Gus Van Sant filmleri: 1985-2003

Gus Van Sant filmleri

Mala Noche (1985): Van Sant, 20.000 dolarlık bir bütçeyle çektiği bu ilk filminde Walt Curtis’in otobiyografik romanından yola çıkarak Meksikalı kaçak bir göçmene aşık olduğu için eşcinsel olan bir adamın hikayesini anlatıyor.

Drugstore Cowboy (1989): Gus Van Sant filmleri arasında ayrı bir yeri olan Drugstore Cowboy’da ise daha büyük bir bütçeyle çalışma olanağı bulur. Bu film yönetmenin hayallerindeki fikirleri gerçekleştirmek için eline geçen büyük bir fırsattır. 1970’lerde bir grup uyuşturucu bağımlısı para kazanmak amacıyla eczaneleri soyarlar. William Burroughs’un da küçük bir rol aldığı Drugstore Cowboy’da o dönem gençlerinin bir numaralı yıldızı olan Matt Dillon’ın canlandırdığı olayların baş kahramanının kendisini bu hayattan kurtarma uğraşı konu alınır.

Gus Van Sant, Drugstore Cowboy’un ardından bir süre müzik videoları ile ilgilenir. O zamanlar yeni ünlü olan David Bowie için klipler ve William Burroughs’un Amerikan politikasını yeren bir şiir okuduğu Thanksgiving Prayer adlı videoyu yapar.

“William Burroughs cut-up adlı bir teknik kullanıyordu. Bu tekniğin amacı, hikayeyi yazdıktan sonra cümleleri kesip kağıt üzerinde yerlerini değiştirerek metne yeni bir anlam kazandırmaktı. O zamana kadar edebiyatın resim gibi ilerleyemediğini düşünen Burroughs, bu tekniği geliştirerek edebiyatı deneysel bir biçimde yeniden yorumladı. Bu teknik benim de ilgimi çekmişti. Çünkü, sinemada da kesme ve yeniden organize etme metodları kullanılır.”

My Own Private Idaho/ Benim Güzel Idaho’m (1991): Keanu Reeves ve River Phoenix’in başrollerde oynadığı bu filmde, sokaklarda yaşayıp kendilerini erkeklere ve kadınlara satan iki erkek fahişenin sıkı bir dostluktan sonra yollarının ayrılmasının hikayesi anlatılıyor.

Even Cowgirls Get the Blues (1993): Tom Robbins’in aynı adlı romanından uyarlanan bu film, California’ya modellik yapmak için gelen bir kızın, oradaki güzellik çiftliğinde yaşayan kadın kovboylarla arkadaş olmasını konu alıyor.

To Die For (1995): Gus Van Sant filmleri arasında en dramatik konusu olan bu filmde; ünlü bir televizyon sunucusu olmak uğruna herşeyi yapmayı göze alan güzel bir kasaba kızı (Nicole Kidman), genç ve zengin kocasını (Matt Dillon) acımasız bir hileyle öldürtür.

Good Will Hunting/Can Dostum (1997): Good Will Hunting’in senaryosunu Casey Affleck Gus Van Sant’a verir. Senaryoyu çok beğenen yönetmen bu filmi yapmak istediğini belirtir. Fakat yapımcı firma Miramax daha ticari bir yönetmen istemektedir. Sonraları projeyle başka kimse ilgilenmeyince iş Van Sant’a kalır…

Sonuç olarak film Gus Van Sant filmleri arasından en büyük hasılatı yapar ve Oscar dahil bir çok ödüle aday gösterilir.

Matt Damon ve Ben Affleck’in ‘En İyi Senaryo’, Robin Williams’ın da ‘En İyi Yardımcı Oyuncu’ Oscar’ı aldığı bu filmde, bir matematik dehası olan Will Hunting (Matt Damon) hayatını değiştirmek üzere psikolog Sean Maguire’dan (Robin Williams) yardım alır.

Psycho (1998): Alfred Hitchcock’un Psycho’sunun (1960) yeniden yapımı olan bu film yüzünden Gus Van Sant eleştirmenlerden büyük bir darbe alır ve Gus Van Sant filmleri arasında en fazla eleştiriyi toplayan film olur. Film ‘En Kötü Yeniden Yapım’ ve ‘En Kötü Yönetmen’ dalllarında Razzie ödüllerine layık görülür.

Bu filmle ilgili olarak yönetmenin düşünceleri ise şöyle;

“ Good Will Hunting’in başarısının ardından biraz yoldan çıkmaya karar verdim. Böylece Psycho’nun yeniden yapımı için teklif verdim. Bu filmi yaparken bütün arkadaşlarım eleştirmenler seni öldürecek diyorlardı. Tabi eleştirmenlerden korkmak bir film yapmamak için iyi bir neden değil diye düşündüm ama filmden sonra eleştirmenler beni epeyce hırpaladılar. O kadar hırpaladılar ki hala acıyor. Sonra Finding Forester projesi gündeme geldi. Bu proje de bitince gerçekten kendi istediğim filmleri yapmaya karar verdim. Hollywood oyunundan artık vazgeçmenin zamanı gelmişti. Bir anlamda kendi kariyerim açısından tekrar bir geriye dönüş yaşamış oldum.”

Finding Forrester (2000): İyi bir liseye transfer olan siyah bir basketbol oyuncusu ile münzevi yazar William Forrester’ın (Sean Connery) zamanla gelişen ve ikisinin de kendi sorunlarını aşmalarına yardımcı olan dostluklarının hikayesi.

Gerry (2002): Matt Damon ve Ben Affleck’in tekrar beraber oynadıkları bu film deneysel anlatımıyla dikkat çekti. Film, adları Gerry olan iki gencin uçsuz bucaksız bir çölde ilerlerken aralarında geçen anlamsız konuşmaları ve çölde kayboluşlarını içeriyor.

Elephant/Fil (2003): Elephant’ın çekiminden önce Colaroda’da Columbine Lisesi katliamı gerçekleşmiştir. Gazetelerde sürekli bu facianın nasıl gerçekleştiği ile ilgili haberler, köşe yazıları, fotoğraflar yayınlanır.

Tüm Amerikan toplumu gibi Gus Van Sant’ta basın ve medyanın konuyla ilgili haber bombardımanı altında kalır. Yönetmen bu projeyi önce televizyon için düşünür ama daha sonra film olur.

Filme neden ‘Elephant’ ismini verdiği sorusunu ise şöyle yanıtlar;

“Başka bir isim bulamadığımız için aslında. Columbine ismini kullanmamız mümkün değildi. Bir de ‘oturma odasındaki fil’i çağrıştırıyor. Yani burnumuzun dibinde çok büyük bir problem var, ama biz bunu yok sayıyoruz.”

Böylece Columbine Lisesi katliamını tekrar yorumlamak üzere yola çıkan Gus Van Sant, aileleri tarafından ilgilenilmeyen lise öğrencilerinin okulda geçirdikleri bir günü betimliyor. Günün sonunda bir katliamla biten filmde yönetmen, oyuncu olmayan aktörlerle çalışmış ve bir çok sahne doğaçlama olarak çekilmiştir.

Gus Van Sant Filmleri 2005-2020 ile devam edecek…

 

Gus Van Sant – Marjinal Yaşamların Anlatıcısı

Gus Van Sant

Gus Van Sant 24 Temmuz 1952 de Louisville, Kentucky, USA’ da Gus Greene Van Sant Junior olarak dünyaya geldi. Babası bir iş adamıydı.

Film yönetmeni, senaryo yazarı, ressam, fotoğrafçı, müzisyen ve yazar olarak çok yönlü kişiliğe sahip bir sanatçı.

Gus Van Sant hem bağımsız hem de ana akım sinema için çoğunlukla toplumun marjinal tarafa ittiği bireyleri – eşcinseller, şöhret hastaları, aylaklar ve uyuşturucu bağımlıları – konu alan filmler üretir.

Sanata olan ilgisi ilk defa ortaokul yıllarında gelişti. O zamanlar, marjinal biri olan resim öğretmeninden etkilenerek resim yapmaya başladı. Yönetmen o yıllarını şöyle anlatır.

“12 yaşımdayken diğer derslerden kaçmak için resim öğretmenimin atölyesine gidiyordum. Bugün reklamcılıkta kullanılan tarzda stilistik ve figüratif resimler yapıyordu. Eşcinselliğini de açıklamış biriydi. 1960’ların ilk yıllarında bu bana çok ilginç geldi. İlk defa eşcinsel olduğunu açık açık belirten biriyle tanışmıştım.”

İngilizce öğretmeninin sınıfta gösterdiği kısa filmler ve animasyonlar sadece resimle ilgilenen genç Gus üzerinde çok etkili oldu.

“Bu filmleri izledikten sonra, filmin aslında hareketli bir tablo gibi olduğunu fark ettim. Hikaye, bir resim gibi işlenerek filme aktarılıyordu. Ben de evdeki küçük kameramla bir animasyon film çektim. Çok kısa bir filmdi ama benim sinemaya geçiş sürecimde bir ilkti.”

Gus Van Sant 14 yaşına geldiğinde “Yurttaş Kane” i izledi ve sinema hakkındaki düşünceleri tamamen değişti. “Yurttaş Kane” sayesinde sinemanın popüler kullanımının ötesinde bir sanat olabileceğini fark etti.

