Jennifer Lawrence sitcom oyuncusu olarak başladığı kariyerini karizmatik kişiliğini ve üstün oyunculuk yeteneğini yaptığı akıllı rol seçimleri ile birleştirerek bugün milyarlarca dolar ( 2017 filmi “Mother” dahil yaklaşık 6 milyar Amerikan doları) gişe hasılatı yapan filmlerin star oyuncusu olma başarısına taşımış genç bir oyuncudur.
Bu başarıyı aldığı çeşitli ödüllerle – 2013 yılında “Silver Linings Playbook – Umut Işığım” filmindeki rolü ile En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar ödülünü aldı, bunun dışında 3 kez daha Oscar Adayı oldu- taçlandırarak popüler kişiliğinin yanısıra sanatçı kişiliğini de ispatlamıştır.
Artık yaygın bir sinema terimi haline dönüşen ve Türkçeye “Gişe Kapatan” veya “Gişe Canavarı” şeklinde çevrildiğine sıklıkla rastladığımız İngilizce “Block Buster” kelimesi ilk kez 1942 yılında Bellingham Herald gezetesinde askeri bir terim olarak okuyucu karşısına çıkıyor. İkinci dünya savaşının devam ettiği o yıllarda İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerince kullanılan tahrip gücü çok yüksek iki tonluk büyük bombalara verilen bir isim.
Block Buster tanımı Hollywood sineması tarafından hemen benimsenerek iyi gişe hasılatı yapan yaz filmleri için kullanılmaya başlamıştır.
Jaws Filmi Gösterimi
Steven Spielberg’in $100,000,000 gişe hasılatı yapan ve bir klasik haline dönüşen 1975 yapımı Jaws filminden sonra etkin bir pazarlama ağı ile sunulan büyük bütçeli ve büyük gişe hasılatlı tüm filmleri tanımlamak için vaz geçilmez bir terim olmuştur.
Block Buster teriminin kullanımı 1980-1990 yıllarında karşımıza çıkan Video kaset döneminde de hız kesmeden devam etmiş ve Blockbuster ismi ile kurulan video şirketi Amerika’nın en büyük dağıtım ağı haline gelerek tüm evlere video kaset taşımıştır.
Block Buster Video
Block Buster terimini, günümüzde beyaz perde gösteriminin yanısıra (VOD) Video On Demand – Talebe Bağlı Video sistemi ile Netflix, Amazon, Hulu gibi video yayım şirketleri de büyük bütçeli, bol starlı, yaygın bir pazarlama ağı ile tüm dünyaya sunulan filmler için kullanmaya devam ediyorlar.
Edison laboratuarlarında çalışan bir araştırmacı olan “W.K.Laurie Dickson” un hareketli görüntülerin kayıt ve gösteriminde çığır açacak kolaylıklar sağlayan “cellulod strip = plastik şerit” i icat etmesinden sonra sinemada büyük aşamalar sağlandı.
1894 yılında Thomas Alva Edison bu aşamaya bağlı olarak iki önemli aygıtı ürettiğini açıkladı;
“Kinetograph” – Hareketli görüntüleri kaydedecek olan ilk pratik kamera,
“Kinetoscope” – Dickson’un devamlı selüloit şeridinin üzerindeki görüntülerin elektrikli bir motor tarafından hareket ettirilerek bir lamba ve mercek yardımıyla cam üzerine düşürüldüğü ve izleyicilerin bir göz yuvasından görüntüleri seyrettiği bir dolap . Bu şeridin uzunluğu genellikle 12-13 mt kadardı.
Kinetoscope salonları kısa sürede Amerika ve Avrupayı kapladı.
Thomas Alva Edison
Edison’un “Black Maria” stüdyolarında Dickson tarafından kaydedilen müzik veya akrobat gösterileri gibi eğlendirici kısa filmleri gösteriyordu.
“Thomas Alva Edison” Amerikan Sinemasının mucitleri arasında en popüler isimlerden biridir. Sinemanın yanında telgraf yayını vs. gibi bir çok icadı ile Amerika tarihinde neredeyse yarı tanrı niteliği kazanan bir araştırmacı idi.
