Sharon Tate – Kırılganlığın Hüznü

1960’ların altın çağındaki Hollywood… Işıkların büyüsüne kapılmış genç bir kadın, sessiz ama güçlü bir umutla kamera karşısında belirir: Sharon Tate.

24 Ocak 1943’te Dallas’ta doğan Sharon, asker olan babasının görevi nedeniyle çocukluğunu sürekli değişen şehirlerde, ülkelerde geçirdi.

Dışarıdan bakıldığında pırıltılı bir güzellik; iç dünyasında ise nazik, duyarlı, kırılgan ama inatla hayata tutunan bir genç kadın… Bu hareketli çocukluk, ona insanlara yakından bakmayı, duyguları fark etmeyi ve onları hissetmeyi öğretti. Belki de bu yüzden, yıllar sonra kameralar onun yüzüne çevrildiğinde yalnızca bir “yıldız” değil, bir ruh görünür olacaktı.

Hollywood setlerinde ilk adımlarını attığında Sharon Tate henüz çok gençti. Reklam çekimleri, küçük roller, sinema dünyasında var olabilmek için verilen sessiz ama kararlı bir mücadele… Sharon, yalnızca bir “güzellik sembolü” olarak hatırlanmayı reddediyordu. “Valley of the Dolls” ile parlayan kariyeri, eleştirmenlerin ona daha dikkatli bakmasını sağladı. Sharon’un oyunculuğunda büyülü bir şey vardı: Masumiyetle hüzün yan yana yürüyordu. Seyirci onun yüzünde yalnızca bir gülüş değil, kırılgan ama cesur bir kalbin titreyişini görüyordu.

                                                                                            Sharon-Tate-

                                       1966, Londra.

Ve aşk… Roman Polanski ile kurduğu yaşam, Sharon’un hayatına yeni bir ışık kattı. Evlilik, dostluk, ortak düşler ve anne olma heyecanı… Gelecek büyümeye hazır, umut dolu bir film gibiydi. Oysa hayat, her zaman olduğu gibi adil değildi. 1969 yılının bir gecesi, insanlığın karanlık yüzü bu ışığı acımasızca söndürdü. O gece yalnızca Sharon Tate değil; dünyaya gözlerini açamayan anne karnında bir bebek, tamamlanamayan bir hayat, yarım kalan bir sevgi de kaybedildi.

                                                        Sharon-Tate-2

Ama belgeseller yalnızca kayıpları anlatmaz. Onlar, hatırlamayı da öğretir.

1960’ların sonu… Hollywood’un parlak ışıkları, sinemanın büyüsünü insanlara armağan ederken, aynı yıllar Amerika’da kaotik bir ruh hâlini, kült liderlerin ve yozlaşmış ideolojilerin yükselişini de içinde barındırıyordu. İşte bu iki uç duygu, Sharon Tate’in trajik hikâyesinde kesişti.

Sharon Tate ve Manson Çetesi: Hollywood’un Kaybolan Işığı ve Karanlığın Yükselişi

Karanlığın Lideri: Charles Manson ve Çetesi

Aynı yıllarda, Amerikan rüyasının karanlık yüzünde, kendisini peygamber gibi sunan, manipülasyon ve şiddet söylemleriyle gençleri etkisi altına alan Charles Manson vardı. “Manson Family” adıyla bilinen bu grup, özgürlük ve ruhani uyanış vaatlerinin ardına saklanan bir şiddet ideolojisine sahipti. Toplumdan kopmuş, psikolojik olarak savrulmuş bireyleri kendine bağlayarak kör bir itaat kültürü yarattı.

Dünyayı Sarsan Gece

1969’un Ağustos ayında yaşanan vahşet, sadece bir cinayet olayı değildi; kültürel bir kırılmaydı. Sharon Tate ve evinde bulunan arkadaşları, Manson Çetesi’nin planlı şiddetinin kurbanı oldu. Tüm dünya şoktaydı. Bir yanda Hollywood’un masum yüzü Sharon Tate, diğer yanda nefret, saplantı ve ideolojik karanlıkla hareket eden bir çete… Bu olay, Amerika’nın masumiyet çağının sonunun sembolü hâline geldi.

                                                             Sharon-tate-4

Toplumsal Bellekte Derin Bir İz

Sharon Tate’in ölümü, sadece kişisel bir trajedi değil; sinema dünyasında, medyada ve toplumsal bilinçte silinmeyen bir yara bıraktı. Hollywood, ilk kez bu kadar savunmasız ve kırılgan görünüyordu. Manson Çetesi ise, tarihin en korkunç tarikat örneklerinden biri olarak hafızalara kazındı. Bu olaylar sonrasında güvenlik anlayışı değişti, medya şiddet kültürünü daha derin sorgulamaya başladı ve “kült lider” kavramı üzerine dünya daha uyanık hale geldi.

