Oyunculuk Eğitimi – Uygulanabilir Ögeler.

Oyunculuk

Oyunculuk, yetenek faktörünün de olması ile eğitim, beceri, bilgi ve çok çalışmakla elde edilir. Öğretileri içinde özetle SÖYLEM, (Düzgün ve Anlaşılır Konuşma) BEDEN KULLANIMI (Vücut Dili), SAHNE ALAN EĞİTİMİ, KONSANTRASYON, MİMİK, MÜZİK EĞİTİMİ ve DANS çalışması gibi başlıkları sayabiliriz.

Öğrenmenin sınırı ve zamanı yoktur. Bir oyuncu, son nefesine kadar öğrenir, uygular oyunculuğu…

Başarı, söylenileni anlamak, uygulamak ve uygulamayı ısrarla çalışmakla olur. Oyuncunun uzunca dinlenme gibi fazla bir lüksü olmamalıdır. Prensiplerle günlük yaşamına başlayan oyuncu erken kalkar, gıdasını gereği gibi alır, sabah beden çalışmasını yapar, oyunculuğu ile ilgili görev almışsa onun çalışmasını, ezberini yaparak programı doğrultusunda prova ya da çekim alanına gider.

Oyunculuk eğitiminde başarısızlık, kişinin başarısız olacağını kendisine inandırması ile başlar…

Çok tehlikelidir ve asla oyuncu olunamaz. Kişi kendi adına başarısızlığını anlayamaz. Başarısızlık bir nevi tembelliktir.

Yeteneği olan her insan başarılı olabilir. Bunun sağlanması çok çalışmakla olur. Yılmadan ve azimle.

Şimdi Oyunculuk eğitimini incelemeye başlayalım; öğretileri nelerdir, öğrenmenin sınırı ve başarı ve başarısızlığın nedenleri nelerdir onu ele alalım.

Oyunculuğun temeli tiyatro eğitiminden geçer. Oyunculuk eğitimi ile öğrenilen bilgiler beceri ile birleşince rol düzeyi olan bir statü elde edilir (Sanatçı).

Tiyatro ve Sinema – ki buna TV oyunculuğu da dahildir – oyunculuk sergilenişleri farklılıklar gösterir. Sinema ve Tiyatro oyunculuğunun farkları kullanılan alanlardaki çerçevesel boyutlardadır.

Tiyatro dediğimiz zaman öncelikle Tiyatro sergilenmesine uygun bir alan gelir aklımıza. Bu alanı, sahnesi, dekoru, ışığı ve izleyici koltuklarından yapılmış kapalı ya da açık alandan oluşmuş salon, Tiyatro Salonu ya da Açık Hava Tiyatrosu diye ifadelendirebiliriz.

Sinema denilince öncelikle Tiyatro Salonu gibi ama sadece “Beyaz Perde” nin yer aldığı bir salon veya evlerimizdeki “TV ekranları” gelir aklımıza. Geçmiş zamanlarda özellikle yaz aylarında Yazlık Sinemalarda açık havada filmler gösterilerek izleyiciye değişik haz ve tat yaşatan hizmetler verilirdi.

Tiyatroda işlev olarak bir oyun – drama, Sinemada işlev olarak, Senaryonun görselleştiği bir hikaye sergilenir. 

Sinemanın bir özelliği de tek mekana bağımlı olmadan çeşitli mekanları canlı gibi göstermesidir. Sinema yazarları tarafından yazılmış oyunları ve senaryoları, bu alanlarda ve mekanlarda oyuncular, teknik ve idareci elemanların da katkılarıyla  sergiler, anlatılmak istenen hikayenin ve sinemasal görüntünün ana fikrini, izleyicilere gerektiği biçimde aktarırlar.

İnsanı insana, insanlarla anlatan Sinema ve Tiyatro oyunculuğu genelde, bir çok insanın uygulama hatta, meslek edinme gibi arzularını ortaya çıkarmıştır. Yapılan işlevin sanatsal boyutu da insanları cezbeder. Çünkü sanatta üretkenlik vardır ve üretkenliğin de sonu yoktur.

Sinema ve Tiyatro oyunculuğunu öğrenmek isteyen herkes oyunculuk tarihi hakkında da fikir sahibi olmalıdır. Her sanat dalında olduğu gibi Sinema oyunculuğunun ve Tiyatro oyunculuk sanatının da bir tarihi vardır. Diğer sanat birimleriyle aynı paralelde doğmuş, gelişmiş ve zamanımıza kadar gelmiştir. Gelişmeye de devam edecektir.

 

 

 

 

 

 

 

Stanley Kubrick, Sinemanın Mozart’ı

Stanley Kubrick

Stanley Kubrick, 26 Temmuz 1928’de New York’da doğdu.

Ortaokul yıllarında satranç ve fotoğrafla ilgilenmeye başladı. Liseyi bitirir bitirmez Look dergisinde fotoğrafçı olarak işe alındı. 1951 yılında arkadaşı Alex Singer’ın teşvikiyle sinemaya yöneldi. Orta metrajlı belgeseller yaptıktan sonra 1953’te kişisel kaynaklarıyla finanse ettiği ilk filmi Fear and Desire‘ı çekti. Kubrick, daha sonradan bu filmi çok amatör ve başarısız bulmuş, kimsenin görmemesi için kopyaları toplattırmıştır. 1954’te ikinci filmi Killers Kiss‘i de akrabalarından para toplayarak gerçekleştirdi. Bu iki film, izleyici ve eleştirmenler tarafından pek ilgi görmese de senaristlik, yapımcılık ve kurgu işlerini bizzat kendisi üstlenen Kubrick’e önemli deneyimler kazandırdı.

