Fotoğraflar Pirelli 2016 takviminden alınmıştır.
Fotoğrafçı: Peter Lindbergh.
[metaslider id=”2378″]
Sinema Okulu
Fotoğraflar Pirelli 2016 takviminden alınmıştır.
Fotoğrafçı: Peter Lindbergh.
[metaslider id=”2378″]
Kült sözcüğünün etimolojik kökenine bakarsak sanat ve edebiyat alanında kullanılan birçok kelime gibi Latince’den geldiğini görürüz. Kült sözcüğü, Latince ‘’Cultus’’ yani ‘’tapınma’’ anlamına gelir. İngilizce “Cult”, Fransızca “Culte” Almanca “Kult” ve Türkçeye kazandırılmış hali ise “Kült”.
Dini hareketlerin sosyolojik sınıflandırılmasına göre kült, sosyal olarak sapkın veya yeni inanç ve uygulamalara sahip dini veya sosyal bir grup olarak da tanımlanabilir.
Türkçede sözlük karşılığı kısaca tapma, tapınma, dini tören, ibadet, ayin.
‘’kült’ ’sözcüğü negatif bir özelliğe sahip olsa da, dini anlamda ele alınsa da bu tanımların dışında tanımlara da sahiptir ki bu tanımlar;
Böylece “Kült” kelimesini sinemaya da sokmuş olduk. Kült sevenlerin bağlandıkları filmlere karşı bir nevi tapınma davranışı yaşadıklarını da yadsıyamayız.
Kült Film deyince öncelikle bilinmesi gereken nokta bu filmlerin ‘’Klasik Film’’ olmadığıdır. Kesinlikle ‘’Klasik Film’’ ile karıştırılmaması gerekir.
‘’Klasik Film’’ gösterime sunulduğu tarihten yıllar sonra da–genellikle- değerini koruyarak, kitleler tarafından ilk günkü gibi beğenilen ve sinemanın klasik kurallarını uygulayarak çekilen filmdir.
“Citizen Kane – Yurttaş Kane”, “Gone With The Wind – Rüzgar Gibi Geçti”, “Casablanca – Kazablanka”, “Dr Jivago” , “Lawrence of Arabia – Arabistanlı Lawrence”, “The Godfather – Baba” , “Schindler’s List – Schindler’in Listesi” vs gibi filmler klasik film kategorisinden örnekler olabilir.
“Star Trek”, “Star Wars”, “Indiana Jones” gibi filmler kendi dönemlerinin birer kült filmleri oldu ve zaman zaman alay konusu olan çılgın takipçileri vardı. Ama bu filmler kült klasik konumuna geçemedi. Günümüzde, özellikle “Star Wars -Yıldız Savaşları”, seriler halinde çekilen ve ana akım sinema endüstrisinin tüm pazarlama olanakları kullanılarak tüketilen yapımları haline dönüştüler
Toplum eleştirisi getirir ama bunu yaparken hikayesini alışılmışın dışında anlatır.
Kült Klasik film izleyicileri farklı ve garip olanı severler çünkü kültürel normlara karşıdırlar.
Bazen de nostaljik, artistik açıdan bir film izleyici tarafından kült haline getirilir. Bazen de o kadar kötüdür ki izleyici iyi olarak görür (o kadar kötü ki çok iyi) veya bundan bir melodram veya komedi çıkarılır.
Kült Klasik filmler ana akım sinemanın dışında üretilen filmlerdir lafı da pek gerçeği yansıtmaz. Stanley Kubrick’in “A Clockwork Orange – Otomatik Portakal” filmi en tanınan Kült Klasik örneklerinden biridir ve ana akım sinema ürünü olarak çekilmiştir. Filmin İngiltere sinemalarında gösteriminden sonra yönetmen tarafından gösterimden çekilmiş ve ana akım sinema ürünü olmadığı iddia edilmiştir. Film o zamanın ev sineması gösterim formatı olan VHS kasetler üzerinde gençler arasında elden ele dolaşarak sevilmiş ve kült film klasiği haline gelmiştir.
Kült klasik filmlerden bazılarının ya yönetmenleri tarafından–yukarıdaki örnekte olduğu gibi-ya da telif hakları sorunlarından dolayı ilk gösterimlerinden sonra toplatıldığını görürüz. Korku türünün en iyi ilk örneği kabul edilen “Nosferatu” Bram Stoker’un 1897 de yayınlanan “Drakula” Romanı ile telif hakları sorunu yaşadığı için toplatılmış ve imha edildiği söylenmiştir. Fakat kült takipçileri tarafından kopyaları kaçak olarak izlenerek bu günkü değerine ulaştırılmıştır.