Sharon Tate’in Ardında Kalan

Yaşanan tüm karanlığa rağmen Sharon Tate’in anısı hep güzellikle anıldı. Onu tanıyanlar, zarafetini, insan sevgisini ve taşıdığı umudu hatırladı. Sharon Tate, yalnızca trajik bir kurban olarak değil, yaşamıyla güzelliği, sanatı ve kırılgan insan ruhunu temsil eden duruşuyla bir figür olarak hafızalarda kaldı.

Sinemanın Bahtsız Güzelleri Serisi- III

Sharon Tate, bugün hâlâ yalnızca trajedinin bir simgesi değildir. O; zarafetin, inceliğin, sevginin ve umutla dolu bir gençliğin simgesidir. Unutulmayan gülüşüyle, kırılgan görünen ama güçlü duran varlığıyla hâlâ yaşamaya devam eder. Onu hatırlamak, sadece bir acıyı değil, yarım kalmış bir ışığı, insan kalbinin kırılgan ama değerli narinliğini hatırlamaktır.

 “Sharon Tate… Bir hayat yarım kaldı, ama zarafetin ışığı asla sönmedi.”

Sinemanın Bahtsız Güzelleri Serisi- III

“Romy Schneider: Işığın ve Kederin Kadını”

Viyana, 1938…
Savaşın gölgesinde doğan küçük bir kız çocuğu.
Rosemarie Magdalena Albach…
Ama dünya onu başka bir isimle tanıyacaktı: Romy Schneider.

Henüz on yedi yaşında, “Sissi”nin büyülü prensesi olarak milyonların kalbini kazandı.
Ama Romy Schneider, sadece bir masalın kadını olmayı reddetti.
İzleyici onun gözlerinde başka bir şey gördü:
Bir özgürlük isteği… bir gerçeğe susamışlık.

Romy SchneiderAvusturya’dan çıkıp Fransa’ya gitti. 
Yeni bir dil, yeni bir hayat…
Ve orada sinemanın en parlak ama en kırılgan yüzlerinden biri oldu
Her rolünde biraz daha kendini oynadı.
Aşkı, yalnızlığı, acıyı…

                                             Romy Schneider

Sadece romantik ve masalsı rollerle anılmak istemeyen Schneider, kariyerinin ilerleyen dönemlerinde daha derin, dramatik karakterlere yöneldi. Fransa’ya taşındıktan sonra Luchino Visconti, Claude Sautet, Andrzej Żuławski gibi büyük yönetmenlerle çalıştı. Özellikle La Piscine (1969), César et Rosalie (1972), L’Important c’est d’aimer (1975) ve Une histoire simple (1978) filmleriyle Fransız sinemasının unutulmaz yüzlerinden biri oldu.
Güzelliğin ardındaki insana dokunmaya cesaret eden bir oyuncu oldu.

Alain Delon ile yaşadığı dillere destan büyük aşkı…Sinemanın o dönem en yakışıklı aktörü ile birlikte olmak kolay değil; hem mutluluğu hem de aldatılmanın getirdiği buruk acıyı birlikte yaşar oldu. Sonun da kaçınılmaz olan ayrılık geldi. Romy’nin ilk ve en yıkıcı hayal kırıklığı…

                                                     

                                                    Romy-Schneider

Bu ayrılığın ardından yaptığı mantık evliliğinden bir oğlu oldu. Romy tüm acılarını unuttu adeta oğluna tapıyordu.
Ama hayatın senaryosu, bazıları için hiç de adil olmayabilir
1981’de, oğlu David’in trajik ölümüyle dünya Romy için karardı.
Bir anne, bir kadın, bir sanatçı…
Hepsi birden sessizliğe gömüldü.

29 Mayıs 1982’de, Paris’te…
Sadece 43 yaşında gözlerini kapadığında, ardında onlarca film değil,
acı dolu bir ruhun izini bıraktı.

Romy Schneider…
Güzelliğiyle değil, cesaretiyle hatırlanmalı.
Sinemanın kalbinde,
Işığın ve kederin kadını olarak yaşamaya devam ediyor.

“Romy Schneider (1938–1982)”
‘Her filmi, biraz onun kalbinden bir parça taşıyor…’

Sinemanın Bahtsız Güzelleri Serisi- II

Vanilla Sky – Film Replikleri, Yakın Dönem Sinema Tarihinde İz bırakan Filmlerden V…

“Vanilla sky”

“Her yeni bir dakika hayatı değiştirmek için yeni bir fırsattır.”

Yıl: 2001

Yapımcılar: Cameron Crowe, Tom Cruise, Paula Wagner.

Yönetmen: Cameron Crowe

Oyuncular: Tom Cruise, Penelope Cruz, Cameron Diaz.

Tür: Aşk, Gerilim, Bilim Kurgu.