Stanley Kubrick, kara film türündeki The Killing‘de (1956) ilk defa profesyonel bir ekiple çalıştı.

Soygun yapan bir çetenin, güzel bir kadın yüzünden felakete sürüklenmesini konu alan bu filmle Hollywood’un ilgisini çekebildi. Daha sonra Kirk Douglas’la  Paths of Glory (1957) ve Spartacus (1960) gibi büyük yapımlara imza attı. Fakat, Spartacus’un çekimleri sırasında fazla kontrolcü davrandığı ve görüntü yönetmeninin işine müdahale ettiği gerekçesiyle Douglas’la araları açıldı. Fakat film çok iyi iş yaptı ve o yıl Russell Metty ‘En İyi Görüntü Yönetmeni’ dalında Oscar ödülünü kazandı.

Stanley Kubrick, stüdyoların para kazanmak için gerçekleştirdiği gösterişli fakat sığ projeleri yapmak istemiyordu. Spartacus’tan sonra, filmlerini istediği gibi yönetebilmek için bağımsız çalışmaya karar verdi.

1962’de Lolita filmini çekmek için İngiltere’ye gitti. Bu filmden sonra, İngiltere’ye yerleşti.  Sanatını zirveye taşıdığı bütün kült filmlerini – Dr. Strangelove, 2001: A Space Odyssey, A Clockwork Orange, Barry Lyndon, The Shining, Full Metal Jacket ve Eyes Wide Shut – burada gerçekleştirdi. Hayatını sinemaya adayan Kubrick, evini son model teknik aletler ve tam teşkilatlı bir kurgu seti ile donatmıştı.

Sinema çevresinde münzevi bir kişi olarak tanınan Kubrick, bir çok yazar, teknik eleman ve oyuncuyla evinde ya da telefonda görüşüyordu.

Fikrin bulunmasından senaryo yazımına, yapımcılıktan sanat ve görüntü yönetmenliğine, kurgudan dağıtıma kadar filmlerinin her aşamasıyla ilgileniyordu. Stüdyo yapımcıları ve beraber çalıştığı insanlar onun dehası ve vizyonunu hayranlıkla takip ediyorlardı.

Stanley Kubrick, milyon dolarların döndüğü film endüstrisinde çalışmalarını tam bir sanatsal bağımsızlıkla yürütebilen ender yönetmenlerdendir.

Filmleri:

Lolita (1962): Nabakov’un aynı adlı romanından uyarlanan bu film epey tartışmalara yol açmıştır. Aslında Kubrick, 12 yaşındaki üvey kızıyla cinsel ilişkiye giren bir adamın hikayesini filmleştirirken izleyiciyi düşünerek oto sansür de uygulamıştı.

Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb (1964): Yanlışlıkla nükleer felakete yol açan bir grup politikacı hakkında kara komedi türünde yapılmış olan film, nükleer savaş gerçeğini hem komik hem de korkutucu bir şekilde işler. Filmde, bir Nazi bilimadamının tavsiyeleri doğrultusunda hareket eden Amerikan yöneticilerin gerçek zihinsel seviyeleri gözler önüne serilir. ‘En İyi Film, Yönetmen ve Senaryo’ dallarında Oscar’a aday gösterilen bu film Kubrick’in en önemli başyapıtlarındandır.

2001: A Space Odyssey (1968): Bu film gelmiş geçmiş en iyi uzay bilimkurgu filmi olarak sinema tarihine geçmiş ve daha sonra bu türde yapılan bütün filmleri etkilemiştir. Kubrick, 5 yılını verdiği 2001’in senaryosunu Arthur C. Clarke’la beraber yazdı. Film, tarihöncesi zamanlarda uzaylılar tarafından dünyaya bırakılan bir ‘kara taş’ın maymunların evrimine yol açmasıyla başlar ve ardından uzay çağına geçiş yapar. Ayda bulunan ikinci kara taşın ardından bir grup astronot Discovery adlı uzay gemisiyle Jupiter’e doğru yolculuğa çıkarlar. Film, geminin kontrolünü elinde bulunduran bilgisayar (HAL) ile astronot David Bowman’ın çatışması ve Bowman’ın yıldız kapısından geçerek uzayda boyut değiştirmesi ile son bulur. Kubrick, 2001’le ‘En İyi Görsel Efekt’ Oscar’ı almıştı. İnsan ırkının bu gizemli yolculuğunun şiirsel görüntüleri ve görkemli tasarımları eşlik eden  olağanüstü bir klasik müzikle tamamlanır.

A Clockwork Orange (1971): Kışkırtıcı, şok edici bir film.

