son Perde

1981 yılında İstanbul’da bir sonbahar günü…

Şehir kalabalık, sokaklar gürültülüydü. Alkazar Sineması ise sessiz. Çünkü bir dönemin en parlak yıldızlarından biri yaşama veda ediyordu; Cahide 61 yaşındaydı.

Muhsin Ertuğrul Şehir Tiyatrosu’nun sahnesinde mütevazi bir tören. Ardından Zincirlikuyu Mezarlığına defnedilen bir beden.

Adı artık afişlerde değildi ama sinema tarihinin sayfalarında hâlâ parlıyordu ve parlayacaktı…Çünkü bazı insanlar sadece oyuncu değildir. Onlar bir dönemin ruhudur. Ve kameralar kapansa bile hikâyeleri yaşamaya devam eder. Cahide Sonku’nun hikâyesi de böyledir. Bir yıldızın doğuşu…

Bir kadının erkeklerin hüküm sürdüğü bir ortamda tüm kadınlara örnek olabilecek mücadelesi…

Ve ışıkların ardındaki gelen yalnızlık ve ölüm…

 

Sharon Tate – Kırılganlığın Hüznü

1960’ların altın çağındaki Hollywood… Işıkların büyüsüne kapılmış genç bir kadın, sessiz ama güçlü bir umutla kamera karşısında belirir: Sharon Tate.

24 Ocak 1943’te Dallas’ta doğan Sharon, asker olan babasının görevi nedeniyle çocukluğunu sürekli değişen şehirlerde, ülkelerde geçirdi.

Dışarıdan bakıldığında pırıltılı bir güzellik; iç dünyasında ise nazik, duyarlı, kırılgan ama inatla hayata tutunan bir genç kadın… Bu hareketli çocukluk, ona insanlara yakından bakmayı, duyguları fark etmeyi ve onları hissetmeyi öğretti. Belki de bu yüzden, yıllar sonra kameralar onun yüzüne çevrildiğinde yalnızca bir “yıldız” değil, bir ruh görünür olacaktı.

Hollywood setlerinde ilk adımlarını attığında Sharon Tate henüz çok gençti. Reklam çekimleri, küçük roller, sinema dünyasında var olabilmek için verilen sessiz ama kararlı bir mücadele… Sharon, yalnızca bir “güzellik sembolü” olarak hatırlanmayı reddediyordu. “Valley of the Dolls” ile parlayan kariyeri, eleştirmenlerin ona daha dikkatli bakmasını sağladı. Sharon’un oyunculuğunda büyülü bir şey vardı: Masumiyetle hüzün yan yana yürüyordu. Seyirci onun yüzünde yalnızca bir gülüş değil, kırılgan ama cesur bir kalbin titreyişini görüyordu.

                                                                                            Sharon-Tate-

                                       1966, Londra.

Ve aşk… Roman Polanski ile kurduğu yaşam, Sharon’un hayatına yeni bir ışık kattı. Evlilik, dostluk, ortak düşler ve anne olma heyecanı… Gelecek büyümeye hazır, umut dolu bir film gibiydi. Oysa hayat, her zaman olduğu gibi adil değildi. 1969 yılının bir gecesi, insanlığın karanlık yüzü bu ışığı acımasızca söndürdü. O gece yalnızca Sharon Tate değil; dünyaya gözlerini açamayan anne karnında bir bebek, tamamlanamayan bir hayat, yarım kalan bir sevgi de kaybedildi.

                                                        Sharon-Tate-2

Ama belgeseller yalnızca kayıpları anlatmaz. Onlar, hatırlamayı da öğretir.

1960’ların sonu… Hollywood’un parlak ışıkları, sinemanın büyüsünü insanlara armağan ederken, aynı yıllar Amerika’da kaotik bir ruh hâlini, kült liderlerin ve yozlaşmış ideolojilerin yükselişini de içinde barındırıyordu. İşte bu iki uç duygu, Sharon Tate’in trajik hikâyesinde kesişti.

Sharon Tate ve Manson Çetesi: Hollywood’un Kaybolan Işığı ve Karanlığın Yükselişi

Karanlığın Lideri: Charles Manson ve Çetesi

Aynı yıllarda, Amerikan rüyasının karanlık yüzünde, kendisini peygamber gibi sunan, manipülasyon ve şiddet söylemleriyle gençleri etkisi altına alan Charles Manson vardı. “Manson Family” adıyla bilinen bu grup, özgürlük ve ruhani uyanış vaatlerinin ardına saklanan bir şiddet ideolojisine sahipti. Toplumdan kopmuş, psikolojik olarak savrulmuş bireyleri kendine bağlayarak kör bir itaat kültürü yarattı.