  • Aç gözlerini David gözlerini aç !
  • Sandım ki bomboş sokakta yapayalnızım, psikiyatrist sensin daha iyisini yapabilirdin.
  • Ben doktorum birbirimizi aynı kategoriye sokmayalım. Zengin veletlerin çoğu nasıl ruhsuz değilse psikologların da çoğu rüyaya değer vermezler.
  • Zaten yaşamda beş temel duygu vardır derler. Şimdi söyle bana ona karşı hissettiğin duygu neydi? Suçluluk muydu? Nefret mi? Utanç mı? Yoksa intikam mı, aşk mı?
  • “Evine yalnız dönen bir adamın yaşadığı acıyı asla bilemezsin”. Çünkü acı olmadan tatlıyı anlayamazsın. Tatlı tatlı gibi değildir.
  • Bebek keyfine bak! Yine acı tatlı olayı…
  • Babam bundan da bahsetmişti. Birinci bölüm, birinci sayfa, birinci paragraf. Yüz sorudan doksan dokuzun cevabı nedir? Para!
  • Sana göre mutluluk nedir David?
  • Bana göre burada seninle olmaktır.
  • Biriyle yattığın zaman bilinçli veya bilinçsiz olarak vücudunun bir söz verdiğini bilmiyor musun?
  • Tekrar soruyorum David, senin için mutluluk nedir?
  • Hakiki bir yaşam sürmek istiyorum. Daha fazla hayal istemiyorum.
  • Bir keresinde bana ne demiştin hatırlıyor musun? Her yeni bir dakika hayatı değiştirmek için yeni bir fırsattır. Seninle yeniden karşılaşacağız.

 

 

New York Çeteleri / Gangs of New York – Sinema Tarihinde İz Bırakan Filmlerden IV…

New York çeteleri – Gangs of New York

Yıl: 2002.

Yapımcı Firma: Touchstone Pictures, Miramax.

Yönetmen: Martin Scorsese.

Oyuncular: Leonardo Di Caprio, Daniel Day- Lewis, Cameron Diaz.

Tür: Suç, Dram, Tarihi.

“ Amerika sokaklarda doğdu.”

New York Çeteleri

  • Benim meydan okumamda dövüşün kadim yasalarına göre, bu seçilmiş topraklarda beş noktadaki, bütün nüfuzu elinde tutmak ve iyi yerleştirmek var. Biz yerliler bu iyi ülkeyi ve de yabancı sürüleri düzenlemek için gereken hakkımızla doğduk.
  • Savaşın kadim yasalarınca Yerliler diye anılanların meydan okumalarını kabul ediyorum. Sizler halkımıza her köşede bela oluyorsunuz fakat bugünden sonra bize bela olamayacaksınız. Bilinsin ki bu ülkede bizlere vurmaya çalışan eller hızlı bir şekilde kesilir!
  • O zaman İsa siz Romalılara karşı elime rehberlik etsin.
  • Büyük sivil savaşın ikinci yarısında İrlanda Tugayları caddelerinin arasında yürürken New York şehri aşiretlerle dolayıydı. Savaş Şefleri, Zengin ve Yoksul, gerçek bir şehir değildi. Daha çok bir ocaktı. Belki bir gün şehirler şekillendirilir. En sinir bozucu konuşma da askere çağırdıkları anda yapılırdı. Birleşmiş tarihteki kura ile ilk askere alma.
  • Şu yoksul çocuğun yüzüne bir bakın o Tanrının ahlaktan vazgeçtiği arkamdaki bakımsız ve sefalet yerde yaşıyor.
  • Her sene reformcular gelir. Her sene bu noktalar daha da berbat olur. Sanki kirli kalmaktan memnunlarmış gibi
  • Yedinci günde tanrı dinlendi ama bunu yapmadan önce İngiltere’nin üzerinde çömeldi ve ortaya ne çıkarttı? İrlanda’yı!
  • Bütün bu gördüklerinin bir dereceye kadar bana ait; dilenciler kapkaççılar burada. Bu cennette su kenarındaki kör kaplanlar, balıkçılar ve de düşünürler. Kadın- Adamlar ve de Çekikler. Hepsi borçlu, hepsi ödemeli. Çünkü yükselen gelgit’te ancak böyle ayakta kalabilirsin.
  • 47 yaşındayım. Bunca yıl hayatta kalmayı nasıl başardım biliyor musun? Bunca yılı korkuyla, korkunç davranış gösterileriyle geçirdim. Biri benden çalarsa onun ellerini keserim. Biri beni incitir ise onun dilini keserim. Biri bana karşı koyarsa onun kafasını koparıp mızrağa dikerim. O kadar yükseğe dikerim ki bütün caddelerden görünür düzenini korumak böyle şeyler gerektirir. Korku!
  • Bizim zafere değil, Roma galibiyetine ihtiyacımız var. Daha fazla oy pusulamız kalmadı.
  • Politikanın ilk kuralını hatırla sonuçları pusulalar belirlemez sayımı yapanlar belirler. Saymaya devam edin…

Gece Güzelleri, La Belle des Nuits

Gece Güzelleri

Sinema Tarih Buluşması, Fransız Ustalardan

Genç Claude Gündüzleri öğrencilerine müzik öğretmekte ve geceleri yapıtlar beslemeye çalışmaktadır.

Onun gözünde çevresinde müzikten gerçekten anlayan kimse yoktur.