Bir filmin nasıl bir Kült Klasiği haline geldiği ucu açık bir soru ve bu soruya sinema yazarları değişik cevaplar getiriyorlar;
Bir izleyici grubu bir filmde kendi gereksinimlerine karşılık verebilecek bir anlam buluyor ve çoğu kez bu anlam filmin anlatmak istediğinden tamamen farklı oluyor.
Ne olursa olsun bir Kült Klasik film çekmenin formülü yok ama her film de bir Kült Klasik film haline gelebilir diyebiliriz.
Bazı Kült Klasik Filmler
“Nosferatu”1922
Yönetmen; F.W.Murnau
The Rocky Horror Picture Show, 1971
Yönetmen: Jim Sharman
Aguirre: The Wrath of God Aguirre, Tanrının Gazabı 1972
Yönetmen: Werner Herzog
A Clockwork Orange – Otomatik Portakal 1971
Yönetmen: Stanley Kubrick
The Yakuza – Yakuza 1974
Yönetmen: Sydney Pollack
An American Werewolf in London – Kurt Adam Londra’da 1981
Yönetmen: John Landis
Dünyayı Kurtaran Adam 1982
Yönetmen: Çetin İnanç.
The NeverEnding Story – Hiç Bitmeyen Öykü 1984
Yönetmen: Wolfgang Petersen
Barton Fink 1991
Yönetmen: Joel ve Ethan Coen
My Own Private Idaho – Benim Güzel Idaho’m 1991
Yönetmen: Gus Van Sant
Pulp Fiction – Ucuz Roman 1994
Yönetmen: Quentin Tarantino
The Shawshank Redemption – Esaretin Bedeli 1994
Yönetmen: Frank Darabont
Bottle Rocket 1996
Yönetmen: Wes Anderson
Cube – Küp 1997
Yönetmen: Vincenzo Natali
Seven – Yedi 1995
Yönetmen: David Fincher
The Big Lebowski – Büyük Lebowski 1998
Yönetmenler: Joel Coen, Ethan Coen
Fight Club Dövüş Kulübü 1999
Yönetmen: David Fincher
American Psycho – Amerikan Sapığı 2000
Yönetmen: Mary Harron
Kült film örneklerinin videolarını izlemek için https://www.youtube.com/sinema_ekol
hesabımızı ziyaret edebilirsiniz.

Senarist ve senaryo…
“Senarist kimdir?” ve “Senaryo nedir?” sorularını sorduğumuzda kısaca;
“Senarist bir sanatçıdır”,
“Senaryo bir sanat eseridir”, diye cevaplayabiliriz.
Fakat bu iki genel soru ve cevap senaristin kim ve senaryonun ne olduğu konusunda bizi bilinçlendiremez.
Çünkü aynı soruları edebiyat alanında “roman” ve “romancı”, tiyatro alanında “oyun yazarı” ve “oyun teksti” için de sorsaydık, yine benzer cevapları alacaktık.
Peki fark nedir?
Sorularımızı ancak her üç (drama) alanının üretim tarzları göz önüne alınarak özelleştirdiğimizde yanıtlarımız anlam kazanır.
Bu yüzden sorularımızı sinema için özelleştirip, diğer drama alanlarıyla üretim ilişkileri düzeyinde kıyaslayarak ilerlememiz çok daha doğrudur.
Bilindiği gibi sinema, yaklaşık 110 yıl önce filme kaydedilen hareketli görüntülerle, teknoloji ve teknik kullanılarak yeniden üretilen (röprodüksiyonel) bir sanattır.
Sinemanın bu “yeniden çoğaltılan” özelliği roman için de geçerlidir. O da matbaanın icadından (yaklaşık) iki yüzyıl sonra şekillenmiş bir sanattır.
Her iki dramatik biçim, çeşitli aşamalardan geçerek izler-çevrelerine (seyirci veya okuyucu) ulaşır. Romancı da senarist de ürünlerini bir alfabe kullanarak yazarlar ve daha sonra yayıncı veya film yapımcısına teslim ederler.
Ardından roman için matbaa, senaryo için çekim aşaması başlar.
Fakat her iki dramatik ürünün geçtiği çoğaltım aşamaları pratikte birbirinden oldukça farklıdır.
Çünkü romancı, hangi teknolojiyi (kalem-kağıt, daktilo veya bilgisayar) kullanırsa kullansın, sonuçta bir dilin alfabesini ve dil bilgisi kurallarını kullanıp, dramatik bir edebi söylem yaratır ve eserini kağıda geçirir.
Romancı, romanın yazım sürecinde (genellikle) tek başına çalışır ve romanını bitirir. Metni yayın evine teslim ettikten sonra romancının işi bitmiş sayılır.