Filme perforasyon (delik) açılması fikri yine onun stüdyolarında gerçekleşmiştir. İlk önce filmin ortasına açılan delik, daha sonra Dickson’un önerisiyle kenara açıldı.
Filmlerde sanatçıların kullanılması fikri de Dickinson’a aittir. Omuz çekimi, diz çekimi teknikleri ilk kez onun tarafından gerçekleştirilmiştir.
İlk sinema filmi demeye layık filmler Dickson’un filmleridir.
“May Irwin ile C. Rise’ın Öpüşmesi” filminde ilk öpüşme sahnesi omuz çekimi ile çekilmiş ve tutucu çevrelerce utançla karşılanırken gösterimde gülüşmelere yol açmıştır. Bu film aynı zamanda kadınların iç çamaşırlarının görünmesi, göbek ve kan-kan dansları ile erkek seyircileri sinemaya çekmeye çalışan ilk filmdir.
Bu dönemin en çok sansasyon yaratan filmlerinden biri de “Marie Steward’ın Ölümü”dür.
Edison ve Dickson’un öğrencisi olan “Edmund Kuhn” tarafından çekilen bu filmde celladın halkın gözleri önünde kraliçenin kafasını uçurduğu sahne büyük ilgi toplamıştır.
Edison Atlantiğin öte yakası için bu icadın patentini almamıştı.
Bu yüzden Avrupa’da bir çok taklitleri çıktı.
1895 yılında İngiliz araştırmacı ”Robert W. Paul” bu gösterilerin tek bir kişiye değil, birden fazla izleyiciye yapılması gerektiği fikrinden yola çıkarak ilk film projektörünü yaptı.
Sinematograf
Aynı zamanlarda Fransız “Auguste ve Louis Lumiere” kardeşler üç işlemi – çekim, developman/baskı, projeksiyon bir yerde yapabilen bir taşınabilir kamera Sinematograf’ı icat ettiler ve yine 1895 yılında Paris’de “Capucine” Bulvarındaki “Grand Cafe” de “Bir Trenin Gara Girişi” ve “Boğa Güreşçisi” kısa filmleri ile ilk paralı gösterimlere başladılar.
Gösteri esnasında trenin kameraya doğru gelişi ve giderek perdeyi kaplamasıyla çoğu seyirci ezilme korkusu ile kaçarak salonu terk etmişti.
Kısa sürede Avrupa’nın bir numaralı prodüksiyon firması haline dönüştüler.
Sinema (Moving Images = Hareketli Görüntüler) gözün, görüntünün retina (ağ tabakası) üzerine düştükten sonra bir süre daha silinmeyip kalması şeklinde ortaya çıkan kendine özgü bir kusuruna dayanır.
Retinadaki sinirler tarafından algılanan görüntü beyine ulaştırılarak görme duyusu oluşur.
Bu görüntü ortadan kalksa bile optik sinir algılamaya devam ettiği için retinadaki yansıma hemen silinmez. Retinadaki görünümün süresi parlaklık vs gibi bazı faktörlere bağlı olarak değişmekle beraber ortalama 2/35 sn kadardır.
Bir görüntü şeridinin perdede akım hızı 24 kare/sn’ dir. Yani biz saniyede 24 resim karesini art arda görürüz ve bir görüntünün etkisi silinmeden diğeri girdiği için artık bu görüntüler silsilesi bizim için hareketlidir.
Sinema diğer bir tanımıyla “Sinematografi” Yunanca “Devinim Kaydı” anlamındaki “Kinema” ve “Grafe” sözcüklerinden gelir.
Üç aşamalıdır ;
Kayıt,
Kayıt’ı geliştiren kayıt sonrası işlemler (Post Prodüksiyon = Post Production),
Gösterim.
Sinema tarihi süresince, Sinemanın tek bir kişi tarafından icat edildiğini söylemek hayli zordur.
İlk zamanlarda tabii ki bir çok kişi basit kayıt ve gösterim teknikleri üzerinde çalışıyordu.
İlk projeksiyon makinesi sayılabilecek “Lanterna Magicea” eski Mısırlılar zamanında “Batlamius” devrinde de biliniyordu. yüzyılda Avusturyalı “Athanasius Kircher” ve “Franz von Uchatius” tarafından geliştirilmiştir.