Dünyayı Sarsan Gece

1969’un Ağustos ayında yaşanan vahşet, sadece bir cinayet olayı değildi; kültürel bir kırılmaydı. Sharon Tate ve evinde bulunan arkadaşları, Manson Çetesi’nin planlı şiddetinin kurbanı oldu. Tüm dünya şoktaydı. Bir yanda Hollywood’un masum yüzü Sharon Tate, diğer yanda nefret, saplantı ve ideolojik karanlıkla hareket eden bir çete… Bu olay, Amerika’nın masumiyet çağının sonunun sembolü hâline geldi.

                                                             Sharon-tate-4

Toplumsal Bellekte Derin Bir İz

Sharon Tate’in ölümü, sadece kişisel bir trajedi değil; sinema dünyasında, medyada ve toplumsal bilinçte silinmeyen bir yara bıraktı. Hollywood, ilk kez bu kadar savunmasız ve kırılgan görünüyordu. Manson Çetesi ise, tarihin en korkunç tarikat örneklerinden biri olarak hafızalara kazındı. Bu olaylar sonrasında güvenlik anlayışı değişti, medya şiddet kültürünü daha derin sorgulamaya başladı ve “kült lider” kavramı üzerine dünya daha uyanık hale geldi.

Sharon Tate’in Ardında Kalan

Yaşanan tüm karanlığa rağmen Sharon Tate’in anısı hep güzellikle anıldı. Onu tanıyanlar, zarafetini, insan sevgisini ve taşıdığı umudu hatırladı. Sharon Tate, yalnızca trajik bir kurban olarak değil, yaşamıyla güzelliği, sanatı ve kırılgan insan ruhunu temsil eden duruşuyla bir figür olarak hafızalarda kaldı.

Sinemanın Bahtsız Güzelleri Serisi- III

Sharon Tate, bugün hâlâ yalnızca trajedinin bir simgesi değildir. O; zarafetin, inceliğin, sevginin ve umutla dolu bir gençliğin simgesidir. Unutulmayan gülüşüyle, kırılgan görünen ama güçlü duran varlığıyla hâlâ yaşamaya devam eder. Onu hatırlamak, sadece bir acıyı değil, yarım kalmış bir ışığı, insan kalbinin kırılgan ama değerli narinliğini hatırlamaktır.

 “Sharon Tate… Bir hayat yarım kaldı, ama zarafetin ışığı asla sönmedi.”

Sinemanın Bahtsız Güzelleri Serisi- III

Diane Keaton: Tarzın ve Ruhun İsyanı…

Los Angeles, 1946…
Bir fotoğraf makinesinin merceğinden dünyaya bakan bir anne, hayal kurmayı seven küçük bir kız…
O küçük kız, yıllar sonra Hollywood’un hem en zarif hem de en özgür ruhu olacaktı: 

Diane Keaton

Başlangıç: Bir Şehrin Işığında.

Diane Hall Keaton, sıradan bir ailede büyüdü ama sıradan biri olmadı.
Pasadena sokaklarında tiyatroya, müziğe ve özgür düşünceye âşık oldu.
New York’a gittiğinde cebinde para yoktu ama sahnede olma hayali vardı.
Broadway’de “Hair” müzikaliyle dikkat çekti, ardından “Play It Again, Sam” oyunu onun kaderini değiştirdi.
Orada, Woody Allen’la tanıştı. Ve sinema tarihinin en unutulmaz ortaklıklarından biri başladı.

Annie Hall ve Bir Kadının Devrimi

1977’de, “Annie Hall” vizyona girdi.
Keaton’ın hem tarzı hem karakteri bir dönemi tanımladı.
Kravatlar, bol pantolonlar, şapkalar…
Ama aslında Annie Hall, kadınların kendi kimliğini bulma hikayesiydi.
Ve Diane Keaton, bu hikayeyi sadece oynamadı — yaşadı.
Bu rol ona Oscar kazandırdı, ama ondan da önemlisi, kadınların beyaz perdede “kendi sesleriyle” konuşabileceğini gösterdi.

Coppola’nın Kadını: Kay Corleone

Bir yanda özgür ruh Annie Hall, diğer yanda Baba serisinin sessiz ama güçlü figürü Kay Corleone…
Francis Ford Coppola’nın destanında Diane Keaton, mafya dünyasının gölgesinde bir vicdanın sembolü oldu.
The Godfather ve The Godfather Part II filmlerindeki performansı, dramatik derinliğiyle sinema tarihine kazındı.

Duygu, Mizah ve Cesaret

Keaton hiçbir zaman tek bir türün kadını olmadı.
Reds’de devrimci bir aşkın içindeydi; Baby Boom’da modern bir annenin mücadelesinde.
Yıllar sonra Something’s Gotta Give’de yaş almış bir kadının yeniden âşık olabileceğini kanıtladı.
Onun kahkahası, sinemada yaşlanmanın korkulacak değil, kutlanacak bir şey olduğunu hatırlattı.

Kamera Arkası ve Hayatın Diğer Renkleri

Oyunculukla yetinmedi. Yönetmenlik yaptı, yapımcılık üstlendi.
Fotoğraf çekti, evler tasarladı, kitaplar yazdı.
Her projesinde estetik, melankoli ve mizah iç içeydi.
Diane Keaton, sadece bir aktris değil, Amerikan kültürünün yaşayan bir portresi haline geldi.