Ama genç besleyici düşlerinde Paris operasında taşlandırıldığı ve alkışlandığı, en güzel kadınların gönlünü fethettiği bir dünyada yaşamaktadır.

Claude düşleri bir süre sonra gerçekliğe karışmaya başlar ve ideal yaşayan dünyalar arasındaki sınır bulunur.

Claude hangi dünyaya tutunacaktır?

Gece Güzelleri

1952 Fransa.

87 dakika, Siyah-Beyaz.

Yönetmen: direktör René Clair.

Senaryo: René Clair.

Görüntü Yönetmeni:Thirard, Robert Juillard.

Kurgu: Louisette Hautecoeur.

Müzik: Georges Van Parys.

Oyuncular: Gerard Philipe, Martine Carol, Gina Lollobrigida.

Yapımcı: Franco london Films

Rene Clair 1898’de Paris’te doğdu. 1. Dünya Savaşı’na gönüllü ambulans subayı olarak katılan Clair, geçirdiği bir bunalımdan sonra 1918’de kendini bir Dominikan manastırına kapattı.

1919’da La Insurgente gazetesinde muhabirlik yapan Clair, sinemayla aktör olarak “Le Vuit de la Vie” filmi ile tanıştı. Clair 1924’de yönetmen ve senarist olarak ilk filmi “Paris qui Dort” u çevirdi.

Fransız komedi geleneğini tek başına dirilten adam olarak bilinen Clair 1923 ve 50’li yılların arasında 20 kadar filme imza atmıştır.

Bir Kadın Meselesi, Une Affair de Femmes

 

Bir Kadın Meselesi

Sinema Tarih Buluşması, Fransız Sineması

Madame Latour, Alman işgali altındaki Fransa’da tüm komşuları gibi ailesini yokluk ve sıkıntı içinde doyurmaya çalışan evli ve çocuklu bir kadındır.

Bir gün arkadaşına yardım etmek için yaptığı bir kürtaj denemesi başarılı olur.

Latour ismini duyan ve aynı operasyonu kendileri için isteyen diğer kadınlara yardım etmekte önceleri tereddüt eder fakat kolay kazancın çekiciliğine karşı koyamaz.

Ne var ki maddi açıdan ona büyük getirisi olan bu iş, Latour’un içinden çıkamayacağı bir duruma sokacaktır.

Marie-Louise Giraud’un gerçek yaşam öyküsü üzerine kurulu filmde Claude Chabrol günümüzde hala tartışılan iki sorunu işgal altındaki Fransa fonunda perdeye taşıyor. Yalnız başına mücadele veren her kadının sorunsalı ve kürtaj meselesi. Kürtaj cinayet midir,  yoksa kadın özgürlüğü sınırları içinde halan bir seçim hakkı mıdır?

“ Bir Kadın meselesi “ 1989 En İyi Yönetmen, En İyi Aktris Sezarları, 1988 Venedik Film Festivali En İyi Aktris Ödülü ve 1990 Altın Küre En İyi Yabancı Film Ödülü başta olmak üzere dünya çapında pek çok ödül almıştır.

“Bir Kadın Meselesi”

1991 Fransa

108 Dakika Renkli

Yönetmen: Claude Chabrol

Senaryo: Claude Chabrol, Colo Tavarnier

Görüntü Yönetmeni: Thirard, Jean Rebier

Kurgu: Monique Fardoulis

Müzik: Mathieu Cahbrol

Oyuncular: İsabelle Huppert, Francois Cluzet II, Marie Trintignanat, Nils Tavernier, Lolita Chammala

Yapımcı: Marin Kamitz

Claude Chabrol 1930’da Paris’te doğdu. 1950’ler boyunca Chair du Cinema Dergisi’nde sinema eleştirmenliği yapan Chabrol erken 60’lardaki yeni dalga filmlerinin arkasındaki finansal itici güç ve 1958 de çektiği ilk filmi “Le Beau Serge” ile akımın önemli isimlerinden biri haline geldi.

35 yıllık sinema kariyerinde 45 filme imza atan Chabrol insan psikolojisine odaklanan karanlık öykülerin yönetmeni olarak tanınmıştır.

 

Bir-Kadin-Meselesi
Bir Kadın Meselesi

Dünyanın Tüm Sabahları

Dünyanın Tüm Sabahları

Tous Les Matins du Monde.

Sinema Tarih ve Müzik buluşmasında Fransız ustalardan.

Versailles Saray Bestecisi Yaşlı Marine Marais, müziğinin ruhsal fakirliğinden muzdariptir. Marais, bir başka viola da gamba virtüözü olan Mösyö de Sainte Colombe’u anımsar.

Sainte Colombe, Paris’in yozlaşmış yaşamına yüz vermemiş ve münzevi bir yaşam sürerek ikinci karısı için duyduğu aşkı melankolik kompozisyonlarına yansıtmıştır.