1968 yılında Amerika’da gerçekleşen ve bir nevi kültür devrimi sayılabilecek dönemde New York’ da birçok deneysel yönetmenin filmleri gösteriliyordu. Yönetmene göre bu filmler, resim ve sinemanın bütünleştiği örneklerdi. Bu dönemde, filmin mutlaka öyküsel bir tarzla yapılması gerektiği düşüncesinden bağımsız olarak tıpkı dışa vurumcu resimler gibi filmler yapılıyordu.

Van Sant, daha sonra hem resim hem de film okumak üzere Rhode Island Tasarım Okulu’na yazıldı. Fakat ilgisi sürekli resimden filme doğru kayıyordu. Bu okulda ilk defa gerçek film yapımıyla tanışan Van Sant, film yapımının bütün elemanları ile- profesyonel kameralar, sesçi, oyuncular ve senaryoyla- çalışmaya başladı.

Fakat bir türlü yönetmen olabileceğini düşünmüyordu çünkü; fazla sessiz ve çekingendi.

Bir film yönetmeni sözünü geçiren bir kumandan gibi olması gerektiğine inanmıştı. Fakat zamanla bu düşüncesi değişti. Yönetmenlerin tek bir tarzda olması gerekmiyordu…

Van Sant, okul yıllarında dramatik durumları deneysel bir şekilde yansıtan filmler çekmekteydi. Bu filmlerde uyguladığı tekniklerin 2003’te çektiği “Elephant” filminde kullandığını söyledi.

“Bunlar aslında hikâye içindeki drama unsurlarının bir biçim olarak ele alınmasının örnekleriydi. Doğrusal olarak akan bir hikâye yerine filmleri kendisi için ve kendisini temsil edecek şekilde yapıyordum.”

Üniversiteden mezun olduktan sonra reklamcılık yapmaya başladı. Gus Van Sant, işten arta kalan vakitlerinde her yıl bir tane olmak üzere seri halinde tasarladığı ve kendi hayatını konu alan 3 dakikalık çok düşük bütçeli kısa filmler çekti. İlerde bunları bir araya getirmeyi planlıyordu.

Gus Van Sant, 33 yaşında 20.000 dolarlık bir bütçeyle ilk uzun metrajlı filmi “Mala Noche”yi çekti.

Bu film, Los Angeles Film Eleştirmenleri Birliği tarafından verilen ‘Bağımsız/Deneysel Film Ödülü” nü aldı ve Berlin Film Festivali’nde gösterildi. Bağımsız film yapımcıları için festivallerin bir sığınak gibi olduğunu söyleyen yönetmen, filmlerinin festivallerde yer almasından dolayı her zaman büyük bir mutluluk duyduğunu vurguluyor.

Gus Van Sant Filmleri ile Devam edecek…

Kaynakça: İmdb, wikipedia, indiwire, filmmakermagazine, Uluslararası İstanbul Film Festivali Gus Van Sant Söyleşisi.

 

 

 

İzzet Günay; Türk Filmlerinin Kibar Oyuncusu

İzzet Günay 21 Ağustos 1934 de İstanbul Sarıyer’de Mükerrem Hanım ile Necati Bey’in çocukları olarak Dünya’ya geldi.

Kendinden başka Hikmet isimli bir ağabeyi daha vardır. Sarıyer iskelesinde memurluk yapan babası çok şık ve zarif bir İstanbul Beyefendisidir. 1948 yılında çok genç yaşta hayata veda eder.

İzzet Günay başta kitap okuma zevki olmak üzere birçok özelliklerini babasından aldığını söylemektedir.

Daha 6 aylıkken babası Salacak iskelesine tayin edilince iskeleye en yakın evi alırlar ve ailenin bütün hayatı bu evde geçer. 

Genç yaşta iki çocukla dul kalan annesi büyük zorluk ve fedakarlıklarla iki çocuğunu yetiştirir. Ne yazık ki oda genç yaşta bir trafik kazasında hayatını kaybeder.

Ağabeyi Fikret Bey ise küçük İzzet’in okuyabilmesi için büyük bir fedakarlıkta bulunarak eğitimini bırakır ve çalışmaya başlar.

Orta okuldan sonra 1949 yılında Deniz Lisesine kaydolursa da kısa sürede askerliğin ona göre bir meslek olmadığını fark ederek ayrılır ve Haydarpaşa Lisesine girer. 

Haydarpaşa Lisesini bitirdikten sonra 1954-1955 yıllarında Cağaloğlu’ndaki İmar Müdürlüğünün Harita Şubesinde teknik ressam olarak çalışmaya başlar.

Çok iyi dans eden ve dans dersleri de veren İzzet Günay o dönemde mimar olmak istemekte, fakat ekonomik şartlardan dolayı çalışmaya ara vererek Üniversiteye gidemez.

1957 yılında askerliğini bitirerek terhis olduktan sonra Küçük Sahne’de “Kara Ağaçlar” altında piyesi ile tiyatroya adım atar.

Onu seçen kadroda “Haldun Dormen”, “Asaf Çiğiltepe”, “İlhan İskender” gibi isimler vardır. Haldun Dormen’in Cep Tiyatrosu okuluna kabul edildikten sonra bazı irili ufaklı roller alır ve “Kamp On Yedi” oyununda kendini göstererek asıl kadroya geçer.

Fare kapanı oyununda oynadığı mimar rolü en sevdiği rollerden biri olmuştur.

En son oynadığı “Altın Yumruk” oyunundan sonra sinemaya geçer.

1961 de Atlas sinemasında sahneye koydukları “Tatlı İrma” müzikali büyük bir başarı yakalar.  Bunun ardından 1962 yılında yapılan “Sound of Music = Pasifik Şarkısı” müzikali ise o kadar başarılı olmaz. 

Bir gün kulise o dönemlerde Hulki Saner’in asistanlığını yapan Orhan Aksoy gelir ve İzzet Günay’ı sinemaya davet eder.

1959 da baş rollerde Belgin Doruk, Zeki Müren ve Ayfer Feray’ın oynadığı “Kırık Plak” filmindeki Zeki Müren’in şoförü rolünü Tarık Dursun K.’ya borçludur.

Her gün tiyatronun önünden geçen Tarık Dursun baktığı afişlerde resmini gördüğü Günay’ın farklı tipini hemen fark ederek Osman Seden’e bahseder.

Seden’in yazıhanesine yapılan ziyaretin ardından filme başlayan İzzet Günay’ın sinemaya geçişi işte bu kısa rolle olur.

Sonra 1962 de “Çifte Nikah” da Ayhan Işık ve Leyla Sayar ile oynar. Ardından, “Çalınan Aşk”, “Tığ Gibi Delikanlı” filmleri gelir.

İlk baş rolünü ise Fatma Girik ile konuşan bir arabayı konu alan “Varan Bir” filminde oynar.  İkinci başrolü ise “Beni Osman Öldürdü” filminde gelir.

“Osman Seden” in “Beni Osman Öldürdü” filmi ilk kez çok geniş bir artist kadrosunu bir araya toplayan bir filmdir; Hulusi Ketmen, Ali Akpınar, Atilla Yelkenci, Öztürk Serengil, Sadettin Erbil, Ahmet Tarık Tekçe, Mümtaz Ener, Hüseyin Güler, Mürevvet Sim, Muallla Sürer, Türkan Şoray, Vahi Öz, İzzet Günay, Devlet Devrim, Hüseyin Peyda, Birsen Menekşeli, Aziz Basmacı, Leman Akçatepe, Muhterem Nur, Hüseyin Baradan, Sunay Uslu Tümay Tunçalp, Meriç Başaran, Kenan Kurt gibi.

1964 yılında Memduh Ün’ün yönettiği ve Yıldız Kenter’le birlikte oynadığı “Ağaçlar Ayakta Ölür” filmindeki rolünden dolayı Altın Portakalı ödülünü kazanır.

İlk evliliğini Dormen Tiyatrosunda Haldun Dormen’in sekreteri olarak çalışan Semine hanım ile yapar. 1963 yılında İzmir de Meral Selçuk’un evinde evlenirler.

5 Şubat 1928 de Fatihte doğan, emekli subay Zeki Bey ile Emine Hanım’ın tek çocuğu Semine Hanım liseden sonra güzel sanatlar akademisini bitirmiş iyi eğitimli bir hanımdır. Tiyatroda tanışan ve çok kitap okumak, sanat eserlerine karşı ilgi duymak gibi ortak yanları olan iki genç evlendikten sonra Teşvikiye’ye Kalıpçı sokağa taşınırlar.

Yerli sinemanın az rastlanan mutlu çiftlerinden biri olan Günay çiftinin mutluluğu uzun sürmedi. Altı yıl önce sürmenaj geçiren ve devamlı olarak tansiyondan şikayet eden Semine Hanım 1 Mayıs gecesi beyin kanaması geçirerek 4 mayıs 1968 cumartesi günü 20:25 de hayata gözlerini kapadı.

İzzet Günay 1970 de İstanbul’un tanınmış ailelerinden birinin uzun süre İngiltere’de yetiştirilmiş kızı İpek Umar’a gönlünü kaptırdı. Kendi aralarında nişanlanan çift daha sonra ailelerinin elini öpmeye giderler ve evlenirler.  Şubat 1972 de oğlu Ömer doğar.

İzzet Günay sakin bir hayatın iyice yerleşmiş prensiplerin adamıdır, efendi adamdır, kibardır, naziktir, dakik’tir, muntazam’dır ve programlıdır.