Bu aygıt görüntülerin ışık ve mercek aracılığıyla cam veya saydam bir yüzeyden geçirilip büyütülerek perdeye veya duvara aktarılması esasına dayanıyordu.
Gösterim aygıtlarının gelişmesinde sinema tarihi sürecinde oyuncak endüstrisinin büyük katkısı olmuştur. Bu tekniğe dayanarak bir çok optik oyuncak yapılmıştır. Bunların en ilkeli ”Dr. John Ayrton Paris” tarafından kendi çocuğunu eğlendirmek amacıyla yapılmıştı. Bir silindirin iki tarafına yapılan kuş ve kafes resimleri silindirin hızla çevrilmesi ile kafesin içinde hareket eden kuş görüntülerine dönüşüyordu. “Thaumatrope” adı verilen bu aygıt daha sonra “Plateau” tarafından geliştirilerek “Phenakisticope” denilen aygıt yapılmıştır.
Bu günkü karton filmlerin esasını teşkil eden bir şeride çizilmiş bir dizi resim, üzerinde belirli aralıklarla uzunlamasına yarıklar açılmış bir silindirin içine konup, aygıt resimli yüzü bir aynaya bakacak şekilde çevrildiği zaman yarıklar arasından aynaya bakan kişi bu resimleri hareketli olarak görüyordu. Bu tarz karton çizimlerin üzerine fotoğraf tekniği de ilave edildi. Fotoğraf tekniğinde olan gelişmeler de sinema tarihinin gelişme sürecine büyük ölçüde katkıda bulunmuştur.
Günümüz sinema akımları düşünülünce dönemden döneme popüler olan sinema türleri dışında tüm dünyada sinema yapımcılarının hedef kitlelerini belirleyen üç temel akımdan bahsedebiliriz.
Mainstream (Ana Akım) Sinema:
Her ülkenin sinema endüstrisinin yatırım yaptığı, yüksek bütçeli ve her tür seyirciye hitap eden filmler. Bu filmler popüler konuları işler, fazla sayıda kopya ile çok geniş bir dağıtım ağında özellikle çoklu salonlu sinemalarda gösterime girerek, değişik medyalarda gösterilirler ve dağıtımın ardından yoğun pazarlama kampanyaları ile filme ait yan ürünlerden de kazanç sağlarlar.
A sınıfı oyuncular ile fazla sayıda pahalı mekanlarda çekilen filmlerdir. Uzunlukları 90dak. ile 180dak. arasında değişebilir.
Sinema akımları içinde en baskın Ana Akım Sinema örneklerinin tanımı ülkeden ülkeye değişmekle beraber global anlamda düşünüldüğünde akla, en büyük sermayeye ve geniş dağıtım ağına sahip olması açısından, Hollywood Sineması gelir.
Batman, Spiderman, Lord of Rings. Transformers, serileri vs gibi yapımlar bu türe örnek olarak verilebilir.
Batman vs Superman
Sanat Sineması:
Ana Akım sinemaya, popüler kültüre karşı duruşları ile “sanat sanat içindir” anlayışını uygulayan filmler…
Bu tarz sinema akım ürünleri filmler taşıdığı değerler ve getirdiği yenilikler açısından sınırlı dağıtım olanakları ile ticari sinemalarda yer bulamayarak genelde kısıtlı bir seyirci kitlesine ulaşabilirler.
Uzunlukları genellikle 60 dak. civarındadır ve fazla ünlü olmayan oyuncularla çalışılır.
1934 L’Atalante – Jean Vigo
1941 Citizen Kane – Orson Welles
1953 Tokyo Story – Yasujiro Ozu
1964 The Gospel According to Saint Matthew – Pier Paolo Pasolini
1966 Andrei Rublev – Andrei Tarkovsky
1978 Days of Heaven – Terence Malick
1982 Fanny and Alexander – Ingmar Bergman
1996 A Clockwork Orange – Stanley Kubrick
2002 Mulholland Drive – David Lynch
2009 The White Ribbon – Michael Haneke
2015 The Gift – Joel Edgerton
The White Ribbon
Bağımsız Sinema:
Sinemayı kendini ifade etme biçimi olarak gören, çoğunlukla sıra dışı konuları ele alan ve düşük bütçelerle çekilen filmler.
bu sinema akım’ının ürünleridir.