Saint-Colombe, Marais’yi gençliğinde yetiştirmeyi kabul etmiş, Marais ise bu inceliği onun kızlarından birini baştan çıkarak ödemiştir. Marais’in Sainte Colombe’un anlayabilmesi için yıllar gerekecektir.

Dunyanin-Tum-Sabahlari-

Eski bir Fransız özdeyişinden esinlenerek adlandırılan, “Dünyanın Tüm Sabahları” hem roman hem de film olarak çok başarılı ve eşine az rastlanır bir örnek olarak kabul gören bir baş yapıttır. Günümüz Fransız edebiyatının en önemli yazarlarından Pascal Quignard´ın en popüler kitabıdır.

Günümüzde Kült Filmler kategorisine de sokulan bu film Fransız sinemasının en önemli yapıtlarından biridir.  En iyi film ve en iyi yönetmen başta olmak üzere 7 dalda Oscar ödülü de kazanan Altın Küre ve Altın Ayı Ödüllerinde de başarısını devam ettiren “Dünyanın Tüm Sabahları” görkemli anlatımı ile müzik ve sinema ilişkisinin güzelliğini de tüm boyutlarını yeniden keşfediyor.

Dünyanın Tüm Sabahları

1991 Fransa yapımı

Süre: 115 dakika

Renkli

Yönetmen: Alain Corneau

Senaryo: Alain Corneau

Görüntü Yönetmeni: Yves Angelo

Kurgu: Marie Josephe Yoyotte

Müzik: Jordi Savali

Oyuncular: Jean-Pierre Marielle, Gerard Deperdieu, Anne Brochet, Guillaume Deperdieu, Carole Richert, Michel Boquet, Jean-Claude Dreyfus.

Film Yapım: Film Par Film, Diwali Films, DD Production, Sedif, FR3.

Alain Corneau

1943’de doğan Alain Corneau yönetmenliğe soyunmadan önce jazz müzisyenliği yaptı. Sinemaya girdiğinde ise Costa Gavras’ın asistanlığını yaptı. İlk filmi 1974 yapımı hapisteki bir uyuşturucu satıcısının hikayesini anlatan “France Societe Anonyme” ile adını duyurdu.

Rudolph Valentino – Sessiz Sinemanın Latin Aşığı

Asıl adı “Rodolfo Alfonso Raffaello Piero Filiberto Guglielmi” olan Rudolph Valentino 6 Mayıs 1895 de Castellaneta İtalya’da 4 çocuklu orta sınıf bir İtalyan ailesinin 3. çocuğu olarak doğdu.

Çok kısa sürede ünlü bir dansçı olan Rudolph 1919 da çıktığı bir turne esnasında aktör “Norman Kerry” ile tanıştı ve onun  tavsiyesi ile  bazı kısa filmlerde ufak roller alarak sinema kariyerine başladı.

Rudolph Valentino 1913 de Amerikaya göç ederek New York’a geldi.

Rudolph Valentino İlk evliliğini yarı – Cheroke  Yerlisi  yıldız “Jean Acker” ile yaptı. Kısa sürede ayrılan çift hakkındaki  dedikodulara göre daha düğün gecesi kendini otel odasına kilitleyen genç karısı aralarında hiç bir cinsel birleşme olmasına izin vermediği için evlilikleri yürümemiştir.

1921 de vizyona giren Yönetmen “Rex Ingram” ın ünlü filmi “The Four Horsemen of The Apocalypse = Cehennemin Dört Atlısı” filmi ona aradığı şöhreti getirdi.

1922 yılında sanat yönetmeni ve kostüm tasarımcısı “Natacha Tambova” ile evlendi.

Aynı sene “Lila Lee” ve sessiz sinemanın ünlü vamp yıldızı “Nita Naldi” ile birlikte oynadıkları “Blood and Sand” filmi gösterime girerek Valentino’yu dönemin en ünlü erkek Starı yaptıysa da 1923 yılında bağlı bulunduğu Paramount Pictures ile düştüğü anlaşmazlık sonucu bir süre hiç film çeviremedi.

1925 yılında Paramounth aktörün United Artists ile anlaşmasına izin verdi ve bu dönemde Alexander Pushkin’in bir hikayesinden uyarlama  “The Eagle” ve daha önce çektiği “The Sheik” filminin devamı olan ve ünlü Macar asıllı yıldız “Vilma Banky” ile beraber rol aldığı “The Son of The Sheik” filmlerini çekti.

Stüdyo’nun kıskançlığından dolayı film setlerine girmesine izin vermediği eşi Natacha’dan 1922 yılında boşandı ve Polonya asıllı yıldız “Pola Negri” ile yaşamaya başladı. 

Bir süre sonra artık bir sinema ikon’una dönüşen Valentino hakkında otel odasında bulunan pudra kutuları yüzünden eş cinsel olduğu dedikoduları çıktı.

Bu dedikodulara çok üzüldüğü söylenen aktör New York’daki Ambassador Otelinde mide kanaması geçirdi.

Başarılı bir ülser ameliyatına  rağmen operasyondan sekiz gün sonra 23 Agustos 1926 da henüz 31 yaşında yaşama veda etti.

