Elektronik devrim günümüzde sürekli gelişme kaydederek, baş döndürücü bir hızla ilerlemesine devam etmektedir. Dijital ortamda çekilen görüntülerin kurgusu, en yeni ve tam profesyonel kurgu programları ile gerçekleşmektedir. Dijital çağda yetişmiş ve alanında uzmanlaşmış kurgucular bir filmin oluşmasında önemli katkıları olan kişiler konumundadırlar.
Görüntülerin Kaba Kurgusu:
Her çekim sonrası öncelikle görüntülerin kaba kurgusu yapılır. Bunun nedeni ise tam kurgu için eksik gelen Sahne ve Planların, tekrar çekimlerinin sağlanmasıdır. Sağlandığında tam kurgu (kesin kurgu) başlar.
Görüntülerin birleşmesinde uygulanan Kesin Kurgu türleri.
Düz,
Paralel,
Atlama,
Zıt,
Biçim Kurgusu.
Düz Kurgu:
Bir görüntüden diğerine geçişi olabildiğince belirsiz bırakan kurgu tipidir.
Görüntüler, kesintisiz biçimde birbirlerini takip ederek hikâye anlatılır.
A-çekiminin görüntüleri devam ederken B- çekiminin görüntüleri ardından gelir. Genelde bu kurgu, doğal bir ifade biçimi olarak tercih edilegelmiştir.
Paralel Kurgu (Çapraz Kurgu):
Farklı mekanlarda genellikle aynı zamanda geçen olayların çapraz biçimdeki bir akışla kurgulanması olayıdır. Olayların gizemini ve duygusal etkisini attırır.
Zıt Kurgu:
Birbirini takip eden görüntüler aksiyon içinde normal olarak birbirinden ayrı çekilmişlerdir. Vurucu kurgu da denilen bu kurguda bir plandan o plana karşıtlıklar içeren ve hatta tam zıt olan bir başka plana geçiş yapılır. Böyle farklı planların görüntülerinin genel, detay, yakın plan çekimlerinin kurgulanması zıt kurgu olarak adlandırılır.
Sakin ve durgun görüntüler taşıyan bir sahneden hızlı sahneye veya şiddet dolu bir sahneden duygusal bir sahneye geçiş yapılır.
Genelde izleyicide heyecan uyandırmak, kafa karışıklığı yaratarak şaşırtmak için uygulanır.
Atlama Kurgu:
Akış içinde birbirini takip eden olayların, filmin devamlılığı içinde kırılması olayı Atlama Kurgu’yu gerektirir. Yani olay görüntüleri arasında geçişler yapılarak hikâye anlatılır.
Benzer iki şekilden ibaret görüntülerin arasındaki kesme biçimine Biçim Kurgusu denir. Benzer özelliğe sahip görüntülerin birleşmesiyle oluşan tema, ya da fikrin uyumuna ve devamlılığına vurgu yapan bir plandan diğerine yapılan kesme olduğu için tematik kurgu diye de adlandırılır.
Bir senaryo çerçevesinde, senaryonun gerektirdiği şekilde çekimleri yapılan film ya da video görüntülerin izleyene anlatılması istenildiği biçimiyle, arka arkaya sıralanmasına (Bağlanmasına-Eklenmesine) Kurgu (Montaj) denir.
Bir başka anlatımla çeşitli çekimlerin, çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak, arka arkaya, belli bir anlayışa uygun olarak sıralanmasına Kurgu denir.
Daha başka bir deyişle de kurguyu, bir filmin çevrilişi sırasında elde edilen film parçacıkları arasında seçim yapmak, bunları senaryodaki sıralara göre dizmek, bu çekimlerin uzunluklarını saptamak, çekimlerin içerik yönünden ilişkilerini göz önüne almak, bunları belirli bir anlatıma göre düzenlemek işidir diye tanımlayabiliriz.
Kurgu eyleminin yapılabilmesi için, gösterimi yapılacak film haline gelebilecek eylemlerin yapılması şarttır. Önce Film yapımına karar verecek “Prodüktöre-Yapımcıya” gereksinim vardır. Yapımcı, film çekiminin gerçekleşmesi için buna uygun elemanları toplar. Bunlar; senarist, yönetmen, oyuncular, görüntü yönetmeni ve teknik elemanlardan oluşan parçalardır. Kurgusal çalışma aslında bir filmin yapımına karar verildiği an başlar.
Yapımcı, nasıl bir film yapılacağını, bu filmin nasıl bir ekiple çalışacağını, ekibi nasıl yönlendirip filmi tamamlayacağını kurgular.
Senarist, anlatmak istediği konuyu sinemasal boyutta en etkin nasıl anlatabileceğinin kurgusunu yapar.
Yönetmen, bir senaryonun en etkin biçimde nasıl bir teknik uygulayarak yorumsal anlatımını gerçekleştireceğinin kurgusunu yapar.
Oyuncular, senaryo çerçevesinde üstlendikleri karakterin nasıl yorumlanacağının kurgusunu yapar.
Görüntü yönetmeni, Yönetmen iş birliği içinde anlatılmak istenilen planların elindeki objektif düzeneği içinde ve ışık yardımıyla en etkin görüntüsünü gerçekleştirebilmenin kurgusunu yapar.
Bütün bu olgular sonunda stüdyo işlemleri başlar. Gereği gibi özenle ve emekle çekilmiş Sinema-Belgesel-Tanıtım-Reklam filmleri kurgu aşamasındadır artık.
Kurgu’yu gerçekleştirecek olan kurgu görevlisidir. Yönetmen Kurguya nezaret eder. Gerçi kurgu yapabilen başarılı yönetmenler de vardır (Şerif Gören). Bir yönetmenin Kurgu yapabilmesi, filmine katkı vererek etkin bir görsel anlatımı gerçekleştirmesi demektir.