Stanley Kubrick bu filminde, insanın içindeki nedensiz kötülüğü ve şiddet arzusunu apaçık gösterirken, seçme hakkının en önemli özgürlük olduğunu vurguluyor. Toplumun en korkulan kişilerini temsil eden Alex, hırsızlıktan tecavüze, vandalizmden cinayete kadar her türlü suçu işler. Hapse atıldıktan sonra hükümetin suçluları ıslah etmek için geliştirdiği beyin yıkama metoduyla iyi bir vatandaş haline getirilir. Peki bu metod gerçekten işe yaramış mıdır?  A Clockwork Orange, İngiltere’de gösterime girdiğinde yasaklanmış ve izleyicilerden büyük tepki almıştır.

 Barry Lyndon (1975): Kubrick, 18. yüzyılda geçen bu filmi, şimdiye kadar yapılmış dönem filmlerinin yeterince iyi olmadığından yakınarak gerçekleştirdi. Film, fakir bir İrlandalı olan Barry Lyndon’ın çeşitli hilelerle sosyal merdivenleri çıkıp zenginliğe ulaştıktan sonra karanlık eylemleri yüzünden tekrar başladığı seviyeye düşmesini konu alır. Kubrick bu filmde, dönemin atmosferini en gerçekçi şekilde yaratabilmek için doğal ışık kullandı ve mekan seçimlerinde 18. yüzyıla oldukça sadık kaldı. Bu özellikleriyle Barry Lyndon, kostümlü balo hissi veren diğer dönem filmlerinden ayrılıyordu.

The Shining (1980): Stephen King’in aynı adlı eserini beyazperdeye uyarlama. Jack Torrance, bütün kış karlar altında kalan bir otelin bakıcılığını üstlenir. Karısı ve telepatik yeteneği olan oğlu Danny ile dağdaki ıssız otele yerleşen Jack, eskiden burada yaşamış olan insanların hayaletleriyle karşılaşır. En sonunda çıldırarak karısı ve oğlunu öldürmeye çalışır.

Full Metal Jacket (1987): Savaşın vahşiliği ve anlamsızlığı üzerine yapılmış en iyi filmlerden biridir. Amerikan askerlerini savaşa hazırlayan bir kampta başlayan film, Vietnam’da öldürme isteğiyle kendinden geçen askerlerin nasıl vahşileştiğini gösterir. Şiddet dolu sahneleri ve sert diyalogları ile savaş kabusunu yan tutmadan olduğu gibi anlatan bu film, Kubrick’in felsefesini bütün olgunluğuyla gözler önüne serer.

Eyes Wide Shut (1999): Kubrick son filminde, New York’da yaşayan elit bir çiftin cinsel yolculuklarını anlatır. Evlilik ve sadakat temalarını irdeleyen film, gerilim dolu atmosferi ve erotik sahneleriyle izleyiciyi yine sarsmıştır. Eyes Wide Shut, karısının sadakatinden şüphelenen Dr. William Harford’ın, bir fahişenin evinden gizli bir seks tarikatının ritüeline sürüklendiği macerasını anlatır.

Kubrick, her projeden önce yaptığı uzun araştırmalarla ünlüydü.

İletişimsizlik, savaş ve insanlıkdışı eylemler, onun filmlerinde yer alan belirgin temalardır. Bu yüzden eserleri trajedi ve komedi arasında bir yerde durur. Çağın entellektüel bilgilerinden de yararlanan Kubrick, insanın gelebildiği ya da gelemediği noktaları sürekli araştırmıştır.

Kubrick gerçeğin çok yüzlü olduğu görüşünü savunur. Fakat bu olaylara ve durumlara subjektif bakmak anlamına gelmez. Daha çok gerçeğin doğasına bilinçli bir şekilde yaklaştığı söylenebilir. Kubrick gelişen olayları olduğu gibi gösterirken, neyin doğru neyin yanlış olduğunun yorumunu izleyiciye bırakır.

Kubrick’in gerçekçiliği, hayatın önemsiz detaylarını gösteren doğalcı bir gerçekçilik değildir. Filmlerinde gereksiz diyaloglara asla yer vermez. Ona göre sinemanın gücü diyaloglardan değil bilinçaltına hitap eden güçlü imgelerden gelir. Anlam ise sonradan oluşmaktadır. O, filmlerinin müzik gibi duygular aracılığıyla kolektif bilinçaltına ulaşmasına çalışmıştır. Kubrick’in filmlerinde stil, sadece teknikle oynama amacıyla değil bir fikri vurgulamak için özenle tasarlanmıştır.

Bu anlamda 2001, Kubrick’in görsel deneyimini son noktaya taşıdığı en deneysel filmidir.

Filmleri, özenli ve titizce gerçekleştirilmiş teknik özellikleriyle, ilginç ve kafa karıştırıcı anlatımıyla ve kışkırtıcı temalarıyla hiçbir zaman kolay analiz edilemez.

1999 senesinde, 71 yaşında aramızdan ayrılan Kubrick, 40 yılı aşkın meslek yaşantısında yıllar içinde yavaş yavaş birer kült film haline gelen 16 film gerçekleştirmiştir..

 

 

 

 

Görüntülerin Birleşmesi – Sinemasal Kurgu Tipleri.