Başlı başına dramatik bir gösteri olan New York’ daki  cenaze törenine 100000 kişilik bir hayran ordusu katıldı.

Cenazeye siyah elbiseli muhafızlar eşlik ediyordu (bunların Musolini tarafından gönderilen faşist askerler olduğu söylenmişse de daha sonra sadece kiralanan figüranlar oldukları ortaya çıkmıştır), insanların camlarda ağlaşarak seyrettiği törenden sonra cenaze trenle gömüldüğü Hollywood’a nakledildi.

Zehirlendiği de iddia edilen Rudolph Valentino’nun hayranları ölüm yıldönümülerinnde ünlü filmindekine benzer şeyh elbiseleri giyerek “Hollywood Forever Cemetery” deki mezarını yıllarca ziyaret ettiler. 

Rudolph-Valentino
  ” The Son of The Sheik – Şeyh’in Oğlu” Poster

 

Rudolph_Valentino-4
Rudolph_Valentino
Rudolph-Valentino-
“The Sheik”

Mavi Melek – Der Blaue Engel

Mavi Melek – Der Blaue Engel

Sinema tarihine damga vuran filmler serisi.

Sesli Sinemanın başlangıcı 1930 ve 1960 dönemi.

“Mavi Melek = Der Blaue Engel – 1930”

Yönetmen: Josef von Sternberg, Senaryo: Robert Liebmann, Karl Zuckmayer, Karl Vollmoeller, Görüntü: Günther Rittau, Hans Scheeberger, Müzik: Frederic Hollander, Otto Hunte, Emil Hasler,  Oyuncular: Emil Jannings, Marlen Dietrich, Kurt Gerron

Süre: 98 dakika

Menşe: Almanya.

Sessiz sinemanın etkisini tümüyle yetirdiği bir dönemin başlangıcında çekilen bu Alman filmi İngiltere ve özellikle Amerika’da büyük yankılar uyandırmıştır.

Ünlü yazar  Heinrich Mann’ın romanından uyarlama olan bu film o sıralarda ABD’de yaşayan ve Alman Kara Film’lerinin Amerika’daki ilk uygulamalarını gerçekleştiren yönetmen Sternberg’e memleketinden gelen bir öneri olarak sunuldu.

Mavi Melek Projesi için düşünülen isimler, filmin de büyük ölçüde başarısını borçlu olduğu müthiş oyuncu Emil Jannings ve Brigitte Helm idi. Almanya’ya giden Sternberg orada 30’lu yaşlarına merdiven dayamış ve oynadığı filmlerle henüz başarıyı yakalayamamış olan Marlene Dietrich ile tanıştı ve erkekleri etkileyerek yok edişe sürükleyen vamp kadın Lola-Lola rolünü büyük bir sürpriz yaparak ona verdi. İkilinin yedi yıl sürecek olan duygusal beraberlikleri de böylece başlamış oldu.

Saplantılı bir aşk ve buna bağlı bir yok oluş hikayesini anlatan filmin konusu ise kısaca şöyledir; bir gece kulübünde şarkı söyleyen Lola-Lola  Profesör Unrat ile tanışır ve onun saygın kişiliğinden etkilenerek bir nevi hami olarak algılarken Profesör Unrat Lola-Lola’ya şehvetli bir aşk ile bağlanacaktır.

Bir aşk ve baştan çıkarma öyküsünün anlatıldığı filmin sonunda Unrat tüm bu saygın kişiliğini ayaklar altına alarak kaçınılmaz bir yok oluşa sürüklenecektir.

Alman sinemasının o dönemlerde çok düşkün olduğu düşüş, yok oluş ve mazoşizm temalarını  işleyen bu filmin kostüm ve dekorları da çok başarılıdır. Müzikleri ise tüm dünyayı dolaşmış ve hala günümüzde de dinlenmektedir. Dietrich’in erkeğin cinselliğinin kullanılarak aşağılanmasına aldırmayan femme fatale rolü sinemayı yıllar boyu etkilemiştir.

Mavi-Melek-1

Stanley Kubrick, Sinemanın Mozart’ı

Stanley Kubrick

Stanley Kubrick, 26 Temmuz 1928’de New York’da doğdu.

Ortaokul yıllarında satranç ve fotoğrafla ilgilenmeye başladı. Liseyi bitirir bitirmez Look dergisinde fotoğrafçı olarak işe alındı. 1951 yılında arkadaşı Alex Singer’ın teşvikiyle sinemaya yöneldi. Orta metrajlı belgeseller yaptıktan sonra 1953’te kişisel kaynaklarıyla finanse ettiği ilk filmi Fear and Desire‘ı çekti. Kubrick, daha sonradan bu filmi çok amatör ve başarısız bulmuş, kimsenin görmemesi için kopyaları toplattırmıştır. 1954’te ikinci filmi Killers Kiss‘i de akrabalarından para toplayarak gerçekleştirdi. Bu iki film, izleyici ve eleştirmenler tarafından pek ilgi görmese de senaristlik, yapımcılık ve kurgu işlerini bizzat kendisi üstlenen Kubrick’e önemli deneyimler kazandırdı.