Kurgu’ nun kurgu konsolu başında, çekilen sahne ve planların arka arkaya sıralanması biçiminde olduğunu düşünmek doğru olmakla birlikte, bağlanacak planların değişik ve anlatıma katkı verecek bir teknikle daha da etkin hale gelmesi de mümkündür. Film sanki tekrar çekiliyormuş gibi bir duygu da yaratır böylece. Ayrıca çekim esnasında oluşmuş plansal hataların da önüne geçilmiş olur. Oyuncular da kusurlu olabilir. Bunlar çeşitli tarz plan bağlantıları ile giderilebilir. Bu da kurgucu yeteneğinin ve becerisinin göstergesi olur.
Burada asıl amaç filmi, belli bir akış içinde (belli bir Tempo) coşkulu, dinamik ve anlaşılır biçimde Sinema Salonunda-Tv de izlenecek hale getirmektir.
Zaman içinde iyi çekimi yapılmış filmlerin kurguda başarısız olduğu, bazen de kötü çekilmiş filmlerin çok iyi bir kurgu ile başarılı oldukları gözlenmiştir. Bu tamamen kurgucunun becerisinin, yeteneğinin ve bilgisinin durumuna bağlıdır. İyi bir kurgucunun her zaman filme katkı verecek kurgusal fikirleri olmalıdır. Ayrıca kendi düşüncesi içinde, yapacağı kurgu ile ilgili zihinsel egzersiz yapar. Plan bağlantılarındaki geçişleri (üst üste binme – dissolve) , (zincirleme – lap dissolve vs.) ve kesmeleri (cut) yönetmenin anlatımının ve anlaşılmasının sağlanmasına uygun şekilde tasarlar. Çünkü kurgunun izleyen tarafından kesin algılanmasının sağlanması gerekmektedir.
Corona Virüs Günleri film izlencesi için bazı öneriler
#evindekaltürkiye
Corona Virüs günlerindeki #evindekaltürkiye sürecinde film izlemek en güzel eğlencelerden biri olsa gerek.
Bu amaçla bazı ünlü sinemacıların seçtiği ‘21. Yüzyılın En İyi Filmleri Listesi’ izlenecek filmleri seçmek için yardımcı olabilir.
“Taxi to the Dark Side”, “Going Clear: Scientology and the Prison of Belief” filmlerinin yönetmeni Alex Gibney’e Göre 21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri
City of God (2003) Michael Clayton (2007) Pan’s Labyrinth (2006) No Country for Old Men (2007) The Grand Budapest Hotel (2014) I Am Not Your Negro (2017) Nostalgia for the Light (2011)
Waltz With Bashir (2008)
Iraq in Fragments (2006) Grizzly Man (2005) Heart of a Dog (2015) The Big Short (2015)
Cold War (2019)
“Rush Hour”, “Hercules” filmlerinin yönetmeni Brett Ratner’e Göre 21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri
The Kid Stays in the Picture (2002) The Pianist (2002) The Hangover (2009)
SpotLight (2015) Borat (2006) The Social Network (2010) Y Tu Mamá También (2002) Sexy Beast (2001) Birth (2004) Roman Polanski: Wanted and Desired (2008) Kill Bill: Vol. 1 (2003)
“Bridesmaids”, “Ghostbusters” filmlerinin yönetmeni Paul Feig’e Göre 21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri
Napoleon Dynamite (2004) Moulin Rouge (2001) Sing Street (2016) Deadpool (2016)
Green Book (2019)
This Is the End (2013) Amélie (2001) Love Actually (2003) A Single Man (2009) Casino Royale (2006)
“Training Day”, “The Magnificent Seven” filmlerinin yönetmeni Antoine Fuqua’ya Göre 21. Yüzyıl’ ın En İyi Filmleri
Fences (2016) Slumdog Millionaire (2008) Beasts of the Southern Wild (2012) Zero Dark Thirty (2012) Avatar (2009)
Roma (2018) Munich (2005) There Will Be Blood (2007) The Pianist (2002) Eastern Promises (2007) Gladiator (2001)
“Lost in Translation”, “The Virgin Suicide”, “Marie Antoinette” filmlerinin yönetmeni Sofia Coppola’ya Göre 21. Yüzyıl’ın En İyi Filmleri
Force Majeure (2014) The White Ribbon (2009) The Savages (2007) Head-On (2005) Daddy’s Home (2015) Under the Skin (2014) The Incredibles (2004) Together (2001) Grizzly Man (2005) Ida (2014) Fish Tank (2010) Ex Machina (2015)
Pain and Glory (2019)
“Arrival”, “Blade Runner 2049”, “Prisoners” Filmlerinin Yönetmeni Denis Villeneuve’ye Göre 21. Yüzyıl’ın En İyi Filmleri
No Country For Old Men (2007) There Will Be Blood (2007) Children of Men (2006) Inception (2010) Amores Perros (2001) Dogville (2004) Under the Skin (2014) A Prophet (2010) Dogtooth (2010)
Ünlü Seattle Rock grubu Nirvana’nın solisti Kurt Cobain’in ölümünden önce geçirdiği günlerden yola çıkarak oluşturulan kurgusal bir hikâye.
Paris, je t’aime (2006):
Aralarında Gus Van Sant’ın da bulunduğu 20 yönetmenin Paris’te aşk teması altında çektikleri 5 dakikalık filmlerin bir araya getirilmesinden oluşan bir film.