Görüntülerin Birleşmesi

Elektronik devrim günümüzde sürekli gelişme kaydederek, baş döndürücü bir hızla ilerlemesine devam etmektedir. Dijital ortamda çekilen görüntülerin kurgusu, en yeni ve tam profesyonel kurgu programları ile gerçekleşmektedir. Dijital çağda yetişmiş ve alanında uzmanlaşmış kurgucular bir filmin oluşmasında önemli katkıları olan kişiler konumundadırlar.

Görüntülerin Kaba Kurgusu:

Her çekim sonrası öncelikle görüntülerin kaba kurgusu yapılır. Bunun nedeni ise tam kurgu için eksik gelen Sahne ve Planların, tekrar çekimlerinin sağlanmasıdır. Sağlandığında tam kurgu (kesin kurgu) başlar.

Görüntülerin birleşmesinde uygulanan Kesin Kurgu türleri.

Düz,

Paralel,

Atlama,

Zıt,

Biçim Kurgusu.

Düz Kurgu:

Bir görüntüden diğerine geçişi olabildiğince belirsiz bırakan kurgu tipidir.

Görüntüler, kesintisiz biçimde birbirlerini takip ederek hikâye anlatılır.

A-çekiminin görüntüleri devam ederken B- çekiminin görüntüleri ardından gelir. Genelde bu kurgu, doğal bir ifade biçimi olarak tercih edilegelmiştir.

Paralel Kurgu (Çapraz Kurgu):

Farklı mekanlarda genellikle aynı zamanda geçen olayların çapraz biçimdeki bir akışla kurgulanması olayıdır. Olayların gizemini ve duygusal etkisini attırır.

Zıt Kurgu:

Birbirini takip eden görüntüler aksiyon içinde normal olarak birbirinden ayrı çekilmişlerdir. Vurucu kurgu da denilen bu kurguda bir plandan o plana karşıtlıklar içeren ve hatta tam zıt olan bir başka plana geçiş yapılır. Böyle farklı planların görüntülerinin genel, detay, yakın plan çekimlerinin kurgulanması zıt kurgu olarak adlandırılır.

Sakin ve durgun görüntüler taşıyan bir sahneden hızlı sahneye veya şiddet dolu bir sahneden duygusal bir sahneye geçiş yapılır.

Genelde izleyicide heyecan uyandırmak, kafa karışıklığı yaratarak şaşırtmak için uygulanır.

Atlama Kurgu:

 Akış içinde birbirini takip eden olayların, filmin devamlılığı içinde kırılması olayı Atlama Kurgu’yu gerektirir. Yani olay görüntüleri arasında geçişler yapılarak hikâye anlatılır.

İşinde uzmanlaşmış yönetmenin tercihidir genellikle.

Biçim Kurgusu:

Benzer iki şekilden ibaret görüntülerin arasındaki kesme biçimine Biçim Kurgusu denir. Benzer özelliğe sahip görüntülerin birleşmesiyle oluşan tema, ya da fikrin uyumuna ve devamlılığına vurgu yapan bir plandan diğerine yapılan kesme olduğu için tematik kurgu diye de adlandırılır.

 

 

Kurgu, Montaj, Editing Nedir? Sinemasal Önemi Nedir?

Kurgu

Bir senaryo çerçevesinde, senaryonun gerektirdiği şekilde çekimleri yapılan film ya da video görüntülerin izleyene anlatılması istenildiği biçimiyle, arka arkaya sıralanmasına (Bağlanmasına-Eklenmesine)  Kurgu  (Montaj) denir.

Bir başka anlatımla çeşitli çekimlerin, çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak, arka arkaya, belli bir anlayışa uygun olarak sıralanmasına Kurgu denir.

Daha başka bir deyişle de kurguyu, bir filmin çevrilişi sırasında elde edilen film parçacıkları arasında seçim yapmak, bunları senaryodaki sıralara göre dizmek, bu çekimlerin uzunluklarını saptamak, çekimlerin içerik yönünden ilişkilerini göz önüne almak, bunları belirli bir anlatıma göre düzenlemek işidir diye tanımlayabiliriz.

Kurgu eyleminin yapılabilmesi için, gösterimi yapılacak film haline gelebilecek eylemlerin yapılması şarttır. Önce Film yapımına karar verecek “Prodüktöre-Yapımcıya” gereksinim vardır. Yapımcı, film çekiminin gerçekleşmesi için buna uygun elemanları toplar. Bunlar; senarist, yönetmen, oyuncular, görüntü yönetmeni ve teknik elemanlardan oluşan parçalardır. Kurgusal çalışma aslında bir filmin yapımına karar verildiği an başlar.

Yapımcı, nasıl bir film yapılacağını, bu filmin nasıl bir ekiple çalışacağını, ekibi nasıl yönlendirip filmi tamamlayacağını kurgular.

Senarist, anlatmak istediği konuyu sinemasal boyutta en etkin nasıl anlatabileceğinin kurgusunu yapar.

Yönetmen, bir senaryonun en etkin biçimde nasıl bir teknik uygulayarak yorumsal anlatımını gerçekleştireceğinin kurgusunu yapar.

Oyuncular, senaryo çerçevesinde üstlendikleri karakterin nasıl yorumlanacağının kurgusunu yapar.