Hayatında davranışlarında büyük çıkışlara gereksiz davranışlara pek rastlanmaz. Hayatında fazla bir değişiklik de görünmez. İşinin haricinde evden çıkmayı pek sevmez.

Döneminin yerli film artistleri arasında giyimine en fazla dikkat eden oyuncudur. Giyinme bakımından yerli filmciliğin kıralı İzzet Günay’dır. Siyah renk çoraptan başka renk çorap giymez ve yurt dışından giyinir.

Antika eşya ve kitaba çok meraklıdır, pul koleksiyonu yapar, iyi olan her tür müzik dinler,

Unutamadığı anıları: geçirdiği deniz kazası, tiyatro da ilk sahneye çıkışı, ilk filminin ilk sahnesi, evlenişi, yedek subayda geçirdiğim araba kazası, ilk aşık oluşu ve eşinin ölümü. Golf oynamayı da çok sever.

Yılda yaklaşık 12 film olmak üzere 120’ye yakın film çeviren İzzet Günay 1972 yılında seks furyası başlayınca sinemayı bırakır.

Bu kararın ardında o dönem birçok sinema oyuncusunun yaptığı gibi sahneye çıkmaya karar verir.

Ayhan Işık, Fatma Girik, Sadri Alışık, Öztürk Serengil ve birçok sinema oyuncusu o dönemde sahneye çıkarak sinemada kazandıklarının çok daha fazlasını kazanmışlardır.

Böylece İzzet Günay da 1973 ile 1980 arasında Maksim gazinosunda çalışır.

Filmleri:

Yarın Ağlayacağım

Kader Yolcuları

Ekmekçi Kadın

Yalancı

Kumarbaz

Şeker Hafiye

Severek Ölenler

Elveda Sevgilim

Cici Bayanlar

Kolla Kendini Bebek

Macera Kadını

Yumruklar Konuşursa

Gurbet Türküsü

Kızılcık Dalları

 

 

 

Yönetmen Erdoğan Tokatlı – Türk Sinema Tarihinden Biyografiler

YÖNETMEN ERDOĞAN TOKATLI VE SİNEMASI:

 Yönetmen Erdoğan Tokatlı 3 Haziran 1939 yılında Denizli’de doğdu ve 5 Haziran 2010 da İstanbul’da yaşama veda etti. 

İstanbul’da Galatasaray Lisesi’ni bitirdi.

1958 yılında henüz öğrenci iken lise bünyesinde oluşan Türkiye’nin ilk sinema kulübünün kurucularından biri oldu.

O sıralarda Paris’de “I.D.H.E.C” isimli ünlü (Fransız Yönetmen Louis Malle’de o dönemin öğrencisiydi) bir sinema okulunda okumakta olan ağabeyi Atilla Tokatlının da bu kulübe –örneğin, Paris’te yayınlanan tüm sinema kitaplarını göndermek gibi- büyük katkısı olmuştur.

Üyeleri arasında reklamcı Ege Ernat, oyuncu Ayberk Çölok , Baykal Sezer gibi isimlerin de yer aldığı  ve dönemin aydınlarının yakın ilgisini çeken bu sinema kulübünde  arşivlerden çıkarılan bir çok filmin (örneğin, Rus sinemacı Sergei Einsenstein filmleri gibi) gösterimi yapılıyor, sinemaları tartışılıyor, Yönetmen ve yazarlarla tanışılıyordu.

O dönem sinema eleştirmenliği yapan Halit Refiğ, Nijad Özön gibi isimler de bu kulübün müdavimlerindendi.

Yönetmen Erdoğan Tokatlı’nın sinema’ya karşı büyük aşkı böylece doğmuş oldu.

Bu bağlamda “Akşam” ve “Tasvir” gazetelerinde, “Pazar Postası” dergisinde sürekli sinema yazıları yayınlandı.

Pratik Sinema yaşamı ise Memduh Ün, Duygu Sağıroğlu, Halit Refiğ, Orhan Aksoy gibi Yönetmen’lere asistanlık yaparak başladı.

Elia Kazan’ın “America America” filminde Yves Boisset’in  “Coplan Sauve Sa Peau” filminde ve  Maurice Pialat’ın belgesellerinde Yönetmen yardımcısı olarak çalıştı.

1964 yılında Yönetmen’ liğe başlayarak ilk ve en beğendiği filmi olan “Son Kuşlar” filmini çekti.

Senaryosunu Atilla Tokat’lının o dönem eşi olan senarist Ayşe Şasa’nın yine kendine ait “Tren” adlı hikayesinden yola çıkarak yazdığı bu filmin başrollerinde Ediz Hun ve Selam Güneri yer alıyordu.

Filmin yapımcısı ise o dönemin ünlü terzisi Mualla Özbek’tir.

O yıl “Antalya Altın Portakal” film festivalinde en iyi film ödülünü kıl payı kaçıran bu film yeni oyuncu Selma Güneri’ye en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandırmıştır.

Selim İleri bir yazısında “Liseli bir genç kızın hayata atılışını yerli dünyamızın acı renkleri ile bezemiş olan bu film, senaryoculuğuma yol açan çalışmalardan biridir” der.

Yönetmen’in Türk Sinemasının klasiklerinden biri sayılan bu filmin ardından “Eşref Paşalı” filmi geldi.

Senaryosunun Yılmaz Güney ile birlikte yazdığı bu filmde Yılmaz Güney, o sıralardaki eşi Nebahat Çehre, Erol Günaydın ve Aydemir Akbaş rol almışlardır.

Yönetmen Tokatlı’nın Türk insanının hem olumlu, hem de olumsuz yönlerini anlattığını söylediği filmin konusu İse kısaca şöyledir;

“Yılmaz Güney’in canlandırdığı karakter Anadolu kökenli insanların yerleştiği Eşref Paşa semtinde yaşayan ve zengin bir müteahhittin kızına aşık olan kendi halinde, çelimsiz, kavgacı görüntüsü vermeyen bir gençtir. Fakat bir gün bu genç mahalleyi haraca kesen kabadayıyı döver. Böylece bir anda semtin bir numaralı adamı olur ve çevresini çeşitli insanlar kaplar.

Filmde yüreğe dayanan gücün paraya dayanan bir güç karşısında ne yaparsa yapsın çaresiz kalacağı ve yenik düşeceği anlatılmaktadır.”

1970’li yıllarda sinemayı kuşatan seks furyası sırasında ödün vermeyerek sinemadan uzaklaşır.

Günaydın ve Saklambaç gazeteleri için fotoroman yapar. Ardından Hürriyet grubunun yayınladığı Kelebek gazetesi için fotoroman üretir. Ayrıca Sezai Solelli ve Erdoğan Sevgin ile birlikte yeni yayına giren “TV’de Yedigün” dergisinde görev alır. 

1978’de Ümit Elçi ile birlikte “Focus Films of Turkey “dağıtım şirketini kurdu. 

Erdoğan Tokatlı’nın bir büyük başarısı ve Türk Sinemasına tartışılmaz katkısı da bu şirket ile yaptığı çalışmalardır.

İlginç ve kaliteli Türk filmlerini Avrupa ve Dünya televizyonlarına, kimi zaman da sinema salonlarına pazarladı. Kısa sürede yurt dışında tanınan şirket birçok film festivallerine de katılarak Türk Sinemasının adının duyurulmasını sağlamıştır.

“Sürü”, “Düşman”, “Yusuf ile Kenan”, “Bereketli Topraklar Üzerinde”, “Adak”, “Almanya Acı Vatan” “Maden”, “ Kara Çarşaflı Gelin”, “Bedram”, “Arkadaş”, “Umut”, “Bizim Aile”, “Tarkan” gibi filmlerimiz   Almanya, İsveç, Norveç, Hollanda, Fransa, Belçika, İtalya, İsviçre, Yunanistan, İran, Mısır, İsrail Hindistan, Cezayir gibi ülkelere satıldı.

Özellikle “Sürü” filmi büyük ses getirdi ve bir Alman kanalı ile “Yılmaz Güney” belgeseli çekildi.

Bu dönemde Louis Marcorelles “Le Monde” gazetesinde  “Orada müthiş bir sinema var uzakta” diyerek Türk Sineması hakkında dört gün boyunca yazdı.

Fransızca, İtalyanca ve İngilizce bilen Tokatlı yine bu dönemde 20’ye yakın eseri Türkçe ’ye çevirdi.

1984 de senaryosunu Macit Koper’in yazdığı “Fidan” filmi ile sinemaya döndü.

Başrollerde Fikret Hakan, Nur sürer, Talat Bulut, Asuman Arsan ve Güler Ökten gibi oyuncuların yer aldığı, hem olumlu hem de olumsuz eleştiriler alan bu filmde, yaşamını seyyar köftecilik yaparak kazanan tutucu bir baba ile çağdaşlaşmak isteyen kızı arasındaki kuşak çatışması akıcı ve duru bir anlatımla sergilenir.

Fidan’ın ardından “Güneşe Köprü”, “72. Koğuş”, “Sıcak Tatlı Yaz” ve  “El Kapıları”  gibi ilginç filmleri yönetti.

1989 da TRT için her biri 52 dakikalık 2 bölüm halinde “Çaylar Şirketten” isimli mini diziyi, 1996 da

yine TRT için her biri 50 dakikalık 10 bölümden oluşan “Seni Bekleyeceğim”  dizisini yönetti.