Kişisel Alan

Keaton, Hollywood’da evlenmeden, kendi kurallarıyla yaşayan az sayıdaki isimden biri.
Warren Beatty, Al Pacino, Woody Allen… Hepsi bir dönem onun hayatına dokundu.
Ama o hiçbir zaman “birinin kadını” olmadı.
Evlat edindiği iki çocuğuyla sade bir hayat sürüyor.
Fotoğraf makineleri, eski evler ve geniş şapka koleksiyonu hâlâ onun dünyasının bir parças

Final – Bir Ruhun İzleri

Bugün Diane Keaton 70’lerini çoktan geçti, ama enerjisi hâlâ ilk günkü kadar canlı.
Bir moda ikonu, bir feminist figür, bir sanat tutkunu…
Onun hikayesi, “kendin olmanın” Hollywood’un en büyük rolü olabileceğini kanıtlıyor.

“Diane Keaton, bir karakteri oynamakla kalmadı;
kendi karakterini yarattı.
Ve o karakter, sinema tarihine ‘cesaret’ olarak kazındı.”

Robert Redford – bir efsane aktör

Robert Redford – bir efsane aktör

Charles Robert Redford Jr. (18 Ağustos 1936 – 16 Eylül 2025), Akademi Ödülü sahibi Amerikalı oyuncu, direktör, yapımcı ve aktivist.

Hollywood’un hemen yanı başındaki Santa MonicaKaliforniya‘da dünyaya geldi. Üvey kardeşi William bir muhasebeci olan babasının diğer evliliğindendir. 1954 yılında Van Nuys High School’u bitirmiş ve beyzbol bursu ile Colorado Üniversitesine başlamıştır. 18 yaşında annesinin ölümünün ardından içine düştüğü bunalım döneminde yaşadığı alkol problemi nedeniyle bursunu kaybetmiştir. Eğitimini yarıda bırakınca resim tahsili için Paris’e gitti.

Fakat tek istediği şeyin aktör olmak olduğunun bilincine varınca geriye dönüp Amerika’nın ünlü Academy of Dramatic Arts okuluna kaydoldu.

1959 da Broadway’e adımını attı. 1962 yılında Neil Simon’un” Çıplak Ayak” oyununun ilk sahnelenmesinde başrollerden birini alarak tiyatroda star olmaya doğru giderken sinemaya uzandı ve “War Hunt”  adlı savaş karşıtı filmde boy gösterdi.

Redford’un ilk döneminde yakışıklılığı sanki aleyhine çalışıyordu. Kusursuz görünüşü onu hep ikinci sınıf dekoratif rollere mahkûm edecek gibiydi. Görünüşüyle gerçek iç dünyası çok faklıydı ve yakışıklılığının iyi oyunculuğunu ve bilinçli aktörlüğünü dışladığı bir dönemdi bu…

Inside Daisy Clover – Papatya Yoncası, The Chase – Kaçaklar, This Property is Condemned – Lanetli Kadın, bu dönemin filmleridir.

Ama çok uzun sürmedi.

Jane Fonda ile unutulmaz bir ikili oluşturduğu Barefoot in The ParkÇıplak Ayak ve 68 ruhunun büyük özgürlük ve başkaldırı destanını perdeye taşıyan, Roy Hill’in yönettiği bir Western klasiği olan Butch Cassidy and Sundance Kid-Sonsuz Ölüm de bir başka büyük oyuncu Paul Newman ile iş birliği yaptı.  

aktör
Sonsuz Ölüm

Bu ikili yine Roy Hill’in yönettiği The Sting – Belalılar filminde tekrar bir araya geldiler. Film sonsuz ölümün başarısını yenilemeye çalışan bir yapımdı ve bu sevimli soygun komedisi en iyi film dalında birkaç Oscar ödülü kazandı ve Redford’a da bir adaylık getirdi.

Redford’un yönetmen Sidney Pollack’la tanışması ve çalışmamaya başlaması ise sinema tarihinin en verimli iş birliklerinden birine yol açacaktır. İkili birlikte yarım düzineyi aşkın önemli film yapacaklardır.

 Jeremiah Johnson adlı insanın doğayla ilişkisini görkemli biçimde irdeleyen yalın ve farklı bu Western’ de Redford en iyi rollerinden birini buldu.

Ardından gelen The Way We Were – Bulunduğumuz Yol, yakın Amerikan tarihinin aydınlar çerçevesinde verilen bir özetiydi sanki; farklı kimlikte ama temelde liberal ve özgürlükçü düşüncelerde birleşen iki insanın -Barbra Streisand – 30’lardan 50’lere uzanan ama ayrı geçen aşk hikayesi. Bu filmde çizdiği liberal ve çağdaş Amerikalı portresinin Redford hep korudu.