Filmin adı, Portland’daki scate board çılgınlarının (kaykaycılar) uğrak yeri Paranoid Park’tan (diğer adı Punk Park) geliyor. Genç kaykaycı Alex bir gece kaza sonucu bir güvenlik görevlisini öldürmesi ve bu konuyu kimseye açmamaya karar vermesi üzerine gelişen olaylar çerçevesinde ergenlerin karmaşık dünyası aktarılıyor. Blake Nelson’un bestseller romanından uyarlanan filmde oyuncular Gus Van Sant’ın bağımsız müzik sitesi myspace’te açtığı bir yarışmayla amatör gençler arasından seçilmiş.
Milk (2008):
Sıklıkla flaşback’leri kullanarak Harvey Milk’in kariyerinin 40. Doğum Günü ile ölümü arasında geçen zaman dilimini irdeleyen bir Gus Van Sant film’i.
Yönetmen Milk ile de, duyarlı olduğu bir diğer konuyu, gey hakları konusunda idol addedilen Harvey Milk’in (Sean Penn) yaşamını beyazperde’ye aktarıyor. 1977’de, Harvey Milk San Francisco Şehir Meclisi’ne seçilerek Amerika’da eşcinselliğini saklamadan bir devlet kadrosunda üst düzey yöneticiliğe seçilen ilk kişi olmuştur. Sean Penn’e ikinci Oscar’ını kazandıran film, aynı zamanda en özgün senaryo ödülüne de sahip.
Steve Butler (Mat Damon) ve iş arkadaşı Sue Thomason (Frances McDormand) ülkenin önde gelen enerji şirketlerinden birinde çalışmaktadırlar. Taşradaki bir kasabaya, yer altındaki değerli doğalgaz kaynakları için giderler. Amaçları toprak sahiplerinden evlerini en ucuza kapatmaktır. Fakat karşılarına herkesin saygı duyduğu yaşlı bir öğretmen olan Frank Yates (Hal Holbrook) çıkar ve teklife sonuna kadar direnir. İnsanlar bir yandan ekonomik koşullar bir yandan da yıllardır yaşadıkları evleri para karşılığında satma fikri arasında ikilemde kalırlar. Daha önce yüzlerce insanı ikna etmekte sorun yaşamayan Steve için işler sarpa sarar. O da bu süreç içerisinde temsil ettiği şirketin iç yüzünü daha yakından tanıyacaktır.
Arthur Brennan (Matthew McConaughey), eşinin (Naomi Watts) kanseri yenip ambulansa kazasında ölmesinin ardından yaşadığı trajedi sonrası, Japonya’daki Fuji dağının derinliklerindeki gizemli bir ormana doğru yola çıkar. Girenin bir daha kolay kolay çıkamadığı, bir noktadan sonra geri dönüş işaretlerinin kaybolduğu bu orman intihar etmek isteyen insanların yeridir. Yaşamına dair derin bri hesaplaşmanın içinde olan Arthur ormana girdikten kısa bir süre sonra burada yalnız olmadığını fark eder. Ormanda Takumi Nakamura (Ken Watanabe) isimli yolunu kaybetmiş bir adamla karşılaşır ve iki adam bu uçsuz bucaksız ormanda hayatta kalmanın özünü kavrayıp ölümden vazgeçerek yaşama sarılacaklardır.
John Callahan’in (Joaquin Phoenix) geçirdiği araba kazasında ölümden döndükten sonra yapmak istediği son şey alkolü bırakmaktır. Fakat kız arkadaşı (Rooney Mara) ve karizmatik sponsorunun (Jonah Hill) teşvikiyle gönülsüzce tedaviye başlar ve bu sırada karikatür çizmeye olan yeteneğini keşfeder. Karikatürler, Callahan’ın hayatına yeni bir soluk getirir.
Gerçek bir yaşam öyküsü olan ve yer yer komik öğeler de taşıyan bu Gus Van Sant film’i Callahan’ın oto biyografisinden filme adapte edilerek sanatın iyileştirici gücünü vurguluyor.
The Prince of Fashion (pre-production, ön-yapım aşamasında): Michael Chabon’un bir yazısından yola çıkan ve bir babanın oğlunu Paris Moda Haftasına getirmesi ile başlayan hikâyede Will Ferrell başrolde.
Mala Noche (1985): Van Sant, 20.000 dolarlık bir bütçeyle çektiği bu ilk filminde Walt Curtis’in otobiyografik romanından yola çıkarak Meksikalı kaçak bir göçmene aşık olduğu için eşcinsel olan bir adamın hikayesini anlatıyor.
Drugstore Cowboy (1989): Gus Van Sant filmleri arasında ayrı bir yeri olan Drugstore Cowboy’da ise daha büyük bir bütçeyle çalışma olanağı bulur. Bu film yönetmenin hayallerindeki fikirleri gerçekleştirmek için eline geçen büyük bir fırsattır. 1970’lerde bir grup uyuşturucu bağımlısı para kazanmak amacıyla eczaneleri soyarlar. William Burroughs’un da küçük bir rol aldığı Drugstore Cowboy’da o dönem gençlerinin bir numaralı yıldızı olan Matt Dillon’ın canlandırdığı olayların baş kahramanının kendisini bu hayattan kurtarma uğraşı konu alınır.
Gus Van Sant, Drugstore Cowboy’un ardından bir süre müzik videoları ile ilgilenir. O zamanlar yeni ünlü olan David Bowie için klipler ve William Burroughs’un Amerikan politikasını yeren bir şiir okuduğu Thanksgiving Prayer adlı videoyu yapar.
“William Burroughs cut-up adlı bir teknik kullanıyordu. Bu tekniğin amacı, hikayeyi yazdıktan sonra cümleleri kesip kağıt üzerinde yerlerini değiştirerek metne yeni bir anlam kazandırmaktı. O zamana kadar edebiyatın resim gibi ilerleyemediğini düşünen Burroughs, bu tekniği geliştirerek edebiyatı deneysel bir biçimde yeniden yorumladı. Bu teknik benim de ilgimi çekmişti. Çünkü, sinemada da kesme ve yeniden organize etme metodları kullanılır.”