Görüntü yönetmeni, Yönetmen iş birliği içinde anlatılmak istenilen planların elindeki objektif düzeneği içinde ve ışık yardımıyla en etkin görüntüsünü gerçekleştirebilmenin kurgusunu yapar.

Bütün bu olgular sonunda stüdyo işlemleri başlar. Gereği gibi özenle ve emekle çekilmiş Sinema-Belgesel-Tanıtım-Reklam filmleri kurgu aşamasındadır artık.

Kurgu’yu gerçekleştirecek olan kurgu görevlisidir. Yönetmen Kurguya nezaret eder. Gerçi kurgu yapabilen başarılı yönetmenler de vardır (Şerif Gören). Bir yönetmenin Kurgu yapabilmesi, filmine katkı vererek etkin bir görsel anlatımı gerçekleştirmesi demektir.

Kurgu’ nun kurgu konsolu  başında, çekilen sahne ve planların arka arkaya sıralanması biçiminde olduğunu düşünmek doğru olmakla birlikte, bağlanacak planların değişik ve anlatıma katkı verecek bir teknikle daha da etkin hale gelmesi de mümkündür.  Film sanki tekrar çekiliyormuş gibi bir duygu da yaratır böylece. Ayrıca çekim esnasında oluşmuş plansal hataların da önüne geçilmiş olur. Oyuncular da kusurlu olabilir. Bunlar çeşitli tarz plan bağlantıları ile giderilebilir. Bu da kurgucu yeteneğinin ve becerisinin göstergesi olur.

Burada asıl amaç filmi, belli bir akış içinde (belli bir Tempo) coşkulu, dinamik ve anlaşılır biçimde Sinema Salonunda-Tv de izlenecek hale getirmektir.

Zaman içinde iyi çekimi yapılmış filmlerin kurguda başarısız olduğu, bazen de kötü çekilmiş filmlerin çok iyi bir kurgu ile başarılı oldukları gözlenmiştir. Bu tamamen kurgucunun becerisinin, yeteneğinin ve bilgisinin durumuna bağlıdır. İyi bir kurgucunun her zaman filme katkı verecek kurgusal fikirleri olmalıdır. Ayrıca kendi düşüncesi içinde, yapacağı kurgu ile ilgili zihinsel egzersiz yapar. Plan bağlantılarındaki geçişleri (üst üste binme – dissolve) , (zincirleme – lap dissolve vs.) ve kesmeleri (cut) yönetmenin anlatımının ve anlaşılmasının sağlanmasına uygun şekilde tasarlar. Çünkü kurgunun izleyen tarafından kesin algılanmasının sağlanması gerekmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Luc Besson’ dan bir klasik…

Luc Besson

“The Big Blue- Le Grand Bleu” Türkçe adıyla “Derinlik Sarhoşluğu”.

Yunanistan ve Sicilya denizlerinin derinliklerinde çekilen eşsiz manzaraları ve  Eric Serra, Bill Conti imzası taşıyan 80’lerin elektronik müziği eşliğinde yönetmen Luc Besson’un şiddet dolu filmleri Nikita ve Léon’dan çok farklı.

Luc Besson’ un gizem ve romantizm dolu bu film karanlık ve esrarlı bir sona kavuşarak Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac dahil, o dönem kuşağını derinden etkilemiş.

Jacques Mayol (Jean-Marc Barr) ve Enzo Molinari (Jean Reno) , birbirlerini çocukluklarından beri tanıyan iki arkadaştır. Sicilya’da yaşamakta olan Enzo, serbest dalış rekorunu 6 yıldır elinde bulundurmaktadır ve rakipsizdir. Peru’da yaşayan Jacques’a haber gönderip kendisiyle yarışmak istediğini söyler. Sicilya’ya gelen Jacques, arkadaşını kolaylıkla yener. Aralarındaki rekabet sürekli artar ve iki adam, inanılmaz derinliklere dalarlar. New York’da yaşayan Jacques’ın sevgilisi Johana (Rosanna Arquette) Sicilya’ya gelir ve bu anlamsız savaşın sonlanmasını ister.

Luc Besson’ un bu baş yapıtı fantastik bir yolculuğu, romantik komedi iskeleti üzerinde ve inanılmaz güzellikteki bir görseliğin eşliğinde anlatmayı başarıyor.

Luc Besson başlangıçta filmin kast’ı konusunda çok tereddüte düşmüş. Jacques Mayol rolünü Christopher Lambert ve Mickey Rourke’ a önermiş. Hatta kendisi oynamayı bile düşünmüş. Taki Jean-Marc Barr önerilene kadar. Ama Besson da filmde dalgıçlardan biri olarak bir Cameo rol oynamayı ihmal etmemiş.

THE BIG BLUE 1980’li yılların gişede de en başarılı Fransız yapımı; yalnız Fransada 9,193,873 adet bilet satmış.

Filmin Luc Besson ve Jean Reno’ya getirdiği şöhret malum ama Jean-Marc Barr filmden sonra öyle önemli bir projede yer alamamış ta ki 1991yılında Danimarkalı yönetmen Lars von Trier’ e rastlayana kadar…

Europa, filmi uzun süreli bir arkadaşlığın temelini atmış, Barr, hem Trier’in çocuklarının vatfiz babası olmuş ve hem de Breaking the Waves (1996), Dancer in the Dark (2000), Dogville (2004), Manderlay (2005), The Boss of It All (2006) ve Nymphoomaniac (2013), gibi yapıtlarında rol almayı başarmış.