Yönetmen Erdoğan Tokatlı’nın en sevdiği çalışmalarından biri olan “Çaylar Şirketten” aslında bir televizyon filmi olarak tasarlanmış fakat TRT bunu 2 bölüm halinde bir mini dizi olarak göstermiştir.

Başrollerinde Halil Ergün, Yalçın Gülhan, Aydemir Akbaş, Meral Oğuz ve Niigün Akçaoğlu gibi sanatçıların yer aldığı filmin senaryosu, Refik Durbaş’ın aşağıdaki şiirinden yola çıkarak Yasemin Yazıcı ile birlikte oluşturulmuştur;

“Çaylar şirketten

İskelenin önü bir araba müşteri

Bir dizi otobüs

Arka camlarında bir sürü resim bir sürü yazı

Asaletin yeter Eşref Abi

Hepinizden dertliyim, ayrılık rüzgârı yeni esti

Serden olmasa al aşkımı at bagaja

Muhatabım kara tren”

1990 yılında çektiği “Boynu Bükük Küheylan” filmi Tokatlı’nın en son sinema filmidir.

Başrollerinde Kemal Sunal, Füsun Demirel, Aydan Burhan ve Murat Gürel’in yer aldığı filmin senaryosu da Erdoğan Tokatlı’ ya aittir.

Filmde, kapıcılık yapan dört çocuklu ve iki karılı Küheylan’ın hikayesi anlatılır. İlk karısı Asiye evlere temizliğe gider ve parayı kocasına getirir. Küheylan daha sonra beğendiği Gülbahar’ı Asiye’nin üzerine kuma alır.

Gülbahar Asiye’nin fal bakma yeteneğini keşfeder ve iki kadın falcılıktan para kazanmaya başlayarak Küheylan’ı terk ederler. Hikâye evin büyük oğlu Osman’ın ağzından ince bir hiciv ile eğlenceli bir şekilde anlatılır.

Erdoğan Tokatlı ayrıca 1991’lerde Tele On’ da yayınlanan 26 bölümlük “Belkıs Hanımın Konağı”

Dizisini yönetti. Bunu Kanal 6 için yapılan “Mahallenin Muhtarları” dizisi ve 1998’lerde yönettiği “Çiçek Taksi “ ve “Marziye” dizileri izledi.

Tokatlının son dizi çalışması ise TRT ile Film Yön arasındaki protokol çerçevesinde gerçekleştirilen

Yazar Muzaffer İzgü’nün “Dilber” isimli eserinden uyarlanan ve her biri 56 dakikalık 4 bölümden oluşan mini dizidir. 

Kendi ağzından sinemaya bakışı;

“Belirli bir dönemde çektiğim filmleri ve yazdığım senaryoları o zaman dilimi içinde beni etkileyen duygu ve düşüncelerime, ilgi alanlarıma göre yaptım. Kafamda ne varsa , hangi problem meşgul ediyorsa , duygusal olarak ne hissediyorsam onlar beni yönlendirdi.

 Filmlerimde özellikle bir mesaj vermek kaygım olmadı. Mesajın çok açık olmasına gerek yok. Hayatta nerede bir “elem” varsa orada bir hikaye ve mesaj zaten vardır. Hayattan dokunaklı bir kesimi alır ve iyi anlatabilirseniz o kendiliğinden mesaj olur. (Nitekim; “Fidan”, “72. Koğuş”, “Seyyid”  gibi filmlerinde toplumun kanayan bir yarasının ve sosyal sorunların başarıyla işlendiğini görüyoruz.)  Hiçbir zaman rast gele bir konu seçmedim. Filmin konusunun bir albenisi olmalı, film akıp giderken seyirci kendi yaşamını onunla kıyaslayabilmeli ve konunun içine girebilmelidir.

Benim için karakterler de çok önemlidir, filmde seyircinin sevip benimseyeceği canlı ve yaşayan karakterler çizmek isterim. Bu da büyük ölçüde oyunculara ve ekibe bağlıdır. Eğer oyuncular ve ekip sizi iyi anlarsa tam bir takım çalışması ile siz kıralı oynamadan kendiliğinden ortaya iyi bir iş çıkar.

 Kısaca anlatmam gerekirse Behçet Necatigil’in şu dizeleri benim için iyi bir filmin nasıl olacağını çok güzel açıklıyor;

 “Çoklarında düşüyor da bunca

Görmüyor gelip geçenler

Eğilip alıyorum

Solgun bir gül oluyor dokununca

Alıp alıp geliyorum

Uyumuyorum bütün gece

Kımıldıyor karanlıkta

Ne zaman dokunsam

Solgun bir gül oluyor dokununca”

Filmografi:

Filmleri ve TV Dizileri – Yönetmen:

Son Kuşlar – 1965

Eşrefpaşalı – 1966

Üç Öfkeli Adam -1971

Konuşan Katır At Yarışlarında – 1971

Biz Belayı Severiz – 1972

Bir Aşk Bin Ölüm – 1972

Hakikat – 1972

Fırtına Kemal – 1972

Zalim kartal – 1973

Tuzak – 1973

Tek Kollu Bayram – 1973

Aşka Dönüş -1981

Fidan – 1984

Seyyid – 1985

Suçumuz İnsan Olmak – 1986

Sıcak Tatlı Yaz – 1986

Güneşe Köprü – 1986

Yasemin – 1987

  1. Koğuş – 1987

Menekşeler Mavidir – 1987

Günah Gecesi – 1987

Sevgili Bayan – 1988

El Kapıları – 1988

Çaylar Şirketten – 1989

Boynu Bükük Küheylan – 1990

Elif Ana – 1991

Belkıs Hanımın Konağı – 1992

Mahallenin Muhtarları – 1992

İnsanlar Yaşadıkça – 1992

Sevgili Ortak – 1993

Rumuz Sev Beni – 1993

Küçük Kaçamaklar – 1995

Yalı – 1995

Çiçek Taksi – 1995

Marziye – 1998

Dilber – 1999

Baldız Geliyorum Demez- 2002 

Filmleri – Senaryo:

Ekmek Parası – 1962

Aşka Susayanlar – 1963

Süper Adam – 1971

Nasreddin Hoca – 1971

Namus ve Silah – 1971

Konuşan Katır At yarışlarında – 1971

Üç Öfkeli Adam – 1971

Hakikat – 1972

Fırtına Kemal – 1972

Biz Belayı Severiz – 1972

Bir Aşk Bin Ölüm – 1972

Zalim Kartal – 1973

Tuzak – 1973

Tek Kollu Bayram – 1973

Fidan – 1984

Dönme Sevgilim – 1985

Güneşe Köprü – 1986

Sıcak Tatlı Yaz – 1986

Suçumuz İnsan Olmak – 1986

Yasemin – 1987

Menekşeler Mavidir – 1987

  1. Koğuş – 1987

Sevgili Bayan – 1988

El Kapıları – 1988

Çaylar Şirketten – 1989

Boynu Bükük Küheylan – 1990

Elif Ana – 1991

Rumuz Sev Beni – 1993

Sevgili Ortak – 1993

Kaynak: Erdoğan Tokatlı ve Reyhan Tokatlı.

 

 

 

Digital Görüntüleme Nasıl Yapılır?

Digital Görüntüleme

Bir Digital video kamerada görüntü oluşabilmesi için objektiften geçerek kameraya giren ışığın “Işık Bölücü” de (Beam Splitter) beyaz ışığı oluşturan mavi, kırmızı, yeşil bileşenlerine ayrılarak oluşan farklı görüntülerin her rengin kendi alıcısına (receptor) aktarılması gerekir.

Digital kamerada kullanılan bu alıcılar renge değil sadece parlaklığa duyarlı olduğu için görüntünün önce mavi, yeşil ve kırmızı bileşenlerine ayrılması şarttır.

Digital 1

Bu ayrılım işlemi esnasında, oluşacak görüntüde kayıplar yaşanmaması için her ışık ışınının eşit miktarda hava ve cam ihtiva eden bir yol boyunca hareket etmesi gerekir. “Işık Bölücü” de kullanılan ve mat yüzeylerinde biri sadece mavi ışığı diğeri ise kırmızı ışığı yansıtan iki adet dikroik ayna’nın yer aldığı üç prizma birbirine yapıştırılmıştır.

Digital 3

“Işık Bölücü” ye giren beyaz ışık ilk önce mavi dikroik aynaya ulaşır ve ışığın mavi bileşenleri burada yansıyarak mavi ışık alıcıya ulaşır (A).

Işığın geriye kalan yeşil ve kırmızı bileşenleri bloktaki ikinci prizmaya gelirler. Burada yer alan dikroik aynada kırmızı bileşen yansıyarak kırmızı alıcıya yönlendirilir (B). Mavi ve kırmızı dikroik aynalardan yansırken yoluna devam eden yeşil bileşen ise üçüncü prizmadan geçerek yeşil alıcıya yönelir (C).

Digital 2

Digital kameralarda kullanılan Görüntü Algılayıcı (Image Sensor)

Görüntü Işık Bölücü Prizmada kırmızı , mavi ve yeşil elemanlarına ayrılıp her rengin kendi özel algılayıcı yongalarına gönderilir. Daha sonra  tekrar birleştirildiğinde orijinal renkli görüntüyü oluşturacaktır.