My Own Private Idaho/ Benim Güzel Idaho’m (1991): Keanu Reeves ve River Phoenix’in başrollerde oynadığı bu filmde, sokaklarda yaşayıp kendilerini erkeklere ve kadınlara satan iki erkek fahişenin sıkı bir dostluktan sonra yollarının ayrılmasının hikayesi anlatılıyor.
Even Cowgirls Get the Blues (1993): Tom Robbins’in aynı adlı romanından uyarlanan bu film, California’ya modellik yapmak için gelen bir kızın, oradaki güzellik çiftliğinde yaşayan kadın kovboylarla arkadaş olmasını konu alıyor.
To Die For (1995): Gus Van Sant filmleri arasında en dramatik konusu olan bu filmde; ünlü bir televizyon sunucusu olmak uğruna herşeyi yapmayı göze alan güzel bir kasaba kızı (Nicole Kidman), genç ve zengin kocasını (Matt Dillon) acımasız bir hileyle öldürtür.
Good Will Hunting/Can Dostum (1997): Good Will Hunting’in senaryosunu Casey Affleck Gus Van Sant’a verir. Senaryoyu çok beğenen yönetmen bu filmi yapmak istediğini belirtir. Fakat yapımcı firma Miramax daha ticari bir yönetmen istemektedir. Sonraları projeyle başka kimse ilgilenmeyince iş Van Sant’a kalır…
Sonuç olarak film Gus Van Sant filmleri arasından en büyük hasılatı yapar ve Oscar dahil bir çok ödüle aday gösterilir.
Matt Damon ve Ben Affleck’in ‘En İyi Senaryo’, Robin Williams’ın da ‘En İyi Yardımcı Oyuncu’ Oscar’ı aldığı bu filmde, bir matematik dehası olan Will Hunting (Matt Damon) hayatını değiştirmek üzere psikolog Sean Maguire’dan (Robin Williams) yardım alır.
Psycho (1998): Alfred Hitchcock’un Psycho’sunun (1960) yeniden yapımı olan bu film yüzünden Gus Van Sant eleştirmenlerden büyük bir darbe alır ve Gus Van Sant filmleri arasında en fazla eleştiriyi toplayan film olur. Film ‘En Kötü Yeniden Yapım’ ve ‘En Kötü Yönetmen’ dalllarında Razzie ödüllerine layık görülür.
Bu filmle ilgili olarak yönetmenin düşünceleri ise şöyle;
“ Good Will Hunting’in başarısının ardından biraz yoldan çıkmaya karar verdim. Böylece Psycho’nun yeniden yapımı için teklif verdim. Bu filmi yaparken bütün arkadaşlarım eleştirmenler seni öldürecek diyorlardı. Tabi eleştirmenlerden korkmak bir film yapmamak için iyi bir neden değil diye düşündüm ama filmden sonra eleştirmenler beni epeyce hırpaladılar. O kadar hırpaladılar ki hala acıyor. Sonra Finding Forester projesi gündeme geldi. Bu proje de bitince gerçekten kendi istediğim filmleri yapmaya karar verdim. Hollywood oyunundan artık vazgeçmenin zamanı gelmişti. Bir anlamda kendi kariyerim açısından tekrar bir geriye dönüş yaşamış oldum.”
Finding Forrester (2000): İyi bir liseye transfer olan siyah bir basketbol oyuncusu ile münzevi yazar William Forrester’ın (Sean Connery) zamanla gelişen ve ikisinin de kendi sorunlarını aşmalarına yardımcı olan dostluklarının hikayesi.
Gerry (2002): Matt Damon ve Ben Affleck’in tekrar beraber oynadıkları bu film deneysel anlatımıyla dikkat çekti. Film, adları Gerry olan iki gencin uçsuz bucaksız bir çölde ilerlerken aralarında geçen anlamsız konuşmaları ve çölde kayboluşlarını içeriyor.
Elephant/Fil (2003): Elephant’ın çekiminden önce Colaroda’da Columbine Lisesi katliamı gerçekleşmiştir. Gazetelerde sürekli bu facianın nasıl gerçekleştiği ile ilgili haberler, köşe yazıları, fotoğraflar yayınlanır.
Tüm Amerikan toplumu gibi Gus Van Sant’ta basın ve medyanın konuyla ilgili haber bombardımanı altında kalır. Yönetmen bu projeyi önce televizyon için düşünür ama daha sonra film olur.
Filme neden ‘Elephant’ ismini verdiği sorusunu ise şöyle yanıtlar;
“Başka bir isim bulamadığımız için aslında. Columbine ismini kullanmamız mümkün değildi. Bir de ‘oturma odasındaki fil’i çağrıştırıyor. Yani burnumuzun dibinde çok büyük bir problem var, ama biz bunu yok sayıyoruz.”
Böylece Columbine Lisesi katliamını tekrar yorumlamak üzere yola çıkan Gus Van Sant, aileleri tarafından ilgilenilmeyen lise öğrencilerinin okulda geçirdikleri bir günü betimliyor. Günün sonunda bir katliamla biten filmde yönetmen, oyuncu olmayan aktörlerle çalışmış ve bir çok sahne doğaçlama olarak çekilmiştir.
ARRI nin yeni ışığı “Orbiter- Uydu” aydınlatma alanında devrim yapabilecek kapasitede bir ışık.
Kamera üreticileri, aslında birbirinden çok da farklı olmayan gelişmeleri (slow-motion, 4K veya yukarısı çekim vs) uygulayarak, yeni modelleri sürekli piyasaya sürmekteler.
Film çekiminin en önemli elemanı ışık konusunda da yeni ürünlerin piyasaya sunulmasının sinematografırlar tarafından merakla beklendiği kaçınılmaz bir gerçek.