Büyük stüdyoların dışında çekilen bu filmler daha önce işlenmemiş konulara yenilikçi bakış açılarını uygulayan ve bu yenilikçi fikirleri ile sinema anlatımını geliştiren deneysel filmlerdir. Bu tür sinema tarihine bir çok “Ataeur” yönetmen kazandırmıştır. Bağımsız filmler kendilerine her ülkede yer bulabilmelerine rağmen en iyi örneklerini yine Amerika’da vermişlerdir. Spike Lee, Kevin Smith, Bryan Singer, Sofia Coppola, Darren Aronofsky gibi isimler Amerikan sinemasının çıkardığı bağımsız yönetmenlere birer örnektir
1959 Shadows (1959), Yö. John Cassavetes
1973 Mean Streets (1973), Yö. Martin Scorsese
1974 Dark Star (1974), Yö. John Carpenter
1974 The Texas Chain Saw Massacre (1974), Yö. Tobe Hooper
1979 Mad Max (1979, Aus.), Yö. George Miller
1984 Blood Simple (1984), Yö. Joel Coen
1984 Stranger Than Paradise (1984, W. Ger/US), Yö. Jim Jarmusch
Her senaryo yazarı için mükemmeldir. Çoğu kez sancılı bir üretim sürecinin sonunda ortaya çıkar ve onu yaratan kişinin çocuğu gibidir. Klasik deyişle her anne kendi çocuğunu beğenir.
Fakat senaryo ve yönetmen ilişkisi bağlamında iyi bir yönetmenin bir senaryonun sinemasal niteliğini kavramak açısından doğal bir yeteneği var olmalıdır. İyi bir yönetmen kamerayı zekice kullanarak etkin bir görsel anlatımla diyalogları da sadeleştirebilir.
Uygun bir dekor içinde iyi bir oyuncu gözlerindeki anlatımla tüm bir senaryo sayfasında yer alan sözcüklerin tümünü söyleyebilir.
Yazarlar genellikle konu üzerinde dururlar, halbuki iyi geliştirilmiş ilginç karakterler konuyu kendiliğinden getirir ve geliştirir. İki insan karşı karşıya getirilip bir dram yaratılabilir. Bu iki kişi de ilerleyen aşamalarda sayısız durum içine konabilir. Shakespeare‘in Romeo – Juliet hikayesinin kaç kez çekildiğini ve kaç versiyonu olduğunu hatırlayalım.
Sinemada oyuncuların konuşmak yerine eylemi yapmaları çok daha etkindir. İnsanlar genellikle düşündüklerinden farklı konuşurlar, bir insanın beklenmedik bir durumda ortaya koyduğu tepki o kişinin karakterini ele verir.
Uygulama ve yapım sorunları açısından senaryonun incelenmesi gereken bir yönü de karakterlerin sayısıdır. Senaryo da ne kadar çok karakter varsa bunları geliştirmek ve organize etmek de o kadar uzun sürer. Yine senaryo ve yönetmen ilişkisi bağlamında şunu söyleyebiliriz; bazı filmlerde başroller üzerinde yoğun şekilde durulurken yardımcı roller kendi akışına bırakılır.
İki veya daha fazla karakteri bir karaktere dönüştürmek kolaydır. Böylece diğer karakterleri daha iyi geliştirmek için zaman kalır.
Elenmemiş bir karakter ise, ne kadar kısa bir rolü olursa olsun, geliştirmeye değer.
Çekim yerlerinin sayısı (mekanlar ve dekor) zaman açısından önemle incelenmesi gereken bir konudur. Zira ekibin taşınması hem zaman hem de para demektir. Bu da senaryo ve yönetmen ilişkisinde bütçe bağlamında karar verilmesi gereken hassas noktalardan biridir.
Film Dilinin gramerinin kuralları da uzun zamandan beri perdededir. Bu kurallar İsveç’te Bergman, Japonya’da Kurosawa, İtalya’da Fellini, Amerikada Coen Kardeşler, Danimarkada Lars von Trier, Fransada Jean-Luc Goddard vs gibi coğrafya ve kültür dolayısıyla üslup açısından birbirinden hayli uzakta olan film yapımcıları tarafından kullanılmaktadır.