Luc-Besson
Luc-Besson

 

Karakter Yaratma – Var Olmayanı Üretmek

Karakter Yaratma

Yaşadıklarımızı, duyduklarımızı ve gördüklerimizi hayal etmemiz, hayal gücümüzü geliştirir. İmgelem, var olmayan ya da olması olanak dışı şeyler oluşturmaktır…

Karakter Yaratma’ da İmgelem’in başarılı uygulanması, hayal gücünün etkin olmasına bağlıdır.

Hayal gücünden yoksunluk bir oyuncunun, kendine özgü oyunculuğunu geliştirmesine veya yazarın yaratıcılığına engel olur.

Yaratıcı güç gelişmediği için de Karakter Yaratma eyleminde gelişme olmayacak ve buna bağlı başarı ve verimlilik asla gelmeyecek demektir.

Gözlem, imgelemenin ve dolayısıyla bir Karakter Yaratma’nın en önemli olgusudur. Çevrede olup bitenleri, insanların karakter biçimlerini, olaylar karşısındaki tepki ve etkilerini çok iyi gözlemleyip şuur altına yerleştirmek gerekir.

Karakter Yaratma’ da imgelemin uygulanması oyuncunun veya yazarın kendi görüşünün de katılmasıyla etkin biçime gelir.

İmgelemin geliştirilmesi çalışmasında sorulması gereken dört soru, kesinlikle yanıtsız bırakılmamalıdır. Bu dört soru imgelemeye bağlı olarak Karakter Yaratma’nın en gerekli unsurlarıdır.

Başarı, soruların yanıtlarından algılanan durumları, kişilik ve yaşam biçimi ile bağdaştırmaktan geçer.

Dört ana soru ve yanıtları, Karakter Yaratma’da  oyuncuya ve yazara kesin başarı kazandırır. Şimdi bu dört ana soruyu ve açılımlarını inceleyelim.

Sorulması gereken sorular. Kim, nerede, nasıl, niçin?

KİM ?

Yaratılacak karakterin nasıl bir yaşamının ve yaşının kaç olduğunu, çevresi ve insan ilişkileri ile onlara nasıl davrandığını, mesleğini ve fiziksel yapısının nasıl olduğunu belirler. Çalışmamızda bu önemli soruların yanıtlarına ilave olarak şunları da bağdaştırıp incelemeli ve yanıtını aramalıyız.

1 – Ben (Kendim) olarak yorumum ne olmalıdır.

2 – Ben (Deneyimim). Yaşam deneyimimin katkısıyla ben bu karaktere neler katabilirim.

3 – Yaşım. Yaşımın gerektirdiği durumu yorumumun içinde kullanacağım.

4 – Geçmişim. Geçmişimin içinden gelen anımsadıklarım yardımıyla iç ve dış şartların ve düşüncelerin hissedilmesinin sağlanmasını gerçekleştireceğim. 

NEREDE ?

Oyunun, zaman olarak geçtiği çağı, çağın özelliklerini, insanların karakter ve davranış biçimlerini incelemekle soruya yanıt aranır.

NASIL ?

Kamera önünde ve sahnede uygulanacak eylemin nasıl ve ne tür davranış gerektirdiğini anlamaya çalışarak yanıt aranır. O kişi nasıl yürürdü? Nasıl otururdu? Vb.

NİÇİN?

Canlandırılacak kişiliğin amacının ne olduğu sorgulanır ve bu amaca ulaşıncaya kadar ortaya konması gereken eylemlerin neler olabileceği hakkındaki sorulara yanıt aranır.

21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri; Ünlü Yönetmenlerin Listesi

21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri

Corona Virüs Günleri film izlencesi için bazı öneriler

#evindekaltürkiye

Corona Virüs günlerindeki #evindekaltürkiye sürecinde film izlemek en güzel eğlencelerden biri olsa gerek.

Bu amaçla bazı ünlü sinemacıların seçtiği ‘21. Yüzyılın En İyi Filmleri Listesi’ izlenecek filmleri seçmek için yardımcı olabilir.

 “Taxi to the Dark Side”, “Going Clear: Scientology and the Prison of Belief” filmlerinin yönetmeni Alex Gibney’e Göre 21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri

City of God (2003)
Michael Clayton (2007)
Pan’s Labyrinth (2006)
No Country for Old Men (2007)
The Grand Budapest Hotel (2014)
I Am Not Your Negro (2017)
Nostalgia for the Light (2011)

Waltz With Bashir (2008)

Iraq in Fragments (2006)
Grizzly Man (2005)
Heart of a Dog (2015)
The Big Short (2015)

Cold War (2019)

“Rush Hour”, “Hercules” filmlerinin yönetmeni Brett Ratner’e Göre 21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri

The Kid Stays in the Picture (2002)
The Pianist (2002)
The Hangover (2009)

SpotLight (2015)
Borat (2006)
The Social Network (2010)
Y Tu Mamá También (2002)
Sexy Beast (2001)
Birth (2004)
Roman Polanski: Wanted and Desired (2008)
Kill Bill: Vol. 1 (2003)