Gerisi artık “dış metin” dediğimiz, daha çok yayın evinin takip ettiği, birkaç aşamadan geçen ve romanın bir kitap haline getirilmesi sürecidir.
Roman daha sonra dağıtıma girer ve okuyucusuna ulaşır.
Fakat senarist bu araçları sinematografik (yani görsel) bir söylemin nasıl yaratılacağını ifade etmek için kullanır.
Senaryo bittiğinde senaristin işi bitmiş olsa da senaryo daha filme giden yolun başındadır.
Senarist, yazdığı senaryoyu yapımcıya teslim ettikten sonra bu senaryo üstüne çalışmaya başlayacak diğer yaratıcılar (film, görüntü, sanat ve müzik yönetmenleri, oyuncular, vs.) onun üzerinde yoğunlaşarak film haline getireceklerdir.
Yani, senaryo filme giden yolda yaratıcı bir ön aşamadır.
Önemli bir aşamadır ama bir film değildir.
Yaratıcıların çoğu eserlerini genellikle tek başına bitirmek isterler.
Romancılar bu duyguyu çok iyi bilirler.
Fakat sinemada yaratıcılar bir arada çalışarak bir filmi ortaya çıkartırlar.
Senaristin bir romancıdan ayrılan en önemli yanı budur; yani sinema kolektif bir iştir, egoist bir sanat değildir…
Senaristin bunu bilmesi, bir romancının bir romanı tek başına yazma duygusundan oldukça farklı bir duygudur.
Sinema yazınında, senaryo için, “Dünyanın hiçbir kütüphanesinde filmi çekilmemiş ama klasik olmuş bir senaryo yoktur” diye, çok kullanılan bir söz vardır. Bu doğrudur, çünkü bir senaryonun yazılıp daha sonra okuyucu için basılmasının pek bir anlamı yoktur.
Senaryolar ancak film olunca sinema (ve kültür) tarihinde yerlerini alırlar…
Aşağıdaki slide gösterisinde özgün senaryo dalında Oscar ödülü kazanmış bazı filmler yer alıyor.
[metaslider id=”2272″]
[icon icon=icon-heart size=14px color=#000 ]
Sağlıklı, mutlu, başarılı ve neşeli bir 2018 dileriz…
[metaslider id=”2220″]
2017 yılının en çok ses getiren filmlerinin genç oyuncuları gelecek için umut vadediyor…
Dünya sineması 2017 yılında bir çok genç oyuncunun yükselişine şahitlik etti.
Bu erkek ve kadın oyuncular arasından seçtiğimiz yıldızlı on tanesi [icon icon=icon-star size=14px color=#000 ][icon icon=icon-star size=14px color=#000 ]
[icon icon=icon-star size=14px color=#000 ]
[metaslider id=”2194″]
“Sinemayı çekici kılan tüm sanat dallarını bir araya getirebilmesidir. Sinema bütün sanat dallarını kompoze eden, onların çok dengeli ve organik bir biçimde iç içe geçmesi ile vücut bulan bir sanat dalı.”
Feyzi Tuna
Feyzi Tuna Filmleri
[metaslider id=1784]

“Filmin mekanları başrol oyuncusu kadar önemlidir.” Ömer Kavur
Ömer Kavur Filmleri
[metaslider id=”2135″]
Mekân İngilizce deki “Space” kelimesinden gelen ve bazen de “uzam” ve “uzay” olarak adlandırılan bir kelime.
Sinema literatüründe mekân kelimesi çok daha uygun kaçıyor.
Doğru seçilmiş veya tasarlanmış bir mekân filme çok şey katar.
Seyirciye sunulan imgeler dünyasında görselliğin ana unsurudur.
Hikâye seyirciye daha etkin şekilde anlatılır ve seyirci hikaye ile bütünleştirilerek filme derinlik katılır.
Antonioni, Kubrick ve Tarkovski filmlerinde uzam duygusu seçilen mekanlarla öne çıkarılıp seyirci sıkıca kavranır.
Güç ilişkileri olan işaretler ve farkların temsili ve düzenlemesi mekanlarda yaşayan insanların da farklılıklarını ve ilişkilerini ortaya çıkarır.
Cinsel, etnik veya sınıfsal farklılıklar, siyasi otoritenin, cinsel otoritenin, her türlü hegemonyaların temsili bize renklerden, ışıklardan, doğa manzaralarından, mimari ve iç mimariden (kadını temsil eden mahrem yatak odası vs) süzülerek aktarılır.