Bu kurallar öykünün görsel anlatımında ortaya çıkan özel sorunların çözümünde kullanılır ve senaryo yönetmen ilişkisinde bağlayıcı bir nokta teşkil eder.
İnsanın var olduğu ilk dönemlerinde, henüz konuşmasını dahi bilemeyen insanlar, çıkardıkları seslerle anlaşıyor, duygularını, düşüncelerini bu sesler ile karşı tarafa aktarmaya çalışıyorlardı.
İnsanlık tarihinin bu ilk dönemlerinde, korunma gereksinimleri oldukça zor ve çokluktaydı. Örneğin, vahşi hayvanlardan korunmaları gerekmekte, doğa şartlarının getirdiği kuralları kendi yaşam biçimlerini uygulama durumunda olmakta buna, zaman ve emek harcamak zorundalardı.
Bilmedikleri o kadar çok şey vardı ki; bunu zaman içinde öğrendiler. Önce sığınmak ve korunmak adına mağaraları seçtiler, mağaraların daha sonraları korunmada yeterli olmadığını görünce kendi evlerini doğa içindeki malzemelerle yaptılar. Orman ve bitkiler onların korunak yapmalarını sağladı.
İnsanlık yaşam savaşı verirken bir kaç kez çağ geçirecek gelişmesini sağlamaya çalışacaktı. İlk çağ, yoğun araştırmaları da beraberinde getirdi. Önce kendilerine silah edinmeyi öğrendiler. Taş ve sopaların yardımıyla güç kazandılar. Taş baltaları, mızrakları oldu. Çünkü korunmanın ötesinde karınlarını doyurmaları da gerekiyordu ve bu yiyecekler, doğadaydı. Elde etmek için güç gerekiyordu. Avcılık böylece başladı ve gelişti.
Tarih akışı sürecinde bir aşamada insanlık için çok önemli bir şey keşfedildi. Ateş!
Ateşin bulunuşu insanların daha iyi yaşamasını sağladı. Soğuktan ve kış şartlarından da korundular böylece. Sonra bir arada yaşamalarının gerektiği çıktı ortaya. Eşleri ve çocuklarının bakımını ve olası bir vahşi hayvan saldırısından topluca karşı savunma gereksinimlerini daha kolay sağladılar.
Erkekler avlanmak için bulundukları yerlerden ayrılmak zorundalardı. Avladıkları hayvanları getirirler etleri paylaşarak birkaç günlerini böyle geçirirlerdi. Ateş önemliydi onlar için. Evlerinin bulunduğu bir küçük alanda ateş yakarlar, insanlar onların etrafında toplanır bir taraftan etleri pişerken diğer taraftan ısınırlar ve avcı olanlar avladıkları hayvanların nasıl avlandıklarını işaret ve ses yardımıyla anlatmaya çalışırlardı.
Bunu yapan avcı ayakta, nasıl pusu kurduğunu, nasıl mızrağını attığını, nasıl hayvanın pençesinden kurtulduğu, ne kadar güçlü olduğunu, öyle olmakla birlikte zor da olsa onu nasıl yendiğini hayvandan daha güçlü olduğunu hareket ve seslerle anlatırdı. Bunu yaparken vücudunu kullanır, ses tonu ile anlatımı etkinleştirir, taklitle anlatımını ilginçleştirirdi.
İnsanın doğasında vardır oyunculuk…
İşte oyunculuk ve onun sergileneceği bir alanın olması şartı da o zaman böylece keşfedilmişti. Tarih akışı içinde oyunlar ve oyuncular, oynanış biçimleri, kuramsal ve sanatsal anlamda gelişmeler göstererek zamanımıza kadar gelmiştir.
Kara filmler, dünyayı yozlaşmış, namussuz insanların kol gezdiği bir yer olarak tasvir
eder. Kötülük hem ortada, hem de baskındır. Karakterler, iyi ve kötü arasında bir seçim
yapmak durumundadırlar.