Görüntü algılayıcının (CCD) görevi optik görüntüyü elektronik olarak işlem görebileceği bilgi parçalarına bölmektir.

Her bir algılayıcı (CCD) objektiften gelen ışınları pikseller şeklinde toplayan bir seri transistor’ler dizinidir. Bir çok kayıt özelliğini saptayan CCD’ler Digital kayıt sisteminin anahtarı sayılırlar.1970 yılında Bell laboratuarlarında geliştirilen foto-duyarlı bu küçük parçacıklar üzerlerine düşen ışık miktarlarına eşdeğer oranda elektrik yükü oluşturabilirler. Belirli bir toplama periyodundan sonra bu yük CCD’nin dışına aktarılır.

Digital video kayıt sisteminin bir parçası olmalarına rağmen, film gibi analog ışık yakalayıcılarıdır. Işığa duyarlı silikondan yapılırlar.

Silikon elektronik olarak her biri havuz gibi elektron toplayan piksellere ayrılır. Havuz dolunca boşalır ve elektronlar bir CCD boyunca bir pikselden diğerine hareket ederler.

Digital Kameralarda kullanılan Görüntü Algılayıcıların bir diğer modeli de CMOS (complementary metal oxide semiconductor) algılayıcılardır.

CCD ve CMOS algılayıcılarının her birinin kendine göre artı ve eksileri vardır. Kamera üreticileri kendi kullandıkları modelin üstünlüğünü sürekli savunurlar. Ama birinin diğerinden daha başarılı olduğunu söylemek hala  zordur. Her iki algılayıcı da ışığı elektrik yüküne çevirerek bir elektronik sinyal üretirler. CMOS algılayıcılarda her pikselin kendi yük-voltaj dönüşümü vardır ve genellikle yükseltici, gürültü gidericisi ve sayısallaştırma devresi olduğu için yonga Digital Bit’ler üretir. CMOS Üretim maliyeti düşüktür. Güç tüketimi daha az ve kamera-yonga bütünleşmesi daha iyi olduğu için son zamanlarda daha fazla tercih edilmektedir.

 

ARRI Orbiter – Her şeyi yapabilecek bir Işık

ARRI Orbiter

ARRI nin yeni ışığı “Orbiter- Uydu” aydınlatma alanında devrim yapabilecek kapasitede bir ışık.

Kamera üreticileri, aslında birbirinden çok da farklı olmayan gelişmeleri (slow-motion, 4K veya yukarısı çekim vs) uygulayarak, yeni modelleri sürekli piyasaya sürmekteler.

Film çekiminin en önemli elemanı ışık konusunda da yeni ürünlerin piyasaya sunulmasının sinematografırlar tarafından merakla beklendiği kaçınılmaz bir gerçek.

Bu bağlamda geçtiğimiz hafta Arri yeni ışık sistemi olan “Orbiter” i anons etti. Bu ışık sistemi her türlü çekim ortamında her türlü işi yapabilecek yetenekte ilk aydınlatma sistemi gibi gözüküyor…

Kapasitesini aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz;

  • Leko ışık olabilir,
  • Softbox olabilir,
  • Fresnel olabilir,
  • Ethernet üzerinden başka ışıklara bağlanabilir,
  • Kablosuz olarak DMX veya iPad yardımıyla kontrol edilebilir,
  • Setteki aydınlatmayı ölçüp, kontrol edebilir, parlaklığı ve renk sıcaklığını değiştirebilir.

Bu ışık sisteminin sahip olduğu özellikler ise şöyle;

  • Açık yüz, projeksiyon gibi çeşitli optik tipleri.
  • ARRI’ ye has altı-renkli spektral geniş gamut’lu ışık mühendisliği,
  • Mükemmel renkler ve maksimum parlaklık için gerekli çok güçlü ışık çıkışı,
  • LIOS – Işık Operasyon Sistemi ve Sofrware’i,
  • Su geçirmez muhafaza,
  • Ambiyans (ortamda var olan) ışığa uyum sağlayacak entegre renk algılayıcı,
  • Çıkarılabilir kontrol paneli,
  • Mükemmel sıfıra kadar karartma,
  • Dahili güç, kablosuz DMX ve bateri girişi.

ARRI ışık üniteleri her zaman verdikleri ışığın kalitesi ile tanınmışlardır.

Orbiter de kullanılan ışık ünitesi “ARRI Spectra Altı Renkli” bir ışık makinesidir. Kırmızı, yeşil, mavi, amber, cyan (mavi+yeşil), ve lime kırmızı’dan oluşan bu sistem daha geniş bir gamut, daha doğru renkler ve tüm CCT aralığında daha yüksek renk dağılımı verir.

Bu sistemdeki renk sensor (algılayıcı) mode’u ile sete hâkim olan tüm aydınlatmayı okuyarak var olan renkler arasında uyum sağlanabilir.

Su geçirmez olan ARRI Orbiter ışık ünitesi aydınlatma endüstrisinde bir dönüm noktası olmaya adaydır. LED ışıklar klasik aydınlatma araçları olan HMI ve Tungsten ışıklarla rekabetten çıkarak tümüyle kendine has ışık üniteleri haline hızla dönüşmektedirler. Bu bağlamda belki beş sene gibi bir süre içinde HMI ve Tungsten ışıkları film çekim setlerinin çoğunda görmek mümkün olmayacaktır.

ARRI 2
ARRI Spectra Light Engine

ARRI“Waterproof – Su Geçirmez” Muhafaza

Kaynak: premiumbeat.com, arri.com

 

Türkiye Belgesel ve Kısa Film Tarihi II.

Türkiye

1960-1980 Dönemi

Ertuğrul Karslıoğlu;

1946’da Göle’de doğan Ertuğrul Karslıoğlu, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Özel Yüksek Okulu’nu bitirdikten sonra 1973 yılında kurgucu olarak sınavla TRT’ye girdi. Ünlü yabancı belgesellerin Türkçe versiyonlarını hazırlarken estetik anlayışlarını ve görsel anlatımlarını inceleyerek belgesel ’in önemini kavradı. 1976 yılından itibaren yapımcı- yönetmen olarak çalışmaya başladı. İlk yıllarında ortak yapımlara imza atan yönetmenin ilk belgesel denemesi 1982 yılı yapımı “Likya Uygarlığı” oldu.

Yaklaşık 16 belgesele imza atan Karslıoğlu’nun en önemli belgesellerden biri de “Keçenin Teri” belgeselidir.

Bu belgeselin kazandığı bazı ödülleri şöyle sıralayabiliriz; 
’3. Ankara Film Festivali, Kısa Metraj Film Yarışması, Belgesel Dalı, 1990’.
’Uluslararası Monte Carlo Yaratıcı Belgeseller Yarışması, Bronz Madalya. 1992’,
’3. Asya Uluslararası Fukuoka Film Festivali, Büyük Ödül. 1995’. Ayrıca yine 1995 yılında ‘Sinemanın Yüzüncü Yılı’ nedeniyle seçilen yüzyılın belgeselleri arasında yer almıştır.

Semra Sander:

1967 yılında Türk Eğitim Derneği Ankara Kolejinden, 
1971 yılında Ankara Üniversitesi S.B.F. Basın Yayın Yüksek Okulundan mezun oldu.

Kariyerine 1972 yılında M.E.B. Film Radyo ve Televizyonla Eğitim Merkezinde prodüktör olarak başladı. Televizyon için eğitim programları hazırladı. 
1978 yılında TRT’ye girdi ve yapımcı- yönetmen olarak birçok belgesele imza attı.

İlk belgeseli 1986 yılında yapımı “Hayat Ağacı” olmak üzere imza attığı birçok belgeselin arasında 1989 yapımı “Motiflerin Dili” belgeseli bir çok ödülün sahibi olmuştur.

Türkiye’ de Bireysel çabalar:

Güner Sarıoğlu

1937 yılında Anamur’da doğdu. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisini bitirdi. 1962 yılında Ankara Radyosunda kariyerine başladı. TRT’deki görevini yönetici, yapımcı ve yönetmen olarak on yıl sürdürdü. 1972 yılında TRT’den ayrılarak Ankara Üniversitesi, Basın Yayın Yüksek Okulu, Radyo Televizyon Bölümünde Televizyonda Yapım, Yönetim, Sinema, Film ve Fotoğraf dersleri vermeye başladı. Okuldaki olanaklardan ve üretime dayalı eğitim ilkesinden yola çıkarak okul adına öğrenci katılımıyla hazırladığı “Ladik 76” belgeseli ile yurt içi ve yurt dışında çeşitli ödüllerin sahibi olmuştur.

Sonraki yıllarda yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği birçok belgesel film, yabancı televizyonların gösterimleri arasında yer aldı.

1982 yılında üniversitedeki görevinden ayrıldı. ‘Filma Film ve Haber Ajansı’nı kurarak kuzey Avrupa ülkeleri başta olmak üzere; ZDF, CBS BBC gibi birçok yabancı TV kuruluşları için yurt içinde ve yurt dışında belgeseller üretti ve yönetti. 2004 yılında Filma’dan ayrılarak fotoğraf çalışmalarına yoğunlaştı.

Süha Arın ile aynı dönemde Basın Yayın Yüksek Okulu’nda öğretim görevlisi olan Sarıoğlu da profesyonel bir sinemacıdır ve belgesel filme aynı açıdan bakar, hem eğitir hem de asistan yetiştirir. Ancak Arın’dan farklı olarak daha mistik bir insan duyarlığı üzerinde yoğunlaşır, lafını söylerken inceden hareket eder, belli belirsiz söyler.