Sidney Pollock un unutulmaz filmi Akbabanın Üç Günün’de ABD’deki devlet örgütlerini FBI ve CIA’ in korkutucu yüzlerini sergiledikten sonra Alan Pacula’nın Başkanın Tüm Adamları’nda Watergate skandalını açığa çıkaran gazetecilerden Bob Woodward’u canlandırdı. Rol arkadaşı ise Dustin Hoffman’dı. Yapımcılığına da katıldığı bu film sanki onun siyasal görüşlerinin de bir aynası gibiydi.

Aile bireyleri arasındaki ilişkileri son derece yalın bir tarz da anlatılan Sıradan İnsanlar Filmi ona bir yönetmenlik dalında Oscar’ı getirdi.

Bu ödülden sonra dört yıl sinemaya ara verdi Utah yöresinde büyük bir arazi satın alarak çiftlik kurdu.

Aynı yıllarda “Sundance Institute” kurumunda gençleri ve bağımsız sinemayı finanse etmeye başladı. Ardından “Sundance Festivali” ni başlattı. Bu festival günümüzde de yalnız ABD için değil, dünya çapında bağımsız sinemanın yaşam alanlarından biri ve belki de en önemlisi sayılmakta.

                 

1984 yılında tekrar beyaz perdeye döndü ve Barry Levinson’un The Natural filminde bir beyzbol oyuncusun yaşamını canlandırdı. Ardından yine Sidney Pollack’ın Out of Africa – Benim Afrikam filminde Meryl Streep’in  canlandırdığı kadın yazar Karen Blixen’in  romantik serüvenci ve yakışıklı avcı sevgilisi oldu.

1990 yılında yine bir Sidney Pollack filmi olan Havana’yı çevirdi. Biraz eski usul aşk filmi olan yapım ne yazık ki beklenen ilgiyi görmedi.

Artık iki senede bir sinemaya dönüyor, bazen oynuyor bazen yönetiyordu, bazen de yapımcılık yapıyordu. Ama çoğunlukla politik çalışmaları ve “Sundance Film Festivali” ile ilgileniyordu.

Bu dönemde yine de çok ilgi toplayan çalışmalar yaptı.

“Indecent Proposal – Ahlaksız Teklif” – 1992

“A River Runs Through It – Bizi Ayıran Nehir” – 1992 – Yönetmen.

“Quiz Show – Şike” – 1994 – Yönetmen.

“Up Close and Personal- Çok Yakın ve Çok Özel” – 1996

“The Horse Whisperer – Atlara Fısıldayan Adam” – 1998 –  Oyuncu, Yönetmen.

“The Spy Game – Casus Oyunu” –  1999

“Sona Doğru – All is Lost” – 2013

“Hayatımın Yolculuğu – A Walk in The Woods” – 2014

“Kaptan Amerika; Kış Askeri” – 2014

“Gizli Dosya – Truth” – 2015

İki kez evlendi, dört çocuğu oldu. 1.79 boyunda, gerçek sarışın. Tüm kadınlar ona hayran ama o hiçbir zaman bir maço erkek portresi sergilemedi. Her zaman zarif, nazik, güler yüzlü bir şövalye oldu…

Aynı tutumu Politik ve eleştirel davranışlarında da gördük. Hem iyi bir vatandaş hem de toplumun ve yönetimin hatalı yanlarını sergileyerek eleştiren bir aktivist oldu.

Yani kısaca sinema dünyasından bir efsane geldi geçti…

Vanilla Sky – Film Replikleri, Yakın Dönem Sinema Tarihinde İz bırakan Filmlerden V…

“Vanilla sky”

“Her yeni bir dakika hayatı değiştirmek için yeni bir fırsattır.”

Yıl: 2001

Yapımcılar: Cameron Crowe, Tom Cruise, Paula Wagner.

Yönetmen: Cameron Crowe

Oyuncular: Tom Cruise, Penelope Cruz, Cameron Diaz.

Tür: Aşk, Gerilim, Bilim Kurgu.

  • Aç gözlerini David gözlerini aç !
  • Sandım ki bomboş sokakta yapayalnızım, psikiyatrist sensin daha iyisini yapabilirdin.
  • Ben doktorum birbirimizi aynı kategoriye sokmayalım. Zengin veletlerin çoğu nasıl ruhsuz değilse psikologların da çoğu rüyaya değer vermezler.
  • Zaten yaşamda beş temel duygu vardır derler. Şimdi söyle bana ona karşı hissettiğin duygu neydi? Suçluluk muydu? Nefret mi? Utanç mı? Yoksa intikam mı, aşk mı?
  • “Evine yalnız dönen bir adamın yaşadığı acıyı asla bilemezsin”. Çünkü acı olmadan tatlıyı anlayamazsın. Tatlı tatlı gibi değildir.
  • Bebek keyfine bak! Yine acı tatlı olayı…
  • Babam bundan da bahsetmişti. Birinci bölüm, birinci sayfa, birinci paragraf. Yüz sorudan doksan dokuzun cevabı nedir? Para!
  • Sana göre mutluluk nedir David?
  • Bana göre burada seninle olmaktır.
  • Biriyle yattığın zaman bilinçli veya bilinçsiz olarak vücudunun bir söz verdiğini bilmiyor musun?
  • Tekrar soruyorum David, senin için mutluluk nedir?
  • Hakiki bir yaşam sürmek istiyorum. Daha fazla hayal istemiyorum.
  • Bir keresinde bana ne demiştin hatırlıyor musun? Her yeni bir dakika hayatı değiştirmek için yeni bir fırsattır. Seninle yeniden karşılaşacağız.