Bu bağlamda geçtiğimiz hafta Arri yeni ışık sistemi olan “Orbiter” i anons etti. Bu ışık sistemi her türlü çekim ortamında her türlü işi yapabilecek yetenekte ilk aydınlatma sistemi gibi gözüküyor…
Kapasitesini aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz;
Leko ışık olabilir,
Softbox olabilir,
Fresnel olabilir,
Ethernet üzerinden başka ışıklara bağlanabilir,
Kablosuz olarak DMX veya iPad yardımıyla kontrol edilebilir,
Setteki aydınlatmayı ölçüp, kontrol edebilir, parlaklığı ve renk sıcaklığını değiştirebilir.
Bu ışık sisteminin sahip olduğu özellikler ise şöyle;
Açık yüz, projeksiyon gibi çeşitli optik tipleri.
ARRI’ ye has altı-renkli spektral geniş gamut’lu ışık mühendisliği,
Mükemmel renkler ve maksimum parlaklık için gerekli çok güçlü ışık çıkışı,
LIOS – Işık Operasyon Sistemi ve Sofrware’i,
Su geçirmez muhafaza,
Ambiyans (ortamda var olan) ışığa uyum sağlayacak entegre renk algılayıcı,
Çıkarılabilir kontrol paneli,
Mükemmel sıfıra kadar karartma,
Dahili güç, kablosuz DMX ve bateri girişi.
ARRI ışık üniteleri her zaman verdikleri ışığın kalitesi ile tanınmışlardır.
Orbiter de kullanılan ışık ünitesi “ARRI Spectra Altı Renkli” bir ışık makinesidir. Kırmızı, yeşil, mavi, amber, cyan (mavi+yeşil), ve lime kırmızı’dan oluşan bu sistem daha geniş bir gamut, daha doğru renkler ve tüm CCT aralığında daha yüksek renk dağılımı verir.
Bu sistemdeki renk sensor (algılayıcı) mode’u ile sete hâkim olan tüm aydınlatmayı okuyarak var olan renkler arasında uyum sağlanabilir.
Su geçirmez olan ARRI Orbiter ışık ünitesi aydınlatma endüstrisinde bir dönüm noktası olmaya adaydır. LED ışıklar klasik aydınlatma araçları olan HMI ve Tungsten ışıklarla rekabetten çıkarak tümüyle kendine has ışık üniteleri haline hızla dönüşmektedirler. Bu bağlamda belki beş sene gibi bir süre içinde HMI ve Tungsten ışıkları film çekim setlerinin çoğunda görmek mümkün olmayacaktır.
Bu tabirle İnsansız hava araçlarına monte edilerek uzaktan kumanda edilebilen kameralardan bahsediyoruz. Genellikle “Pro-sumer” yani profesyonele kayan tüketicilere hitap eden bu Drone Kameralar’ı $100.- ile $1000.- arasında fiyatlarla amazon, e-bay ve benzeri sitelerden internet üzerinden temin etmek mümkün. Profesyonel modellerinin fiyatları ise $1000.- üzerinde.
Çeşitli modeller arasında UDI U818A, Blade Nano Qx RTF, 3D Robotics Iris+, Parrot Mini Drone, Phantom 2 Vision vs gibi markaları sayabiliriz.
Duran Kameraları kullanırken bazı kısıtlayıcı kurallar var; drone’unuz görüş alanınızın dışına çıkmamalı, insanların üzerinde uçurmak ve hava alanlarının 5 mil yakınına yaklaşmak yasak.
Birçok drone kamera iki joystick yardımı ile playstation oynar gibi uzaktan kontrol edilebiliyor. Joysticklerden biri sağa-sola ve yukarı-aşağı hareketi kontrol ederken, diğeri rotasyonu kontrol ediyor. Bazı drone’lar da bir akıllı telefon yardımıyla Wi-Fi üzerinden kontrol edilebiliyor.
Drone Kameralar’ın Rüzgara dayanıklılığı da önemli bir faktör.
Çümkü Drone’lar kolayca düşüp hasar görebilen cihazlar oldukları için yedek parçalar ucuz ve temini kolay olmalı.
$400 altındaki drone’lar tek bir batarya taşıyorlar ve uçuş süreleri 10-20 dakika arası, ancak pahalı drone’larda yedek batarya bulunuyor.
Bir drone’a sonradan kamera takılabildiği gibi kamera ile birlikte de satılabiliyor. Bunlar 640×480 piksel civarı düşük çözünürlüklü kameralar. GoPro, DJI gibi profesyonel modeller ancak HD çözünürlüklü kameralara sahip. Bazı modellerde de bakış açısı sağlayan bir pilot gözü var.
Çinli DJI firmasının ürettiği drone’lar profesyonel kategorisinde cihazlar.
5200mAh Lityum-polimer pilleri olan bu drone ile 25 dakika kayıt yapmak mümkün.
Genişletilmiş Wi-Fi ile 300mt yatay uzaklığa kadar kontrol olanağı var. Dikey mesafe olarak kurallar açısından yine 100mt yukarısı tavsiye edilmiyor. Eğer Drone’unuz uzağa kaçarsa GPS yardımıyla geri getirmek mümkün.
Phantom 2 Vision kamera 14 Megapiksellk geliştirilmiş bir kamera ve 1080p (1920×1080) çözünürlükte çok net HD görüntüler veriyor. Ayrı bir Wi-Fi bağlantısı ile tablete veya akıllı telefona video görüntüler aktarabiliyor. Kontrol bağlantısını kaybederseniz otomatik olarak kalkış yaptığı yere geri dönüyor.