“Bridesmaids”, “Ghostbusters” filmlerinin yönetmeni Paul Feig’e Göre 21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri

Napoleon Dynamite (2004)
Moulin Rouge (2001)
Sing Street (2016)
Deadpool (2016)

Green Book (2019)

This Is the End (2013)
Amélie (2001)
Love Actually (2003)
A Single Man (2009)
Casino Royale (2006)

 “Training Day”, “The Magnificent Seven” filmlerinin yönetmeni Antoine Fuqua’ya Göre 21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri

Fences (2016)
Slumdog Millionaire (2008)
Beasts of the Southern Wild (2012)
Zero Dark Thirty (2012)
Avatar (2009)

Roma (2018)
Munich (2005)
There Will Be Blood (2007)
The Pianist (2002)
Eastern Promises (2007)
Gladiator (2001)

“Lost in Translation”, “The Virgin Suicide”, “Marie Antoinette”  filmlerinin yönetmeni Sofia Coppola’ya Göre 21. Yüzyıl’ın En İyi Filmleri

Force Majeure (2014)
The White Ribbon (2009)
The Savages (2007)
Head-On (2005)
Daddy’s Home (2015)
Under the Skin (2014)
The Incredibles (2004)
Together (2001)
Grizzly Man (2005)
Ida (2014)
Fish Tank (2010)
Ex Machina (2015)

Pain and Glory (2019)

“Arrival”, “Blade Runner 2049”, “Prisoners” Filmlerinin Yönetmeni Denis Villeneuve’ye Göre 21. Yüzyıl’ın En İyi Filmleri

No Country For Old Men (2007)
There Will Be Blood (2007)
Children of Men (2006)
Inception (2010)
Amores Perros (2001)
Dogville (2004)
Under the Skin (2014)
A Prophet (2010)
Dogtooth (2010)

Once Upon a Time… in Hollywood (2019)

 

 

Oyuncunun Gücü: Anlatımda Tonlama Özelliği.

Oyuncunun Gücü

Bir oyuncu, olayları seyirciye aktarırken iki türlü anlatım aracı kullanır. Bunlardan birisi sessel anlatım, ikincisi bedensel anlatımdır. Her iki birim uyumlu kullanılırsa, izleyene başarılı anlatım verilmiş olur. Sözcüklerin önemi çok büyüktür. Sizin söyleyeceğiniz ve karşınızdaki kişinin söyleyeceği sözcüklerin tam olarak algılanıp anlatılması gerekir.

Bir aktör ‘Oyuncunun Gücü’ nü kullandığında, sözcüklerin ruhuna girer. Böylelikle kendi ruhuna ve yazarın anlatmak istediği gizli alanlara götürür tüm izleyenleri. Gerektiği yerde suskuları da kullanan oyuncu izleyeni, yaşatmak istediği alana götürüp yaşatır adeta. Suskuların mantıklı kullanılmaması durumunda oyun, anlaşılmaz biçime gelir. Olaylar hem oyuncu için hem de izleyen için yaşanmaz olur. Yani suskuların kullanılması da hayati önem taşır

Yaşamda insanlar sürekli hareketlilik ve eylemler içindedirler. Bu yaşamın gereğidir bir bakıma. Sabah uyanıp yataktan kalkmakla başlar eylemler ve yüz yıkamak için musluğun açılması, kurulanması, kahvaltı hazırlığı ve yenmesi, evden çıkıp işe gidilmesi, konuşmalar, konuşmaların içeriğindeki ses tonlarına etki tepki durumları vs. gibi devam eder.

Kamera önünde ve sahnede doğal olmak durumundadır oyuncu. Yapılan eylemin iyi bir denetim içinde kullanılması doğallığı kazandırır. Doğallık, yaşam içinde insanların kural dışı eylemlerinin sahneye ya da kamera önüne taşınması ile anlatılmış olmaz. İnsanların yanlışını doğallık olarak kabul edemeyiz. Ancak böyle bir kişilik taşıyorsa rol, onun gözlemlendiği biçimde uygulanması gerekir. Yapmacık hiçbir şey yapılmamalıdır. Bu oyuncu’luğa aykırıdır. Kamera önünde ve sahnede yapılacak her eylemin bir mantığının olması şarttır.

İnandırıcı Güç:

Oyuncular, kamera önünde ve sahnede, oynadıkları oyunun ve senaryonun bir metin olduğunu bilirler. Canlandırdıkları kişiler ve olaylar genellikle gerçek değildir. Üstlenilen rolün uygulamasında, “Eğer ben olsaydım nasıl davranır ne yapardım?”  sorusunu kendisine sorarak, rolün amacı ile kendi amacını birleştirip rolünü, yanıtı ile gerçekleştirebilmelidir. Ancak böylelikle canlandıracağı role inanır ve inandırır.

Her insanda var olan hayal gücü en önemli duyularımızdandır. Bunun geliştirilmesi, oyuncunun en önemli çalışmalarından biri olmalıdır. Yaşadıklarımızı, duyduklarımızı ve gördüklerimizi beynimizde geliştirerek yapılan hayal etme egzersizleri hayal gücümüzü geliştirir.