 

 

New York Çeteleri / Gangs of New York – Sinema Tarihinde İz Bırakan Filmlerden IV…

New York çeteleri – Gangs of New York

Yıl: 2002.

Yapımcı Firma: Touchstone Pictures, Miramax.

Yönetmen: Martin Scorsese.

Oyuncular: Leonardo Di Caprio, Daniel Day- Lewis, Cameron Diaz.

Tür: Suç, Dram, Tarihi.

“ Amerika sokaklarda doğdu.”

New York Çeteleri

  • Benim meydan okumamda dövüşün kadim yasalarına göre, bu seçilmiş topraklarda beş noktadaki, bütün nüfuzu elinde tutmak ve iyi yerleştirmek var. Biz yerliler bu iyi ülkeyi ve de yabancı sürüleri düzenlemek için gereken hakkımızla doğduk.
  • Savaşın kadim yasalarınca Yerliler diye anılanların meydan okumalarını kabul ediyorum. Sizler halkımıza her köşede bela oluyorsunuz fakat bugünden sonra bize bela olamayacaksınız. Bilinsin ki bu ülkede bizlere vurmaya çalışan eller hızlı bir şekilde kesilir!
  • O zaman İsa siz Romalılara karşı elime rehberlik etsin.
  • Büyük sivil savaşın ikinci yarısında İrlanda Tugayları caddelerinin arasında yürürken New York şehri aşiretlerle dolayıydı. Savaş Şefleri, Zengin ve Yoksul, gerçek bir şehir değildi. Daha çok bir ocaktı. Belki bir gün şehirler şekillendirilir. En sinir bozucu konuşma da askere çağırdıkları anda yapılırdı. Birleşmiş tarihteki kura ile ilk askere alma.
  • Şu yoksul çocuğun yüzüne bir bakın o Tanrının ahlaktan vazgeçtiği arkamdaki bakımsız ve sefalet yerde yaşıyor.
  • Her sene reformcular gelir. Her sene bu noktalar daha da berbat olur. Sanki kirli kalmaktan memnunlarmış gibi
  • Yedinci günde tanrı dinlendi ama bunu yapmadan önce İngiltere’nin üzerinde çömeldi ve ortaya ne çıkarttı? İrlanda’yı!
  • Bütün bu gördüklerinin bir dereceye kadar bana ait; dilenciler kapkaççılar burada. Bu cennette su kenarındaki kör kaplanlar, balıkçılar ve de düşünürler. Kadın- Adamlar ve de Çekikler. Hepsi borçlu, hepsi ödemeli. Çünkü yükselen gelgit’te ancak böyle ayakta kalabilirsin.
  • 47 yaşındayım. Bunca yıl hayatta kalmayı nasıl başardım biliyor musun? Bunca yılı korkuyla, korkunç davranış gösterileriyle geçirdim. Biri benden çalarsa onun ellerini keserim. Biri beni incitir ise onun dilini keserim. Biri bana karşı koyarsa onun kafasını koparıp mızrağa dikerim. O kadar yükseğe dikerim ki bütün caddelerden görünür düzenini korumak böyle şeyler gerektirir. Korku!
  • Bizim zafere değil, Roma galibiyetine ihtiyacımız var. Daha fazla oy pusulamız kalmadı.
  • Politikanın ilk kuralını hatırla sonuçları pusulalar belirlemez sayımı yapanlar belirler. Saymaya devam edin…

Film replikleri II – Yakın dönem sinema tarihinde iz bırakan sinema filmlerinden.

Film replikleri II – yakın dönem Sinema Tarihinde iz bırakan sinema filmlerinden

Aşağıda yer alan satırlarda yakın dönem Sinema Tarihinde iz bırakan sinema filmlerinden alınan üç filmin uzun repliklerini bulacaksınız. Her cümlenin günümüz gerçeklerinin bir aynası değil mi?

“Conspiracy Theory – Komplo Teorisi”

Yıl: 1977

Yapımcı Firma: Warner Bross.

Yönetmen: Richard Donner

Oyuncular: Mell Gibson, Julia Roberts.