DJI, sinema sektörüne de yönelik olan Drone Kameralar geliştiriyor. Bunlardan biri de Zenmuse X7 Drone kamera. Zenmuse X7 profesyonel Drone sinemacılığına yönelik Super 35 dijital kamera olma özelliğini taşıyor. Kamera ile CinemaDNG formatında 6K RAW (Ham) video kaydı yapmak mümkün. Düşük ışık altında en iyi görüntüyü verme yeteneğine sahip bir kamera. Görüntü kayıtları RAW yani düzenlemeye hazır bir halde geliyor. Kamerada temel objektif için özel bir yuva sistemi var. Objektiflerde 16 mm, 24 mm, 35 mm ve 50 mm olmak üzere opsiyonlar mevcut. Diyafram aralığı f/2.8. 16mm’lik objektif ND (Nötr Yoğunluk) filtresi de taşıyor. Yazılım olarak kullanılan Cinema Color System düzenleme programı kulanıcılara esneklik sunan bir program. Fiyat 2700$ civarında. Objektiflerin fiyatı ise 1300$ civarında.
DJI firmasının sinema filmi endüstrisine Drone Kameraları ile hitap edebilmek için yaptığı diğer bir atılım da İsveçli kamera üreticisi Hasselblad’ın çoğunluk hisselerini satın almak.
Hasselblad, İkinci Dünya Savaşı sırasında İsveç Hava Kuvvetleri için fotoğraf makineleri tasarlayıp üreten bir firma. NASA ile de anlaşan Hasselblad, Apollo 11 aracı ile Aya taşınmış ve ilk ay görüntülerini çekmiş.
Daha ziyade kurumsal kameralar üreten Hasselblad, böylece DJI firması için 100 megapiksellik drone’lara entegre kameralar üretecek.
Autel Robotics EVO çok dayanıklı küçük bir drone. Engel algılayıcılar ilave edilmiş, pil ömrü uzatılmış, stabilizasyonu yüksek 4K çekim yapan kamera ile donatılmış.
DJI Mavic 2 Zoom optik zoom mercek ile donatılması açısından tüm diğer drone kameralardan ayrılıyor. Bu drone kamerada da uçuş açısından büyük bir kolaylık sağlayan engel algılayıcı sistem var..
Romancıların, başka yaratıcılarla çalışmayı pek
bilmedikleri(!) şeklindeki ortaklaşmacı yaratım bu duygusu edebiyattan sinemaya
yapılacak uyarlama çalışmalarında sık sık ortaya çıkar.
Edebiyatçılar, ürünlerini sinemaya aktaracak sinemacıları
hep kuşku ile karşılamışlardır. Bu kuşku, tek başlarına yarattıkları eserin
onlar tarafından bozulabileceği kaygısı yüzündendir. Oysa bu yanlıştır. Çünkü
kimse bir eseri bozmak için işe başlamaz.
Bu yüzden senaristler, roman yazarlarının tekelci
yaklaşımlarından uzaklaşmalıdırlar.
Romancı yayınevine romanını teslim ettikten sonra, romanın başına matbaa
veya dağıtımda çok az şeyler gelir. Oysa sete çıkan bir senaryonun başına çok
şey gelebilir. Senarist bunları bilmek ve ona göre davranmak zorundadır…
Senaryo filme giden yolda bir ön aşamadır…
Yani kâğıt üstündeki bir senaryo, sadece daha sonra hareketli görüntülerle kayda alınacak görüntülerin, 29 harfle yazılmış bir taslağıdır. Bu taslak, bir anlamda, daha sonra yapılacak bir bina için bir mimarın çizdiği plandan yapılmış bir makete benzer. Bir maket bir bina için ne kadar somutsa, kâğıt üzerindeki bir senaryo da bir film için o kadar somuttur.
Kendi kendimize, “Peki, sinemacılar herhangi bir dilin yazı
alfabesini kullanmak zorunda mıdırlar?
Ve bir yazı alfabesi yeterli midir?” diye iki soru sorabiliriz. Birinci soruyu “hayır” diye yanıtlamak mümkün
değildir.
Sinemacılar, filme giden yolda pratik, kolay ve güçlü bir iletişim sağlayan bir araç olarak yazı alfabesini kullanırlar.
Fakat yazı alfabesi onların ihtiyaçlarını tam olarak karşılamayabilir. Bu yüzden, sinemacılar, filme giden yolda başka birçok kültür veya sanatın dil veya tekniklerini de (mimarlık, fotoğraf, grafik vs.) kullanırlar.
Yeri gelmişken bir film yönetmenini de tanımlamakta yarar
var. Bu gerekli, çünkü bazı senarist adayları senarist ve yönetmen olma
duyumlarını da birbirine karıştırmaktadırlar.
Şüphesiz bir film yönetmeni de film yapma süreci içinde, bir
senaryo üstünde belli bir iş bölümü altında çalışan, alanlarında uzman
yaratıcıların zihinsel ve fiziksel ürünlerini (bir sentezle) birleştiren bir
yaratıcıdır.
Film yönetmeni bir anlamda çeşitli yaratıcıların
orkestrasını yöneten bir şef gibidir.
Bir senarist de aslında kâğıt üstünde aynı orkestrasyonu yapar.
Aradaki fark, senaristin vardığı sonuçları kâğıda,
yönetmenin ise filme kaydetmesidir.
Lady Gaga, 32 yaşında ününün zirvesindeki bir popikonu ve son dönemlerin 43 yaşındaki popüler aktörü Bradley Cooper “A Star is Born – Bir Yıldız Doğuyor” isimli filmde bir araya geldiler. Film alkolik rock star Jackson Maine ile şöhrete ulaşmak için çabalayan şarkıcı ve şarkı yazarı Ally arasındaki ilişkiyi hikaye ediyor. Film süresince Jackson’un bağımlılığı ve çöküşü artarken Ally de super starlık basamaklarında hızla yükseliyor. Daha önceleri üç kez filme çekilmesine, öykü kıtlığı yaşayan Holywood için Clint Eastwood ve Beyoncé gibi ünlü isimlerin göz diktiği bir proje olmasına rağmen Cooper’un bir çok yakın arkadaşı bu filme girişmemesini önermişler. Fakat “American Sniper”, “American Hustle” filmlerinin başarılı aktörü bu filmin çocukluk anılarının bir tatmini olacağını söyleyerek işe girişmiş.