Türkiye’ yi temsilen katılan “Ladik 76” belgeseli “Krakow ve Tempare” festivalinde ödül almış ve ‘Sinemanın 100. Yılı’ nedeniyle seçilen yüzyılın belgeselleri arasında yer almaya hak kazanmıştır.

“Keçe”, “Beritanlı” ve “Kapadokya” belgeselleri diğer önemli yapıtları arasında yer alır.

Hilmi Etikan:

1949 yılında Giresun’da doğdu. 1973 yılında Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. 1977 yılına kadar Paris’te, Conservatoire Libre du Cinéma Français / Fransız Sinema Konservatuarı’na devam etti. Yine ayni dönemde, Sorbonne Üniversitesi’nde Prof. Robert MAUZI yönetiminde ‘Fransız Yeni Roman’ akımının önde gelen isimlerinden Claude Simon’un ‘L’herbe – Ot’ isimli romanı üzerine, sinema-edebiyat ilişkilerini konu alan mastır çalışması yaptı. Türkiye’ye dönünce,1977 yılından başlayarak fotoğraf ve sinema dersleri verdi. Başta İFSAK ve TÜRSAK olmak üzere, çeşitli kurumlarda sinema birimleri oluşturdu. DİSK foto film merkezini kurdu ve 1980 tarihine kadar yöneticiliğini yaptı. Programını ve yürütücülüğünü yaptığı eğitim seminerleri ile ülkemizdeki sinema kültürünün gelişmesine katkıda bulundu. 
Kendi adına kurduğu ‘Senaryo ve Film Atölyesi’nde çalışmalarını sürdürdü. 

Hilmi Etikan’ın, yaptığı belgeseller dışında önemi, bugüne kadar gerçekleştirdiği çalışmalarla çok sayıda kişiyi sinema sanatıyla tanıştırıp film üretmelerine olanak sağlayarak Türkiye’ de kısa film ’in ayakta kalmasına büyük katkıda bulunan bir sinemacı olmasıdır.

Bu bağlamda değişik kurumlarca verilmiş “Emek ve Onur Ödülleri” ne sahiptir. 


İstanbul Tarlabaşı semtinde yol açmak için yok edilen tarihsel mimari dokunun nasıl tahrip edildiğini anlatan “Tarlabaşı, Tarlabaşı” belegeseli önemli bir belge niteliği taşır.

“Tarlabaşı, Tarlabaşı”,1986- 88 yılları arasında dönemin istanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan tarafından 386 tarihi nitelikli (tescilli) binanın ‘trafiği rahatlatmak’ gerekçesiyle izinsizce yıkılması sonucu gerçekleşen ‘Büyük Tarlabaşı Yıkımı’ İstanbul’un kentsel kimliğine yönelik en sert tahribatlardan biriydi.

Doğu-batı sentezinin, dünyadaki tek sivil mimari örneklerini oluşturan kentsel mirasın, trafiği rahatlatmak adına yok edilişini anlatan bu belgeselin çekimi, üç yılda tamamlanmıştır. Film 1989 yılında Türkiye adına yarıştığı Lozan ” 2. Festival International du Film d’Architecture et ‘Urbanisme – 2. Mimarlık ve Şehircilik Filmleri Festivali” nde 710 film arasında ilk beşe girme başarısını göstermiş ve UPIAV ödülünü kazanmıştır.

“Tarlabaşı Tarlabaşı”

Yönetmen: Hilmi Etikan, Yapım Tarihi: 1989, Süre: 28:00

Tolga Örnek:

1972 yılında doğan Tolga Örnek Robert Kolejnden sonra eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi Metalurji ve Malzeme Mühendisliği‘nde devam etti. Amerika’da University of Florida‘da malzeme bilimi üzerine yüksek lisans yaptı. Ardından American University Sinema Bölümü’nde yüksek lisans yaparak yönetmenliğe adım attı. “Hititler” ve “Gelibolu” isimli dramatik belgeselleri büyük ilgi topladı. Uzun metraj sinema filmlerine de imza atan yönetmenin belgesellerini şöyle sıralayabiliriz;

Atatürk (1998)”, “Kuruluştan Kurtuluşa Fenerbahçe (1999)”, “Topkapı Sarayı (1999”, “Tanrıların Tahtı Nemrut Dağı”(2000)”, Çeliğin Kalbi Ereğli (2001)”, “Hititler (2003)”, “Gelibolu (2005)”.

“Hititler”

Süre:1s 20dk. Oyuncular: Jeremy Irons, Fikret Kuşkan, Haluk Bilginer.

Plot: 3500 yıl önce var olan Hitit İmparatorluğunun yükseliş ve çöküş dönemlerine göz atan bir belgesel. Eski Zengin Doğu Kültürü’nün batıya kaydığı süreçte yitip giden bir halkın hikayesi. Bu halk o dönemin en büyük askeri ve politik gücünün de sahibi. Firavunların en zorlu rakibi. Belgeselin hazırlanışı sürecinde Mısır coğrafyasında, tarihi yerlerde ve müzelerde türlü çekimler ve uzmanlarla söyleşiler yapılmış.

“Gelibolu”

Süre:1s 58dk. Oyuncular: Jeremy Irons, Sam Neill, Zafer Ergin.

Plot: Belgesel, tarihte önemli sahneler yaşatmış bir dönemi mercek altına alıyor; Çanakkale Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı’nın zor zamanlarla dolu günleri. Dünyada belki de en büyük askeri çıkartmalardan biri olan bu savaşta Yeni Zelandalı, Avustralyalı ve Türk askerler olmak üzere bambaşka coğrafyanın insanları karşı karşıya gelerek inanılmaz kayıplar verdi.

Türkiye’ de canlandırma film alanındaki çalışmalar reklamcılık sektörü ile başlamıştır. 1950 yıllında uzun metrajlı bir canlandırma filminin çekildiği ama filmin stüdyo işlemleri için gönderildiği Amerika’da kaybolduğu söylenir.

Yine 1950’li yıllarda Yüksel Ünsal -Turgut Demirağ iş birliği ile kaynağı Nasrettin Hoca ve Keloğlan hikayeleri olan “Evvel Zaman İçinde” adlı ilk uzun metraj canlandırma filmi çekildi.

1960 yıllarda reklam sektörü, kısa canlandırma filmlerini reklam öğesi ile başarılı bir şekilde birleştirerek canlandırma filmin varlığını sürdürmeye devam etmiştir.

Bu dönemde, ilgi çekici bir hikaye canlandırma yoluyla anlatılıyor ve ardından ‘bu film falanca firmanın bir kültür hizmetidir’ diyerek film sonlandırılıyordu. Bu tarz filmlerde Afrika, Eski Roma, kovboy, boğa güreşleri, taş devri, uzay, Tarzan öğelerinin yanısıra, Dede Korkut, Alladdin, Evliya Çelebi, Karagöz- Hacivat vs. gibi yerli kültür öğeleri de kullanılıyordu.

1970’li yıllarda kısmen televizyonun kısmen de başka faktörlerin etkisi ile krize giren Türkiye sinema sektöründe uzun metraj filmlerin önünde gösterilen bir nevi sponsor takviyeli bu reklam – canlandırma filmlerinin üretimi de tamamen durmuştur.

1970’lerin ikinci yarısında DGSA’ya bağlı ‘Uygulamalı Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda ‘Canlandırma Bölümü’ kuruldu. Bu dönemde TRT kurumu da canlandırma sektörüne ilgi göstermeye başlamıştı. Ardından Kültür Bakanlığı ve bazı resmî kurumlar kültürel ve eğitsel amaçlarla kısa veya uzun birçok canlandırma filmine destek sağladılar.

Fakat 1980’lerin ikinci yarısında TRT kurumu bir yolsuzluk nedeniyle canlandırma sinemasına verdiği desteği kaldırdı.

Bu dönemde Ali Murat Erkorkmaz’ın kendi kurduğu ArtNet stüdyolarında bir avuç canlandırma sevdalısı gencin hazırladığı filmler yabancı ülkelere ihraç ediliyordu.

Yine 1980’lerin ikinci yarısında Eskişehir Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Canlandırma Sanatları Bölümü açıldı ki bu canlandırma sineması adına çok önemli bir gelişmedir. Reklam sektöründe de bilgisayar kullanımına geçilerek üretkenliği hızlı bir şekilde arttırma olanağına kavuşulmuştu.

Sinema Okullarının açılması ve Festivallerin kısa film gösterimlerini ve ödüllerini arttırması Türkiye’de kısa film adına umut veren gelişmeler.

Bugün ise, kısa film çok farklı bir evreyi yaşıyor diyebiliriz; dijital elektronik görüntüleme teknolojisinin devreye girmesi ile film çekimi kolaylaştı ve maliyet azaldı. İnternet üzerinden yapılan dağıtım- gösterim de kısa filmcinin önündeki duvarları yıkıp özgürlüğünü arttıran ve varlığını sınırları aşan çok farklı bir düzene taşımış durumda.

Not: TRT’nin elinde çeşitli zamanlarda çekilmiş çok zengin bir belgesel arşivi var.  Arzu edenler bu belgeselleri http://www.trt.tv/20153/belgesel adresinden izleyebilirler.