Tür: Macera

“Jack Fletcher her yerde komplo gördü, biri gerçek oldu”

  • Deli olduğumu sanıyorsun.
  • Hayır Jerry, Sadece farklısın.
  • Biliyor musun, şu dünyada normal olup  Coca- Cola içip kızarmış tavukla beslenmek, kendine karşı komplo gibi bir şey.
  • Başkan ayrılalı birkaç dakika ancak olmuştu. Almanya’ya ulaştı ve Türkiye’de deprem oldu. Richter ölçeğine göre 7.3 şiddetinde binlerce ölü ve yaralı vardı.
  • Size bir sır vereceğim kim ve ne olduğuma siz karar verin? Yıllar önce CIA için çalışıyordum. Mk ultra programını duymuş muydunuz? Düşünce kontrolü falan.
  • “Mançuryalı Aday” filmindeki gibi.
  • Basit ifadesi böyle olabilir. Evet, normal bir adamı alıp onu cani haline getirmek hedefimiz buydu.
  • Mk ultra programı 1.973’te durduruldu.
  • Ama bu konudaki araştırmalar sürdü.
  • Ben sürdürdüm. Devam edeyim mi? “Gerçek özgürlük verir”. Programda halüsinasyon, uyuşturucu maddeler ve insanları bitkiye çeviren elektrik şoku kullanıldı. En sona giden deneyler yapıldı.
  • En son mu?
  • Yani ölüme giden.
yakin-donem-sinema
Komplo Teorisi

 

“Fight Club – Dövüş Kulübü”.

Yıl: 1999

Yapımcı Firma: Twentieth Century Fox Pictures & Regency Enterprises

Yönetmen: David Fincher.

Oyuncular: Brad Pitt, Edward Norton.

Tür: Dram.

“Altı aydır uyuyamıyorum. Uykusuzluk da hiçbir şey gerçek değildir. Her şey çok uzak. Her şey bir kopyanın kopyasının kopyası.”

  • Dövüş kulübü kazanmak veya kaybetmek değildir. Kelimelerden ibaret değildir. İsterik bağırışlar değildir. Dövüş bittiğinde hiçbir şey çözülmez. Ama hiçbir şey de sorun değildir.
  • Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Amaç veya mekân yok. Büyük bir savaşımız yok. Büyük bir depresyonumuz yok. Bizim büyük savaşımız ruhani bir savaş, bizim büyük depresyonumuz hayatlarımız. Hepimiz televizyonlarda görüyoruz, inanıyoruz ki bir gün hepimiz milyoner olacağız ve film yıldızları ve rock yıldızları gibi yaşayacağız. Fakat olamayacağız. Yavaşça bunu öğreniyoruz ve çok sinirleniyoruz.
yakin-donem-sinema
Dövüş Kulübü

 

“Platoon -Müfreze”.

Yıl: 1986

Yapımcı Firma: Metro Golden Myer

Yönetmen: Oliver Stone

Oyuncular: Tom Berrenger, William Defoe, Charlie Sheen.

Tür: Savaş.

“Savaşın İlk Zaiyatı Masumiyettir.”

  • Şimdi geriye bakıp düşünüyorum. Biz düşmanla değil kendimizle savaştık ve düşman bizim içimizdeydi? Benim için savaş artık bitti ama ömrümün geri kalan günlerinde hep benimle olacak. Çünkü ruhuma sahip olmak için savaşıyor olacak. O gün bu gündür. Bazen kendimi iki babam varmış gibi hissediyorum. Ama ne olursa olsun hayatta kalanlara düşen görevler var; yeniden kurmak, bildiklerimizi başkalarına öğretmek ve yaşamak için kalan ömrümüzde bu yaşamda bir erdem bir anlam bulmaya çalışmak. Bir zamanlar birileri şöyle yazmış; ‘cehennem mantığın imkansızıdır’.
  •  İşte burası tam da böyle bir cehennem şimdiden nefret ediyorum ve daha bir hafta oldu. Lanet bir hafta. Yaptığım en zor iş ön kolcu olmak. Bu hafta bunu üç kere yaptım. Yaptığım en zor iş ön kolcu olmak ne yaptığımı bilmiyorum. Düşman bir metre önümde olabilirdi ve ben bunu bilemezdim.  
  • Çok yorgunum büyükanne. Sabahın beşinde kalkıp gün boyu çalışıyoruz. Saat dört veya beş gibi kamp kuruyoruz. Avcı çukuru kazıyoruz, yemek yiyip gece pusu veya ormanda dinlenme noktası kuruyoruz. Kimse ne nasıl yapılır söylemiyor çünkü ben yeniyim yeniler kimsenin umurunda bile değil. Adını bile öğrenmek istemiyorlar. Yeninin hayatı önemli değil çünkü o henüz yükünü taşımamıştır. Dediklerine göre Nam’da öleceksen ilk birkaç hafta içinde ölmek en iyisidir. Çünkü fazla acı çekmemiş olursun.
Müfreze
Müfreze

Ütopik Sinema veya diğer adıyla Bilim Kurgu Sineması.