Stanley Kubrick, kara film türündeki The Killing‘de (1956) ilk defa profesyonel bir ekiple çalıştı.

Soygun yapan bir çetenin, güzel bir kadın yüzünden felakete sürüklenmesini konu alan bu filmle Hollywood’un ilgisini çekebildi. Daha sonra Kirk Douglas’la  Paths of Glory (1957) ve Spartacus (1960) gibi büyük yapımlara imza attı. Fakat, Spartacus’un çekimleri sırasında fazla kontrolcü davrandığı ve görüntü yönetmeninin işine müdahale ettiği gerekçesiyle Douglas’la araları açıldı. Fakat film çok iyi iş yaptı ve o yıl Russell Metty ‘En İyi Görüntü Yönetmeni’ dalında Oscar ödülünü kazandı.

Stanley Kubrick, stüdyoların para kazanmak için gerçekleştirdiği gösterişli fakat sığ projeleri yapmak istemiyordu. Spartacus’tan sonra, filmlerini istediği gibi yönetebilmek için bağımsız çalışmaya karar verdi.

1962’de Lolita filmini çekmek için İngiltere’ye gitti. Bu filmden sonra, İngiltere’ye yerleşti.  Sanatını zirveye taşıdığı bütün kült filmlerini – Dr. Strangelove, 2001: A Space Odyssey, A Clockwork Orange, Barry Lyndon, The Shining, Full Metal Jacket ve Eyes Wide Shut – burada gerçekleştirdi. Hayatını sinemaya adayan Kubrick, evini son model teknik aletler ve tam teşkilatlı bir kurgu seti ile donatmıştı.

Sinema çevresinde münzevi bir kişi olarak tanınan Kubrick, bir çok yazar, teknik eleman ve oyuncuyla evinde ya da telefonda görüşüyordu.

Fikrin bulunmasından senaryo yazımına, yapımcılıktan sanat ve görüntü yönetmenliğine, kurgudan dağıtıma kadar filmlerinin her aşamasıyla ilgileniyordu. Stüdyo yapımcıları ve beraber çalıştığı insanlar onun dehası ve vizyonunu hayranlıkla takip ediyorlardı.

Stanley Kubrick, milyon dolarların döndüğü film endüstrisinde çalışmalarını tam bir sanatsal bağımsızlıkla yürütebilen ender yönetmenlerdendir.

Filmleri:

Lolita (1962): Nabakov’un aynı adlı romanından uyarlanan bu film epey tartışmalara yol açmıştır. Aslında Kubrick, 12 yaşındaki üvey kızıyla cinsel ilişkiye giren bir adamın hikayesini filmleştirirken izleyiciyi düşünerek oto sansür de uygulamıştı.

Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb (1964): Yanlışlıkla nükleer felakete yol açan bir grup politikacı hakkında kara komedi türünde yapılmış olan film, nükleer savaş gerçeğini hem komik hem de korkutucu bir şekilde işler. Filmde, bir Nazi bilimadamının tavsiyeleri doğrultusunda hareket eden Amerikan yöneticilerin gerçek zihinsel seviyeleri gözler önüne serilir. ‘En İyi Film, Yönetmen ve Senaryo’ dallarında Oscar’a aday gösterilen bu film Kubrick’in en önemli başyapıtlarındandır.

2001: A Space Odyssey (1968): Bu film gelmiş geçmiş en iyi uzay bilimkurgu filmi olarak sinema tarihine geçmiş ve daha sonra bu türde yapılan bütün filmleri etkilemiştir. Kubrick, 5 yılını verdiği 2001’in senaryosunu Arthur C. Clarke’la beraber yazdı. Film, tarihöncesi zamanlarda uzaylılar tarafından dünyaya bırakılan bir ‘kara taş’ın maymunların evrimine yol açmasıyla başlar ve ardından uzay çağına geçiş yapar. Ayda bulunan ikinci kara taşın ardından bir grup astronot Discovery adlı uzay gemisiyle Jupiter’e doğru yolculuğa çıkarlar. Film, geminin kontrolünü elinde bulunduran bilgisayar (HAL) ile astronot David Bowman’ın çatışması ve Bowman’ın yıldız kapısından geçerek uzayda boyut değiştirmesi ile son bulur. Kubrick, 2001’le ‘En İyi Görsel Efekt’ Oscar’ı almıştı. İnsan ırkının bu gizemli yolculuğunun şiirsel görüntüleri ve görkemli tasarımları eşlik eden  olağanüstü bir klasik müzikle tamamlanır.

A Clockwork Orange (1971): Kışkırtıcı, şok edici bir film.