 

 

 

Türkiye Belgesel ve Kısa Film Tarihi; 1960-1980 Dönemi.

Türkiye Belgesel

1960 sonrası Türkiye politik ve kültürel yaşamının hareketlendiği bir dönemdir; Ankara, İstanbul ve bazı Anadolu şehirlerinde Sinematek Dernekleri kurulurken, ‘Genç Sinema Hareketi’ ve ‘Hisar Kısa Film’ yarışması gibi etkinlikler kısa filme inanılmaz bir ivme kazandırmıştır.

Kimisi öğrenci birkaç sinema meraklısı genç ‘Genç Sinema Hareketine’ de çekirdek teşkil edecek olan ’Genç Sinema’ dergisini çıkarmaya başlarlar.

Sinematek ve Robert Kolej Sinema Kulübünün ortak çalışması olan ‘Hisar Kısa Film Yarışması’na katılmak için kısa filmler çekilmeye başlanır.

1968 yılının heyecanlı politik ortamı içinde yeşeren ve Oğuz Onaran, Mehmet Gönenç, Artun Yeres, Ömer Tuncer, Kuzgun Acar, Faruk Atasoy, Ahmet Soner, Engin Ayça, Üstün Barışta gibi isimleri içinde barındıran Genç Sinema Hareketi’ 1969 yılında bir sinema gösterisinin ardından bir bildirge dağıtır.  Bu bildirgenin altında yer alan filmlerin yönetmenlerinin isminin bile belirtilmemesi hareketin ne düzeyde kolektif bir birliktelik olduğunun göstergesi gibidir.

Ama bir süre sonra bu üretken ortam kazaya uğrar.

Hisar Yarışmasının ve Onat Kutlar yönetimindeki Sinematek derneğinin politik tavrını yeterli bulmayan Genç Sinemacılar arasında sürtüşme başlar.

Kısa Filmciler arasındaki çatlak büyür. ‘Hisar Kısa Film Yarışması’ da ancak 4 kez yapılabilir. Son sayısı olan 16. Sayının yayımlanmasından sonra ‘Genç Sİnema Dergisi’ kapanır ve hareket dağılır.

Zaten ardından gelen 12 Mart 1971 darbesi her şeyi dümdüz eder ve sonraki yıllarda daha liberal bir yapıya dönüşüm başlar.

Türkiye Belgesel tarihinde 1973 yılı Süha Arın belgeselleri dönemidir.

Süha Arın 23 Ocak 1942 tarihinde Balıkesir’de doğdu, 1 Şubat 2004’de İstanbul’da yaşama veda etti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini Ankara’da tamamladı. Washington, D.C.‘deki ‘Howard Üniversitesi –  Sinema Televizyon Yapımcılığı ve Yönetmenliği’ Lisans eğitiminden sonra ‘The American University – Kitle Haberleşmesi, Hükümet ve Kamu Enformasyonu’ bölümünde lisans üstü eğitimini tamamladı. 1966 – 1967 yılları arasında Amerika’da Capital Film Labs`ta çalıştı. Amerika’nın Sesi Radyosu Washington muhabirliği, Uluslararası Sinema TV Merkezi (USIA) ve TRT Washington Muhabirliği, çevirmenlik ve sunuculuğu görevlerini üstlendi.

1973 – 1974 sürecinde Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı.

Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, International American University, Liverpool John Moores Üniversitesi, Beykent Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi ve Yeditepe Üniversitesi‘nde ders verdi.

Süha Arın profesyonel bir sinemacıydı; tek işi sinemaydı ve Türkiye Belgesel üretimine yeni bir bakış kazandırmak istiyordu.

Amerika’da gördüğü Eğitimin etkisiyle sahibi olduğu MTV firmasında satılabilir filmler üretmek istiyordu ve seyirciye ulaşacak film yapmayı biliyordu. Aydınlanmacılardan gelen geleneği de kullanarak belgeselin bir kültür hizmeti olarak algılanmasını sağlayarak büyük sermayeli kuruluşların bu işi bir reklam ve tanıtım aracı olarak görmelerini sağladı.

Süha Arın Türkiye Otomobil Kurumu ve Yapı ve Kredi Bankası gibi kurumlardan aldığı maddi destekle Türkiye Belgesel Tarihi ve Türkiye’nin görsel kültürel, yaşamsal ve sanatsal hatta politik hafızası açısından büyük değer taşıyan belgeseller çekti, öğrenciler yetiştirdi. “Kula’da Üç Gün” belgeseli 1994’de sinema sektörünün tüm örgütlerinin katıldığı toplantıyla ‘Sinemanın 100. Yılı’ etkinliklerinde Türkiye’yi temsil edecek belgesellerden biri olarak seçilmiştir.

Çektiği Belgesel Filmler:

“Türkiye Film Yapım Kılavuzu – 2000”, “Kıbrısta Bir Özgürlük Anıtı – 1997”, “Altın Kent İstanbul – 1996”, “Topkapı Sarayı – 1991”, “Ayasofya – 1991”, “Hüseyin Anka ile Sinan’ı Yeniden Yorumlamak – 1990”, “Mimar Sinan‘ın Anıları – 1989”, “Dünya Durdukça – Mimar Sinan – 1988”, “Eski Evler Eski Ustalar – 1986”, “Camın Teri – 1985”, “Kariye – 1985”, “Fırat Göl Olurken – 1985”, “Anadolu’da Konutun Öyküsü – 1984”, “Kula’da Üç Gün – 1983”, “Dolmabahçe ve Atatürk – 1981”, “Cemal Reşit Rey – 1980”, “Aşık Ali İzzet Özkan – 1980”, “Kapalıçarşı’da 40 Bin Adım – 1980”, “Tahtacı Fatma – 1979”, “Yörük Elif – 1978”, “Urartu’nun İki Mevsimi – 1978”, “İstanbul’un Çağırdığı Su – 1977”, “Likya‘nın Sönmeyen Ateşi – 1977”, “Safranbolu’da Zaman – 1977”, “Kaygı Kuyuları – 1975”, “Midas‘ın Dünyası – 1975”, “Bir Yuva Dağılıyor – 1975”, “Hattilerden Hititlere – 1974”, Affın Ardından – 1974”, “Sessiz Emekçiler – 1974”, “Gurur / Pride – 1968”, “Trafik Emniyeti – 1964”, “Başkent Ankara – 1964”.

Türkiye’de ilk kez Süha Arın döneminde belgesel film için ciddi bir talep ortaya çıkmıştır.

Özel televizyon kanallarının yayına başlaması ile bir rekabet ortamına girmek zorunda kalan TRT de alıcılar arasına katıldı. Ortada ciddi bir talep ama yetersiz bir arz vardı; bu da belgesel film çeken firma sayısının hızla artarak sırf pastadan pay koparmak için üretilen kalitesiz filmlerin çekilmesine yol açtı.

1968 yılında yayına giren ve özel televizyonlar dönemine kadar ülkede tek yayın ve gösterim aracı olan TRT her ne kadar memur zihniyeti ve sansürcü bir yönetim anlayışıyla çalışsa da Türkiye Belgesel sinemasına bir çok belgesel ve belgeselci kazandırdı. Bunların arasında Ertuğrul Karslıoğlu, Semra Sander ve Mehmet Ege gibi isimleri sayabiliriz.

Devam edecek…

https://www.youtube.com/user/Mtvfilm

 

 

Türk Sinemasında Kısa Film ve Belgeselin Tarihi – I

Türk Sinemasında Kısa Film

Türk Sinemasında Kısa Film özellikle belgesel çalışmaları hayli eskiye dayanır. Lumiere kardeşler kameralarının çektiği ve İstanbul manzaralarını kapsayan “İstanbul Sokakları”  görüntülerinden başlar. Osmanlı vatandaşı olan Janaki ve Milton Manaki kardeşlerin 1911 yılında çektiği “V. Sultan Reşat’ın Manastır Ziyareti” ve 1914 yılında Fuat Uzkınay’ın çektiği söylenen “Ayastefanos Abidesini Yıkılışı” isimli filmlere kadar uzanan hayli eski bir geçmişi vardır.

Türk Sinemasında Kısa Film çalışmasına ilk başlayan firma ‘İpek Film’dir.

Firmanın bünyesinde senaryo yazarı olarak çalışan Nazım Hikmet ve şehir tiyatrolarının gözde oyuncusu Hazım Körmükçü dört ayrı kısa filme imza atan isimlerdir.

Nazım Hikmet’in ilk denemesi Kavuklu Ali, Zenne Necdet, Naşit Özcan gibi oyuncuları bır araya getiren “Düğün Gecesi/Kanlı Nigâr”, 1933 isimli orta oyunu çalışmasıdır.

Diğer iki filmi ise “Istanbul Senfonisi”, 1934 ve “Bursa Senfonisi”, 1934 filmleridir. Hazım Körmükçü ise kendi oynadığı bir Karagöz oyununu baştan sona filme alarak “Yeni Karagöz” isimli bir filme dönüştürmüştür. Bu filmler daha ziyade müzikal – şiirsel diyebileceğimiz sanatsal yaklaşımların ön plana alındığı belgesel nitelikli filmlerdi.

Yine bu dönemlerde iki tanınmış Sovyet sinema sanatçısı Sergei Yutkevich ve Lev Oscarovitch Arnstam Cumhuriyet’ in kuruluşunun onuncu yılı münasebetiyle Basın Yayın ve Turizm Bakanlığının davetlisi olarak Türkiye’ye gelip “Ankara Türkiye’nin Kalbidir” isimli belgeseli hazırlamışlardır.