Ütopik Sinema

Aydınlanma döneminde liberal olsun, muhafazakâr olsun bütün araştırmacılara, bütün filozoflara ve edebiyatçılara dürtüselle, cinsellikle ilintili olanın tahriklerine ve basınçlarını karşı aklı kullanarak direnme görevi yüklenmişti.

Aydınlanmanın olgun döneminde aklın temel ilkelerinin işler hale getirilmesi durumunda bireyin her türlü sorunun üstesinden gelebileceğinden kimsenin kuşkusu yoktu. Öte yandan aklın böyle bir araç olarak güvenilir bir biçimde kullanılabilmesinin öteki koşulu, dünyanın aklın dışındaki gerçeklik olarak açık seçik kavranır bir durumda olması karanlık, gizemli, mistik, büyülü, esrarengiz yanlarından arındırılarak akılla kavranamaz olanın bir daha geri dönmemek üzere bu dünyadan sürülüp atılması gerekiyordu.

Başka bir deyişle yönlendirilecek ve yasalar aracıyla denetlenecek her şeyden kurtulmanın zorunluluğu dile geliyordu.

Bu sözlerde sadece insan aklının vahşi doğa üzerindeki egemen konumu gizliden gizliye kendini duyurmakla kalmıyor, aynı zamanda tanrının ve doğanın belirleyiciliği de reddediliyordu.

Gizemli ve açıklanamaz olan dünyanın etkisinde kurtulmalıydı ki insan bu dünyada açık seçik akıl ilkelerine dayanarak özgürce yaşayabilsin.

Aydınlanmanın olgun döneminde iyice artan bu akıl hayranlığı, Romantik Dönemin ve Romantik öncesi dönemin o büyük çaresizlik duygusunu; özgürlüğün olduğu yerde mutluluğun olamayacağı saplantısını da ortaya çıkardı.

İnsan kesintisiz ve gittikçe genişleyen ve yaygınlaşan ve hatta saldırganlaşan bir süreç içinde doğayı değiştirmek zorundaydı.

Bu kez de değişmeyen doğanın etkisinden kurtulmak ve mutluluğun, yetersizlikleri içinde boğulan, gerçek yaşamda erişemediği şeylerin peşinde koşan insan ütopyaları geliştirdi.

Ütopik Sinema’nın gelişiminde günümüz bilgisayar teknolojisinin eriştiği mertebe de göz önüne alınırsa insan neden uçmasın, neden bir yerden bir yere ışınlanarak seyahat etmesin, neden iki metre boyunda olmasın, neden bütün kızlar ona âşık olmasın?

Ama aslında Ütopik Sinema’ ya bu kadar basit bir gözle bakamayız.

Ütopik Sinema toplumsal düşüncelere ve gerçekliklere öteki türlerden çok daha doğrudan yer veren bir tür olduğu kadar katıksız bir sinemasal dünya kurmaya, böyle bir dünyayı tasarlamaya kalkıştığı anda da gerçekliğin koyduğu sınırlamalardan hiç zorlanmadan rahatlıkla kurtulabilen biricik türdür.

Bilim kurguda gösterilen hiç de öyle gündelik sıradan şeyler değildir ve en sıradan en alışıldık bilim kurgu filmi bile insanın dünya ve hayat ile hesaplaşmasından bunları kavrayıp özümseme çabasından, hatta dünyanın dışına itilme serüveninden izler taşır.

Öteki türlerin filmlerinde ancak çok dikkatli bakarak yakalayabildiğimiz şey Ütopik Sinema’ da kendini daha yüzeyde ele verir.

Bilim kurgu filmi zaman zaman pozitif ütopya projeleri tasarlamaya ve içinde yaşanabilir bir dünya modeli kurmaya kalkışır. Bu filmlerin çoğu geleceğin bizi hazırlayabileceği olası tehlikeleri ve bunlara ilişkin korkuları, temelleri içinde yaşadığımız çağda ya da günlerde çoktan atılmış endişeleri anlatırlar.

Bilim kurgu filmi popüler sinemanın özelliklerine ve eğilimine uyarak sosyal gelişmeye yönelik endişelerimizi, bu gelişmenin belli başlı yönlerine karşı çıkışlarımızı şifreli bir yoldan tutucu diyebileceğimiz bir tarzda, hatta yer yer gerici bir anlayışla ele alır.

Genelde onca korku vizyonu içinde güzel iç açıcı bir bilim kurgu filmi bulabilmek oldukça zordur ama vardır…

Böyle filmler bu türün içinde vardır ve Ütopik Sinema tarihinde ikide bir de böyle büyük anlarla karşılaşırız. Ütopik Sinema duraklarında sinemanın başka hiçbir türünde rastlayamayacağımız kadar güzel, korkunç ve büyüleyici eşsiz film tasarımları çıkar karşımıza…

Ütopik Sinema
Wonder Woman

 

Ütopik Sinema
Contact

 

Ütopik Sinema 3
Harry Potter

 

Ütopik Sinema 4
Lord of The Rings

Alfred Hitchcock Sinemasında Cinsiyetçi Yaklaşım.