Stanley Kubrick bu filminde, insanın içindeki nedensiz kötülüğü ve şiddet arzusunu apaçık gösterirken, seçme hakkının en önemli özgürlük olduğunu vurguluyor. Toplumun en korkulan kişilerini temsil eden Alex, hırsızlıktan tecavüze, vandalizmden cinayete kadar her türlü suçu işler. Hapse atıldıktan sonra hükümetin suçluları ıslah etmek için geliştirdiği beyin yıkama metoduyla iyi bir vatandaş haline getirilir. Peki bu metod gerçekten işe yaramış mıdır?  A Clockwork Orange, İngiltere’de gösterime girdiğinde yasaklanmış ve izleyicilerden büyük tepki almıştır.

 Barry Lyndon (1975): Kubrick, 18. yüzyılda geçen bu filmi, şimdiye kadar yapılmış dönem filmlerinin yeterince iyi olmadığından yakınarak gerçekleştirdi. Film, fakir bir İrlandalı olan Barry Lyndon’ın çeşitli hilelerle sosyal merdivenleri çıkıp zenginliğe ulaştıktan sonra karanlık eylemleri yüzünden tekrar başladığı seviyeye düşmesini konu alır. Kubrick bu filmde, dönemin atmosferini en gerçekçi şekilde yaratabilmek için doğal ışık kullandı ve mekan seçimlerinde 18. yüzyıla oldukça sadık kaldı. Bu özellikleriyle Barry Lyndon, kostümlü balo hissi veren diğer dönem filmlerinden ayrılıyordu.

The Shining (1980): Stephen King’in aynı adlı eserini beyazperdeye uyarlama. Jack Torrance, bütün kış karlar altında kalan bir otelin bakıcılığını üstlenir. Karısı ve telepatik yeteneği olan oğlu Danny ile dağdaki ıssız otele yerleşen Jack, eskiden burada yaşamış olan insanların hayaletleriyle karşılaşır. En sonunda çıldırarak karısı ve oğlunu öldürmeye çalışır.

Full Metal Jacket (1987): Savaşın vahşiliği ve anlamsızlığı üzerine yapılmış en iyi filmlerden biridir. Amerikan askerlerini savaşa hazırlayan bir kampta başlayan film, Vietnam’da öldürme isteğiyle kendinden geçen askerlerin nasıl vahşileştiğini gösterir. Şiddet dolu sahneleri ve sert diyalogları ile savaş kabusunu yan tutmadan olduğu gibi anlatan bu film, Kubrick’in felsefesini bütün olgunluğuyla gözler önüne serer.

Eyes Wide Shut (1999): Kubrick son filminde, New York’da yaşayan elit bir çiftin cinsel yolculuklarını anlatır. Evlilik ve sadakat temalarını irdeleyen film, gerilim dolu atmosferi ve erotik sahneleriyle izleyiciyi yine sarsmıştır. Eyes Wide Shut, karısının sadakatinden şüphelenen Dr. William Harford’ın, bir fahişenin evinden gizli bir seks tarikatının ritüeline sürüklendiği macerasını anlatır.

Kubrick, her projeden önce yaptığı uzun araştırmalarla ünlüydü.

İletişimsizlik, savaş ve insanlıkdışı eylemler, onun filmlerinde yer alan belirgin temalardır. Bu yüzden eserleri trajedi ve komedi arasında bir yerde durur. Çağın entellektüel bilgilerinden de yararlanan Kubrick, insanın gelebildiği ya da gelemediği noktaları sürekli araştırmıştır.

Kubrick gerçeğin çok yüzlü olduğu görüşünü savunur. Fakat bu olaylara ve durumlara subjektif bakmak anlamına gelmez. Daha çok gerçeğin doğasına bilinçli bir şekilde yaklaştığı söylenebilir. Kubrick gelişen olayları olduğu gibi gösterirken, neyin doğru neyin yanlış olduğunun yorumunu izleyiciye bırakır.

Kubrick’in gerçekçiliği, hayatın önemsiz detaylarını gösteren doğalcı bir gerçekçilik değildir. Filmlerinde gereksiz diyaloglara asla yer vermez. Ona göre sinemanın gücü diyaloglardan değil bilinçaltına hitap eden güçlü imgelerden gelir. Anlam ise sonradan oluşmaktadır. O, filmlerinin müzik gibi duygular aracılığıyla kolektif bilinçaltına ulaşmasına çalışmıştır. Kubrick’in filmlerinde stil, sadece teknikle oynama amacıyla değil bir fikri vurgulamak için özenle tasarlanmıştır.

Bu anlamda 2001, Kubrick’in görsel deneyimini son noktaya taşıdığı en deneysel filmidir.

Filmleri, özenli ve titizce gerçekleştirilmiş teknik özellikleriyle, ilginç ve kafa karıştırıcı anlatımıyla ve kışkırtıcı temalarıyla hiçbir zaman kolay analiz edilemez.

1999 senesinde, 71 yaşında aramızdan ayrılan Kubrick, 40 yılı aşkın meslek yaşantısında yıllar içinde yavaş yavaş birer kült film haline gelen 16 film gerçekleştirmiştir..

 

 

 

 

RSS
Follow by Email