Cooper 8 -19 yaş aralığında şarkı yazıp, yazdığı şarkıları da kendi söylüyormuş.
Ayrıca yine çocukluğundaki en büyük amacının başarılı bir yönetmen olarak Holywood tarihine adını yazdırmak olduğunu söylemeye gerek yok.
Cooper, Eric Roth ve Will Fetters ile birlikte filmin senaryosunu da yazmış. Hikaye Coachella ve Glastonbury gibi gerçek festivallerde çekilen elektrik performanslarla zenginleştirilen duygusal rock sahneleri ile yeni bir şekle bürünmüş ama 1937 yılından beri çekilen diğer versiyonlarında olduğu gibi bu 4. Versiyon da bir kadın hikayesi gibi görünen trajik bir erkek hikayesi olmaktan kurtulamamış.
Filmin ilk versiyonu Janet Gaynor ve Fredric March baş rollerde olmak üzere 1937 yılında çekilmişti. İkincisi Judy Garland ve James Mason ile 1954 yılında, üçüncü ise Barbra Streisand ve Kris Kristofferson ile 1976 da.
Lady Gaga Cooper’a ona inanıp bu projede yer verdiği ve oyuncuğuna çok şey kattığı için teşekkür ediyor ve bir yönetmen olarak yere göre koyamıyor.
Dünya prömiyerini Venedik Film Festivalinde yapan film’in şimdiden erkek ve kadın oyuncu kategorilerinde ödüllere aday olacakları büyük olasılık ve tüm kritiklerin kabul ettiği gerçek de Lady Gaga’nın artık sadece bir şarkıcı değil aynı zamanda bir oyuncu olduğu.
Lady Gaga ve Bradley Cooper ikilisinin film boyunca özellikle bir arada oldukları sahnelerde müthiş bir elektrik yaydıkları tartışmasız ama bazı eleştirmenler asıl aşk hikayesinin aktör Bradley Cooper ile yönetmen Bradley Cooper arasında olduğunu söylüyorlar. Lady Gaga’nın şarkıları kesinlikle dominant ama bir aktris olarak parladığı her sahnede nedense kamera ondan uzaklaşıyor. Yönetmen Cooper, aktör Cooper’un canlandırdığı karakterin o klasik erkek hikayesinden fazla uzaklaşmasını istememiş olsa gerek !!!
Türk Sinemasının doğum günü her yıl 14 kasım’da kutlanır.
14 Kasım 1914 çekilen ilk Türk Filmi olarak kabul edilen “Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı”nın çekildiği gündür.
Türk Sinemasının İlk filminin konusu ise Rumi 1923 yılına rastladığı için halk arasında 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonunda Rusların Ayastefanos’ta (Yeşilköy) diktikleri anıtın yıkılmasıdır.
Osmanlı-Rus savaşı 24 Nisan 1877’de başladı ve 9 ay 7 gün sürdü.
24 Nisan 1877’de Rusya’nın İstanbul maslahatgüzarı Nelidof , Osmanlı hariciye nazırına Çar’ın harp ilanı notasını verdi. Böylece Osmanlı’nın bir kasaba vermemek için başlattığı ve sonunda birçok eyaletini yitirdiği savaş başlamış oldu.
Rumeli ve Anadolu (Kafkas) cepheleri olmak üzere iki cephede gelişip sonuçlandı.
Bu savaş esnasında tarihimizin en şanlı olaylarından biri olan ve Osman Paşa’nın adını tüm dünyaya duyuran “Plevne Savunması” da gerçekleşmiştir.
Plevne’nin düşmesinin ardından, Dimetoka, Edirne’nin güney doğusundaki Uzunköprü (Ergene), Çorlu, Silivri, Çatalca düşmüştür.
Ruslar Türk toprakları üzerindeki en uç nokta olan Ayestafanos’a (Yeşilköy) kadar geldiler ve orayı işgal ettiler.
Grandük Nikola barış koşullarını dikte etmek üzere genel karargahını burada kurdu.
31 Ocak 1878’de imzalanan Edirne Mütarekesi ile savaş sona erdi.
Edirne Mütarekesinden sonra Ruslar Osmanlılarla 3 Mart 1878’de şartları hiçbir zaman yerine getirilmeyen Ayastefanos Muahedesini imzaladılar. Ardından bu zaferlerini ölümsüzleştirmek için de Ayastefanos’a bir anıt diktiler.
93 harbi Türkiye tarihinin en büyük felaketlerinden biridir ve ondan sonra gelecek felaketlerin habercisidir.
1912 ile 1913 arası Balkan Savaşları, 1914 ile 1918 arası Birinci Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasına yol açan savaşlar olmuştur.
Yıkımı Türk Sinemasının ilk filmine konu olan ve yapımına harbin hemen bitiminde başlanan ve 1891 de bitirilen bu abide Osmanlılarla Ruslar arasında bir dizi politik soruna da yol açmıştır.
Rus mimarisinin özelliklerini taşıyan kesme taştan yapılan üç katlı Abidenin kapsamı geniş tutulmuştur.
Etrafı taş duvarlarla çevrili büyük bir bahçe içinde yer alan bina sadece askeri bir abide değil aynı zamanda bir dini merkez ve hayır kurumu özelliklerini taşımaktadır.