Alfred Hitchcock Sinemasında Cinsiyetçi Yaklaşım.

Yanlışlıkla suçlanan erkek filmleri genellikle çifte takip adını verdiği olay örgüsü biçiminde ilerler. Erkek kahraman polis tarafından kovalanırken gerçek kötü adamların peşine düşer. Suçlandığı şeyden dolayı her zaman masumdur. Ancak bazen açık bazen de belirsiz bir biçimde başka bir şeyden dolayı suçludur… Bencillik, sorumsuzluk ve çoğunlukla da suç işleme arzusu nedeniyle suçludur. Arada bir yerlerde bu cinsel suça da bağlanır. Cinsel suç anlayışı geçen yıllar boyunca değişim geçirdiği için ilk dönem filmlerini doğru anlamak günümüz izleyicisi için sorunlu hale gelebilir.

Alfred Hitchcock ‘da yanlışlıkla suçlanan erkek filmleri değişmez bir biçimde kahramanın toplum için rehabilitasyonu (yeniden normalleştirilmesi) yönünde iler

Suçlu kadın ise tam tersine her zaman suçludur; İster bunu en başından itibaren bilelim. İster sonradan öğrenelim. O başlangıçta ya da sonradan itham edildiği suçu işlemiştir. Çok genelde erkek egeme kültürümüz hakkında bize bir şeyler anlatan bu cinsiyetçi dengesizlik filmlerin izleyicinin sempatisini suçlu kadınlara yöneltmesini sağlayacak şekilde ilerlemesiyle kısmen düzeltilir.

Alfred Hitchcock ’un suçlu kadın filmleri yanlışlıkla suçlanan erkek filmlerinden çok daha fazladır ve çoğunlukla Amerika dönemine aittir. Kadının durumunun çözümü suçunun derecesine bağlıdır ve belki de Hitchcock’un ya da izleyicinin sempatisinden veya ahlaksal yargısından çok o dönem Amerika’da hâkim olan sinema yasasının kurallarına bağlıdır.

Bazıları eski hallerine döndürülebilir ve bazıları da hala kaderlerinin geleneksel anlamda en dürüst ve sağduyulu izleyicinin bile aşırı bulmak zorunda olduğu ızdırabını çekerler. Açık bir biçimde yanlışlıkla suçlanan erkek filmleriyle suçlu kadın filmleri Alfred Hitchcock ’un, bütün sinemasının kesinlikle ekseni olan anlaşılması güç bir diyalektiktir. Tamamlayıcılık/karşıtlık ilişkisi içinde var olurlar.

Alfred Hitchcock suçlu filmlerinde kadın başlangıçta otomatik olarak kendi suçunu kabul eder.

Erkek kahramanın karşıtıdır.

Erkek suçlu filmlerinde ise kadın, genellikle sezgi yoluyla erkeğin kesinlikle suçsuz olduğunu öğrenir. Ona güvenir ve destek olur.

Sürekli ortaya çıkan tek durum erkeğin açıkça aklanması ve onaylanmasıdır.

Suçlu kadın filmlerinde erkeğin rolü daha da fazla çeşitlendirilebilir.

Kadının kurtarılabilir sorununa bağlı olarak değişebilir. Kurtarılma kavramı biraz sorunludur. Çünkü bu kadın kahramanın, filmlerinde genelde zayıflatma ve rolünü alçaltma eğilimi taşır.

Ve erkek egemen sistemle ilişkisine bağlıdır. Eğer suçunun derecesi nedeniyle kadının ölmesi gerekiyorsa erkek onun ölümünden büyük ölçüde sorumludur.

Eğer kadının suçu onu yasal düzenin dışına çıkarmıyorsa, erkeğin işlevi erkek egemen normallerin sınırları içinde ona çıkar yolu göstermek ve ihlalleri nedeniyle onu uygun bir biçimde cezalandırmaktadır. Bu kesinlikle herkesin bildiği ancak tipik olarak Alfrd Hitckcock ’un filmlerinde rahatsızlık veren ve uyumsuz alt anlatımlara sahip olan bir mutlu son yorumudur. Erkek kahramanın kadını olan sevgisi onu koruma arzusu, her şeyin ötesinde kadın üzerinde bir iktidar arzusu olarak tanımlanır ve erkeğin kadını koruması bir başka kapana kıstırma biçiminin göstergesidir.

Alfred-Hitchcock-2-
Aile Oyunu: Karen Black
Alfred-Hitchcock-
Öldüren Hatıralar: İngrid Bergman, Salvador Dali’nin tasarladığı rüya sahnesi.
Alfred-Hitchcock-4
Miriam’ın (Laura Elliot) Öldürülmesi
Alfred Hitchcock
Kim Novak
RSS
Follow by Email