Ve bu ilişkiler çerçevesinde yüzyılımıza ait bütün ana metinler, söylem sistemleri, onlara karşıt ve onlarla çatışan düşünce, hareket ve söylem biçimleri, günlük yaşam şekilleri, kent planlaması, mimari, evler ve gökdelenler, yeşil alanlar, toplumsal mekanlar, çarşılar, deniz kıyıları, göller, dağlar, eğlence alanları vs buralara kimlerin nasıl katılabildiği ve temsil edilme biçimlerinin yarattığı kültür zaman içinde iz bırakır.
Kapitalizm ve kültürel mantığının öğretisi modernizm doğa ile insanı genellikle birbirinden ayırır.
Kadını / erkekten, çocuğu/ yetişkinden, farklı kültürleri birbirinden, kamusalı / mahremden ayırır.
Bunları tanımlayan mekanlar ve davranışlar arasında da büyük farklılıklar ön görür.
Kadınlar, çocuklar, ilkeller, kabile halkları, öteki inanışın insanları hiçbir şey üretmeyen, ani ve duygusal davranışların insanlarıdır.
Dolayısıyla eğitilmeleri ve kontrol edilmeleri gerekir. Doğa ve onun uzantısı mekana en yakın varlık belki de kadındır.
“Antonia’s Line = Antonia’nın Yazgısı” filminin yönetmeni “Marleen Gorris” bunu sıklıkla vurguluyor; Kendi kendini doğurabilen, doğası gereği üretken olan; ele geçirilmesi ve terbiye edilmesi gereken kadın; kendinden başka bir şey üretmeyen ve işlenmesi gereken doğa; başka bir deyişle yaşam ve kadın.
Bazen karakterler arasında çatışmaya neden olan etkileri bir mekandaki yağmur, fırtına, kar gibi doğal olaylarla güçlendirebilirsiniz.
Bazen mekanlar arasındaki zıtlık da anlatıma yardımcı olur.
Örneğin; karakterlerinizi gürültünün çok yoğun olduğu bir mekandan (kalabalık bir bar, otoyol) sessiz bir mekana çıkarırsanız gürültünün etkisini çok daha yoğun bir şekilde duyumsatırsınız.
Sessiz ve engin mekanlar hayat muhasebesi yapıp, yüzleşmeler için idealdir.
Tren garları, hava alanları, limanlar ayrılıkları betimler.
Kapalı mekanlar genellikle bunalım duygusu yaratır. Kapalı mekanlarda mücadele yetisini kaybetmiş kişiler sırtlarını dönerken, mücadele yetisi olanlar dışarıya ufka bakarlar.
Günümüz filmlerinin ise mekân anlayışı sinema tarihinin alışageldik filmlerinin mekân anlayışından hayli farklıdır. Çizgi romanların, bilim kurgunun sıklıkla işlendiği bu filmlerde fantastik karakterlerin maceraları ve çatışmaları sanat yönetmenlerinin hayalinde gelişerek tasarlanan ve bilgisayar teknolojisinin sunduğu olanaklardan yararlanarak üretilen mekanlarda gerçekleşir.
Aşağıda yer alan değişik film kliplerinde çeşitli mekan örneklerini görebilirsiniz.
Manderlay 2005, Lars Von Trier.
James Bond, 2018
The Sea of Trees 2015, Gus Van Sant.
Red Planet 2000, Antony Hoffman.
Brimstone 2016, Martin Koolhoven.

Emilia Clarke 2017 yılının en popüler yıldızlarından biri…
23 Ekim 1986 da Londra İngiltere’de dünyaya geldi.
Babası Ses Mühendisi, annesi ise bir iş kadınıydı.
Bir gün annesi üç yaşındaki Emilia’yı babasının görev aldığı” Show Boat” oyununu izlemek üzere tiyatroya götürdü ve küçül Emilia daha henüz o yaşta bir oyuncu olmaya karar verdi.
Bazı okul piyeslerinde yer aldıktan sonra 2010 yılında Paul Bettany, Pierce Brosnan, Colin Firth gibi ünlü isimlerin de eğitim aldığı İngilterenin en prestijli drama okulu olan London Drama Centre’dan mezun oldu. Bir süre barmenlik, garsonluk, çağrı merkezi operatörlüğü vs gibi altı yedi farklı işte çalıştı.
Bu rol ona 2011 Emmy ödüllerinde Drama dalında En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü de getirdi.
1 metre 57 cm boyunda yani pek uzun boylu sayılmaz.
En büyük özelliği gözleri; iris tabakasının etrafında biri gri mavi, diğeri kahverengi iki halka var.
Parlak beyaz tenli, solgun ve son derce kırılgan görünümlü.
Arnold Schwarzenegger ve Simpsons dizisi hayranı.
[metaslider id=2077]