Türk Sinemasında Kısa Film çalışmalarına İpek filmle aynı yıllarda başlayan diğer bir firma da ‘Haka Film’dir.

Üç yıl boyunca yönetmen Kemal Necati Çakuş tanınmış Sovyet yönetmen Ester Schub’la iş birliği yaparak, bilgi ve malzeme toplayıp, “Türk İnkılabında Terakki Hamleleri” 1934/1937 belgesel filmi çekmişlerdir.

Bir süre yaşanan durgunluktan sonra 1950’li yıllarda hareketlenme başlar. Kore savaşı patlamış ve ülke haber – savaş filmlerinin akınına uğramıştır. Seyfi Havaeri “Kore Gazileri”, 1951 ve Kenan Erginsoy “Mehmetçik Kore’de”, 1951 filmlerini çekerler. Halk Film ise “Kore’de Türk Kahramanları”, 1951 filmini hazırlamaktadır.

Kore filmlerinin ardından İstanbul’un 500. fetih yılı da Atlas Filmin ürettiği altı bölümlük bir belgeselle kutlanır.

1954 yılında Münir Hayri Egeli’nin yapımı “Atatürk Sevgisi” filmi çekilir.

Bu dönemin en başarılı belgesellerinden biri de İlhan Arakon’un renkli olarak çektiği  “Bır Şehrin Hikâyesi”, 1954 filmidir. Dönemin en yeni teknikleri kullanılarak oluşturulan güzel görüntülerle İstanbul şehrinin Bizans’ tan bu yana hikâyesi anlatılır. 

Bu dönemin belgeselcileri bir nevi aydınlanma hareketinin öncüleri sayılabilecek insanlardır. Sabahattin Eyüboğlu, Mazhar İpşiroğlu, Azra Erhat,Vedat Günyol, Macit Gökberk, Aziz Albek, Melih Cevdet Anday gibi…

Bu isimler üniversitelerde verdikleri derslerde, yazdıkları makalelerde duygu ve düşüncelerini topluma aktarmaya çalışırken bir yandan da belgeseller üretiyorlardı.

1956 yılı Türk Belgesel Filmleri tarihi açısından önemli bir yıldır. Sabahattin Eyüboğlu ve Mazhar Şevket İpşiroglu’nun birlikte hazırladıkları “Hitit Güneşi” belgeseli ‘Berlin Film Festivali’nde belgesel dalında ‘Gümüş Ayı’ ödülünü kazanır.

1959 yılında Sabahattin Eyüboğlu “Surname” isimli güzel bir belgesel daha hazırlar.

Eyüboğlu – İpşiroğlu ikilisi çalışmalarına devam ederler ve çok kıymetli dört belgesel daha üretilirler;

“Antalya Ormanları”, 1956

“Siyah Kalem”, 1957

“Anadolu’da Roma Mozaikleri”, 1959

“Karanlıkta Renkler”, 1959

1950’li yıllarda bazı uzun metraj film yönetmenleri ve yapımcılarının da belgesel çektiklerini görürüz. Metin Erksan, ‘Ordu Foto Film Merkezi’ için “Dünya Havacıları Türkiye’de”, 1957 belgeselini çekerken, ‘Acar Film Stüdyoları’ nın yöneticisi Şadan Kâmil de ‘Basın Yayın ve Turizm Bakanlığı’ için “Dağları Delen Ferhat” isimli belgeseli çeker. 1959 ‘Karlovy – Vary Film Festivali’ne de katılan bu ilginç belgesel Anadolu’yu dolaşan bir kamyonun hikayesini anlatır.

O dönemin sinema ortamında hayli etkili olan ‘Ordu Foto Film Merkezi’ komutanı Albay Nusret Eraslan da ordu mensubu subayların ve ailelerinin günlük yaşamını anlatan “Şanlı Ordumda Bir Sene” isimli belgesel filme imza atan resmi bir isim olur.

Metin Erksan’ın çektiği diğer bir belgesel de kendi kaynaklarını kullandığı “Nehir ve Uygarlık/Büyük Menderes Vadisi”, 1959 isimli filmdir.

Devam edecek…

 

 

Matrix – “The Matrix” Film 1999.

“The Matrix” 1999 yılı yapımı bir bilim-kurgu aksiyon filmi.

Lana ve Lily Wachowski kız kardeşler tarafından yazılıp, yönetilmiş.

Önemli rolleri Keanu ReevesLaurence FishburneCarrie-Anne MossHugo Weaving, ve Joe Pantoliano gibi sanatçılar paylaşıyor.

Ütopik bir gelecekte geçen hikâyede simülatik bir gerçekliğin ürünü olan ve Matrix denilen bir ortamda makineler tarafından tutsak edilen insanların macerası anlatılıyor. Bir bilgisayar programcısı olan “Neo” takma isimli Thomas Anderson aynı zamanda çok usta bir “hacker” dır. Ancak siyah takım elbiseli ve siyah gözlüklü gizemli adamların sürekli takibindedir. Bir gece Neo, kendisini başka bir dünyaya götürecek olan güzel “Trinity” ile tanışır. Bu takibin nedenini de bu başka dünyada karşılaşacağı “Morpheus” dan öğrenecektir.

Neo, Morpheus’u bulup Matrix hakkında bir şeyler öğrendiğinde büyük bir komplonun içinde olduğunu anlar.

İçinde yaşadığını sandığı dünya aslında tamamıyla aldatmacadır. Tüm insanlık uzaydan gelen yaratıkların kölesidir. Neo, Trinity ve Morpheus’un da yardımıyla Matrix’ den kendini kurtarmayı başaran ve kendini bu düzeni yıkmaya adamış az sayıda insanın oluşturduğu gruba katılır…

“The Matrix” siperpunk alt türün başarılı bir örneği. Wachowski’ler hayran oldukları Japan Animasyon ve Savaş Sanatları filmlerinden esinlenerek filmin aksiyon sahnelerini düzenlemişler. Bunu başarmak için de Hong Kong aksiyon sinemasının dövüş sahnelerini tasarlayan koreograflarını ödünç almışlar. Film böylesine başarılı olunca da Hollywood sineması çektiği aksiyon filmlerinde benzer sahnelerin tasarımı için bu koreografları sıklıkla kullanmaya başlamış.

Filmin popüler ettiği diğer bir çekim tekniği de, “Bullet Time – Mermi Zamanı”. Bu özel efekti yaratmak için uygulanan belirli bir yöntem var. Kamera belirli bir karakterin hareketini slow-motion kaydederken sahnenin diğer bölümlerine bakış açısını değiştirmeden normal hızla kayıt yapması ile oluşan ve yükselme şeklinde bir algı yanılsaması oluşturan teknik.

Film’in içeriksel bir özelliği de Varoluşçuluk, Marksizm, Feminizm, Budizm, Nihilizm, Post-modernizm vs gibi sosyal ve dini mesajları alt metinlerde başarılı bir şekilde vermesi. Bazı eleştirmenler aksiyon sahnelerinin bu mesajları gölgelediği iddiasıyla filmi eleştiriyor olsalar da…

Süre: 136 dakika

Bütçe: $ 63 milyon

Gişe: Dünya çapında: $ 464 milyon.

Ödüller: 4 Oscar ve 37 çeşitli ödül. 50 adaylık.

Dövüş sahneleri için Hong Kong’lu ünlü dövüş sahneleri koreografı  Woo-Ping Yuen ile temasa geçilmiş ama Yuen başta teklifle ilgilenmemiş. Daha sonra senaryoyu okumuş ve hoşlanmış ama astronomik bir ücret talep etmiş. Wachowski’ler bunun saçma bir ücret olduğunu söyleyerek kabul etmemişler. Bunun üzerine Yuen filmdeki dövüş sahnelerinin yalnızca kendi kontrolünde olması şartı ile geri dönüş yapmış ve ekibe dahil olmuş. Çekimler başlamadan önce dört ay oyuncuları eğitmiş.

“Morpheus” Yunan Mitolojisinde rüya tanrısıdır. Bu tanım filmdeki işlevi ile ironik bir şekilde ters düşer. Çünkü o insanları içinde yaşadıkları rüyadan uyandırarak gerçeğe taşımaktadır.

Neo sıklıkla sıfır sayısı ile özdeşleştirilir. Bu arada “Cypher” (Joe Pantoliano tarafından canlandırılan ve Ajan Smith tarafından Mr. Reagan diye hitap edilen karakter) ismi de sıfır anlamına gelir. (Arapçada sifr). Sıfır ve bir birlikte modern bilgisayar sistemlerinin temeli olan binary data – sayısal veri’yi temsil ederler. Neo aynı zamanda 101 numaralı apartmanda yaşar.

Üçlü grup anlamı taşıyan Trinity filmde ilk kez 303 numaralı odada sahneye çıkar.

Bir bilgisayar ekranında izleniyormuş havasını vermek için Matrix de yer alan tüm sahnelerin baskın rengi yeşildir. Gerçek dünyada yer alanlar ise mavi renk.

Morpheus ve Neo arasındaki kavga sahnelerinde ise ne gerçek dünyada ne de Matrix de yer almadıkları için sarı renk hakimdir.

RSS
Follow by Email