Böylece, varoluşsal sorular ön plana gelir. Filmlerde genel olarak, sinik ve umutsuz
bir tonun hâkim olduğunu söyleyebiliriz. 2. Dünya Savaşı sonrası Amerikalıların
içinde bulunduğu gergin ruh hali düşünüldüğünde, bu stilistik akım yeni bir boyut kazanır.
Kara filmler, soğuk savaş ve komünizmin getirdiği paranoyadan beslenerek, korkunun,
anlamsızlığın ve kötü talihin betimleyicisi olmuşlardır. Politik ve toplumsal kaygılar, her
ne kadar Alman dışa vurumculuğunda olduğu gibi Amerikan sinemasında da somutlaşsa
da, geleneksel Hollywood anlatısına yedirilen gölgeli görüntüler
deneysellikten uzaklaşarak, seyirciyi daha çok bilinçaltından etkileyen bir takım temasal
kodlara dönüşmüştür.
Sinematografik seçimler, bir filmin stilini ve tonunu oluşturduğu gibi temayı da
güçlendirebilir. Bir dışavurum aracı olarak gölgenin, filmlerde rahatsız edici, bilinmeyen
unsurları ve tehlikeleri sembolize etmek için kullanıldığını gördük. Özellikle, yavaşça
süzülen siyah gölgeler en yerleşik imgelerden biri haline geldi. Örneğin, Haloween’de
(1978, John Carpenter) katil, kurbanına saldırmadan hemen önce onun gölgesini görürüz.
Sonuçta, sinemanın mesaj iletebilmesi için, seyirciler üzerinde çeşitli duygular
oluşturması gerekir. Gölge kullanımı, bunun en kolay yollarından biridir. Gizemli ve
korkutucu bir hava veren gölgelere, karanlık bir iç dünyanın gerçeklikle etkileştiği filmlerde
rastlanır.
Bu yüzden özellikle gerilim ve korku türlerinde kodlaşmış bir gölge estetiğinden
bahsedebiliriz. Gölge ayrıca, bazı gerçeküstü ve tuhaf durumlar ya da hayal sahnelerinde
de plastik bir öge olarak kullanılmaktadır.
Bu stil, Alman dışavurumcu ve kara filmlerde olduğu gibi bütün bir film
için de geçerli olabilir.
1960’lardan 2000’lere kadar, değişen ve yenilenen sinemasal anlatılar
içerisinde klasik kara filmlerin biçimsel özellikleri ile bütünleşen
çok sayıda film yapıldı. Neo-Noir ya da modern noir olarak adlandırılan bu filmler,
bahsettiğimiz gölge kodlarının yanı sıra, temaya bağlı ruh durumunu vurgulayan
karanlık görüntüler içeriyordu.
Basic Instinct
Bunların arasında, Taxi Driver (1976, Martin Scorsese), Blade Runner (1982, Ridley
Scott), Basic Instict (1992, Paul Verhoeven), 12 Monkeys (1995, Terry Gilliam) gibi birçok
başarılı yapım bulunuyor.
Black Swan
Diğer yandan, son dönemlerde David Lynch, Jim Jarmusch, Coen kardeşler
David Fincher, Aronofsky, Guillermo del Toro gibi yönetmenlerin dramatik bir etki
verebilmek için, kendilerine özgü yaratıcı bir ışıklandırma kullandıklarını gözlüyoruz.
Manage Cookie Consent
To provide the best experiences, we use technologies like cookies to store and/or access device information. Consenting to these technologies will allow us to process data such as browsing behavior or unique IDs on this site. Not consenting or withdrawing consent, may adversely affect certain features and functions.
Functional
Always active
The technical storage or access is strictly necessary for the legitimate purpose of enabling the use of a specific service explicitly requested by the subscriber or user, or for the sole purpose of carrying out the transmission of a communication over an electronic communications network.
Preferences
The technical storage or access is necessary for the legitimate purpose of storing preferences that are not requested by the subscriber or user.
Statistics
The technical storage or access that is used exclusively for statistical purposes.The technical storage or access that is used exclusively for anonymous statistical purposes. Without a subpoena, voluntary compliance on the part of your Internet Service Provider, or additional records from a third party, information stored or retrieved for this purpose alone cannot usually be used to identify you.
Marketing
The technical storage or access is required to create user profiles to send advertising, or to track the user on a website or across several websites for similar marketing purposes.