En alt katta savaşta ölen subay ve erlerin kemiklerinin saklandığı bir kısım, ikinci katta rahip odaları yer almaktadır.
Üçüncü katta yer alan kubbe ve üzerindeki Çan’ın boyut bakımından dünyanın dördüncü büyük çanı olduğu iddia edilmiştir.
1914 yılında, yorgun Osmanlı’nın adeta zorla itilerek 1. Dünya savaşına katılması halk arasında büyük bir tepki yaratmıştı. Halkı savaşa ısındırmak ve savaşa girmemizin kaçınılmaz olduğunu anlatmak için büyük bir propaganda faaliyetine girişildi.
Bu bağlamda 14 Kasım 1914’te Fatih Camii’nde Cihad-ı Ekber ilanı yapıldı.
Böylece Müslümanlar bazı Hıristiyanların yanında diğer bazı Hıristiyanlara karşı cihada çağrılıyordu.
Bu arada bir kısım halkta 93 harbinde Ayastefanos’ta dikilen Rus Abidesini yıkmak için yola koyulmuştu.
Ayastefanos’taki Rus Abidesinin yıkılışı ile ilgili az sayıda da olsa yazılı-görsel belge mevcuttur.
Türk Sinemasının ilk filminin konusu Abidenin yıkım evreleri bazı fotoğrafçılar tarafından saptanmıştır.
Bunlardan biri de ilk Müslüman Türk fotoğrafçılardan Resne Fotoğrafhanesi sahibi Rahmizade Bahattin Bey’dir.
Abidenin yıkım evrelerini görüntülemeyi başarmış ve daha sonra da bunları foto-kart hale getirerek satışa sunmuştur.
Abidenin yıkım anındaki bir fotoğrafını da amatör fotoğrafçılarımızdan Ali Enis Oza çekmiştir.
Yazılı belgeler ise birbirleri ile çelişmektedir. Bazı gazeteler abidenin daha önceden tasarlanmış bir günde yıkıldığını, bir başka gazete ise bir rastlantı sonunda yıkılışına karar verildiğini yazmaktadır. Ayrıca yıkımının bir ya da birkaç günde tamamlanmadığı, yıkımının günler sürdüğü de yazılmaktadır.
Abidenin yıkımını gerçekleştiren emekli Yarbay Y. Bahri Doğanay’ın anılarında abidenin yıkılış anının objektifler tarafından saptandığı belirtilmektedir. Ama hiçbir yazıda filme çekildiği söylenmemiştir.
Ama o dönemde bazı otoriteler kötü anılarla yüklü bu anıtın yıkılışının gelecek kuşaklara aktarılmasını arzulayarak filme çekilmesini istemiş ve kayıt işlemini yapacak kişi aranmaya başlanmıştır.
Önce müttefik Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun başkenti Viyana’da yeni kurulan Sacha-Masster Gesellschaft adlı yapım eviyle anlaşılmıştır. Fakat halkın milli duyguları göz önüne alınarak uzun araştırmalar sonunda yedek subaylığını yapmakta olan Fuat Bey (Fuat Uzkınay) bulunmuştur. Fuat Bey sinemanın teknik işlemlerini Türkiye’ye sinemayı ilk kez getiren Polonya asıllı Leh Yahudi’si Sigmund Weinberg’den öğrenmiş ve İstanbul Sultanisi’nde (İstanbul Lisesi) öğrencilere eğitim amaçlı filmler göstermişti. Göstericiyi kullanmayı biliyordu ama alıcıyı hiç kullanmamıştı. Bu sorun da çözülerek Sacha-Messter firması yetkilileri Fuat Bey’e kısa sürede alıcının nasıl kullanılacağını öğretmişlerdir.
Ve Fuat Bey 14 Kasım 1914’de ilk Türk filmi olarak bilinen “Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı” filmini 150mt film üzerine çekmiştir.
Türk Sinemasını ilk filmi olduğu iddia edilen bu filmin çekilişi kadar çekildikten sonraki durumu da hayli ilginç bir serüvendir.
Fuat Bey’in MOSD (Merkez Ordu Sinema Dairesi) adına çektiği bu film bir süre merkezin depolarında saklandı, çalışanların ifadesine göre birkaç kez gösterildi. Sonra kutulara konuldu ve varlığı unutuldu. Ardından merkez Yıldız Sarayından Ankara’ya taşındı. Ankara’ya üstünde “Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı” filmi yazan kutu ulaştı ama içi boş çıktı. Başka kutulara karışmış olabileceği olasılığıyla bütün kutulara tek tek bakıldı, bütün filmler arandı ama film bulunamadı.
Bu ilk film o günden beri gizemli bir biçimde hala kayıp durumda. Film üzerine araştırmalar yapan Sinema Tarihçilerinin ise bu durumla ilgili birçok savları vardır.
[metaslider id=”1677″]
Manage Cookie Consent
To provide the best experiences, we use technologies like cookies to store and/or access device information. Consenting to these technologies will allow us to process data such as browsing behavior or unique IDs on this site. Not consenting or withdrawing consent, may adversely affect certain features and functions.
Functional
Always active
The technical storage or access is strictly necessary for the legitimate purpose of enabling the use of a specific service explicitly requested by the subscriber or user, or for the sole purpose of carrying out the transmission of a communication over an electronic communications network.
Preferences
The technical storage or access is necessary for the legitimate purpose of storing preferences that are not requested by the subscriber or user.
Statistics
The technical storage or access that is used exclusively for statistical purposes.The technical storage or access that is used exclusively for anonymous statistical purposes. Without a subpoena, voluntary compliance on the part of your Internet Service Provider, or additional records from a third party, information stored or retrieved for this purpose alone cannot usually be used to identify you.
Marketing
The technical storage or access is required to create user profiles to send advertising, or to track the user on a website or across several websites for similar marketing purposes.