 

 

 

 

 

Gus Van Sant Filmleri: 2005-2020

Gus Van Sant Filmleri: 2005-2020

Last Days (2005): 

Ünlü Seattle Rock grubu Nirvana’nın solisti Kurt Cobain’in ölümünden önce geçirdiği günlerden yola çıkarak oluşturulan kurgusal bir hikâye.

Paris, je t’aime (2006):

Aralarında Gus Van Sant’ın da bulunduğu 20 yönetmenin Paris’te aşk teması altında çektikleri 5 dakikalık filmlerin bir araya getirilmesinden oluşan bir film.

Paranoid Park (2007):

Filmin adı, Portland’daki scate board çılgınlarının (kaykaycılar) uğrak yeri Paranoid Park’tan (diğer adı Punk Park) geliyor. Genç kaykaycı Alex bir gece kaza sonucu bir güvenlik görevlisini öldürmesi ve bu konuyu kimseye açmamaya karar vermesi üzerine gelişen olaylar çerçevesinde ergenlerin karmaşık dünyası aktarılıyor. Blake Nelson’un bestseller romanından uyarlanan filmde oyuncular Gus Van Sant’ın bağımsız müzik sitesi myspace’te açtığı bir yarışmayla amatör gençler arasından seçilmiş.

Milk (2008):

Sıklıkla flaşback’leri kullanarak Harvey Milk’in kariyerinin 40. Doğum Günü ile ölümü arasında geçen zaman dilimini irdeleyen bir Gus Van Sant film’i.

Yönetmen Milk ile de, duyarlı olduğu bir diğer konuyu, gey hakları konusunda idol addedilen Harvey Milk’in (Sean Penn) yaşamını beyazperde’ye aktarıyor. 1977’de, Harvey Milk San Francisco Şehir Meclisi’ne seçilerek Amerika’da eşcinselliğini saklamadan bir devlet kadrosunda üst düzey yöneticiliğe seçilen ilk kişi olmuştur. Sean Penn’e ikinci Oscar’ını kazandıran film, aynı zamanda en özgün senaryo ödülüne de sahip.

Promised Land  Kayıp Umutlar (2012):

Steve Butler (Mat Damon) ve iş arkadaşı Sue Thomason (Frances McDormand) ülkenin önde gelen enerji şirketlerinden birinde çalışmaktadırlar. Taşradaki bir kasabaya, yer altındaki değerli doğalgaz kaynakları için giderler. Amaçları toprak sahiplerinden evlerini en ucuza kapatmaktır. Fakat karşılarına herkesin saygı duyduğu yaşlı bir öğretmen olan Frank Yates (Hal Holbrook) çıkar ve teklife sonuna kadar direnir. İnsanlar bir yandan ekonomik koşullar bir yandan da yıllardır yaşadıkları evleri para karşılığında satma fikri arasında ikilemde kalırlar. Daha önce yüzlerce insanı ikna etmekte sorun yaşamayan Steve için işler sarpa sarar. O da bu süreç içerisinde temsil ettiği şirketin iç yüzünü daha yakından tanıyacaktır.

The Sea of Trees Sonsuzluk Ormanı (2015): 

Arthur Brennan (Matthew McConaughey), eşinin (Naomi Watts) kanseri yenip ambulansa kazasında ölmesinin ardından yaşadığı trajedi sonrası, Japonya’daki Fuji dağının derinliklerindeki gizemli bir ormana doğru yola çıkar. Girenin bir daha kolay kolay çıkamadığı, bir noktadan sonra geri dönüş işaretlerinin kaybolduğu bu orman intihar etmek isteyen insanların yeridir. Yaşamına dair derin bri hesaplaşmanın içinde olan Arthur ormana girdikten kısa bir süre sonra burada yalnız olmadığını fark eder. Ormanda Takumi Nakamura (Ken Watanabe) isimli yolunu kaybetmiş bir adamla karşılaşır ve iki adam bu uçsuz bucaksız ormanda hayatta kalmanın özünü kavrayıp ölümden vazgeçerek yaşama sarılacaklardır.

Don’t Worry, He Won’t Get Far on Foot Merak Etme Fazla Uzaklaşamaz (2018):

John Callahan’in (Joaquin Phoenix) geçirdiği araba kazasında ölümden döndükten sonra yapmak istediği son şey alkolü bırakmaktır. Fakat kız arkadaşı (Rooney Mara) ve karizmatik sponsorunun (Jonah Hill) teşvikiyle gönülsüzce tedaviye başlar ve bu sırada karikatür çizmeye olan yeteneğini keşfeder. Karikatürler, Callahan’ın hayatına yeni bir soluk getirir.

Gerçek bir yaşam öyküsü olan ve yer yer komik öğeler de taşıyan bu Gus Van Sant film’i Callahan’ın oto biyografisinden filme adapte edilerek sanatın iyileştirici gücünü  vurguluyor.

The Prince of Fashion (pre-production, ön-yapım aşamasında):  Michael Chabon’un bir yazısından yola çıkan ve bir babanın oğlunu Paris Moda Haftasına getirmesi ile başlayan hikâyede Will Ferrell başrolde. 

 

 

 

 

 

 

 

 

RSS
Follow by Email